Haberler Makale Manşet

100 yıl sonraki derin yoksulluk ve “kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet”- Mustafa Durmuş

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girdiğimiz bugünlere, dışarıda İsrail devletinin Filistin halkına yönelik soykırıma dönüşmeye başlayan saldırıları, içeride ise iktidarın daha da sertleşmesi, daha da otoriterleşmesi ve yüksek enflasyon gibi ciddi ekonomik sorunlar damgasını vuruyor.

Aslında bir gerçeği görmek gerekiyor: Ülke 2015 yılından bu yana adım adım daha otoriter, militarist/milliyetçi- siyasal İslamcı totaliter bir yapıya dönüştürülüyor ve buna bir türlü içinde çıkılamayan ekonomik krizler, gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşma eşlik ediyor.

Üstelik bu yoksulluk giderek toplumun daha fazla kesimini içine alıyor ve özellikle de emekçiler, emekliler, işsizler, kadınlar, gençler ve çocuklar açısından bir “derin yoksulluğa” dönüşüyor.

“Büyük Filistin Mitingi” vs yüzbinlerin Anıt Kabir ziyareti

Öncelikle, Cumhuriyetin 100’ncü yıl kutlamaları sırasında yaşanan gelişmeler ülkedeki uzunca bir süredir var olan bir toplumsal ve ideolojik bölünmeyi bir kez daha sergiledi.

Öyle ki iktidardaki AKP’nin 28 Ekim’de düzenlediği Hamas’a desteğe dönüşen “Büyük Filistin mitingi” ile ağırlıklı olarak muhalefetin öncülüğünde yapılan bir gün sonraki Cumhuriyet kutlamaları önemsizleştirilmeye çalışıldı. İktidarın Cumhuriyet kutlamaları ise, beklendiği gibi, geçiştirildi. Buna karşılık, bir milyonu aşkın yurttaş mevcut gidişata tepki olarak, “Cumhuriyet’e sahip çıktığını”, hep yaptığını yapmakla yetinerek, yani Anıtkabir’i ziyaret ederek gösterdi.

“Geriye kutlanacak bir şeyler kaldı mı?”

Bu iki çizginin dışında hareket edenler de vardı kuşkusuz. Başta bazı sol-sosyalist çevreler tarafından olmak üzere, “geriye kutlanacak pek bir şeyin kalmadığını” ileri sürenlerin yanı sıra mevcut Cumhuriyete köklü eleştiriler yapanlar da söz konusuydu.

Bu yazının amacı topyekûn bir cumhuriyet değerlendirmesi yapmak değil. Çünkü bu tarihsel bir değerlendirmeyi hak ediyor. Ayrıca bütüncül bir değerlendirme, cumhuriyetin monarşiye karşı ortaya çıkmış ve kapitalizmin gelişimiyle birlikte gündeme gelen bir devlet biçimi olması nedeniyle, devlet teorilerinin de işin içine sokulmasını gerekli kılıyor. Böyle kapsamlı bir değerlendirme bu yazının boyutlarını aşıyor.

100 yıl yekpare değil

Kaldı ki cumhuriyet ile geçen bu 100 yıl yekpare değil. Öyle ki İkinci Dünya Savaşına kadar Türkiye kapitalizmini ağırlıklı olarak yukarıdan aşağıya doğru inşa eden “devletçilik dönemi”, 1950’den sonra ülke ekonomisi ve siyasetinin bütünüyle ABD’nin hegemonyası altına girmesiyle, son buldu.

1963 -1980 ithal ikameci dönemin ardından gelen 12 Eylül askeri diktatörlüğü ve onu izleyen Özal dönemi ile ülke neo liberalizmle tanıştı. Bu neo liberal gidişat en son 21 yıllık, önce neo muhafazakâr, sonrasında siyasal İslamcı/milliyetçi AKP önderliğinde oluşan iktidar bloku ile zirveye çıktı. Bu dönemde devlette olduğu gibi cumhuriyette de önemli dönüşümler gerçekleşti.

100 yılın ortak noktası emek ve öteki kimliklere olan karşıtlık

Ancak bu 100 yıllık sürecin ortak noktası emekçi sınıflar ve ötekileştirilen kimlikler konusundaki düşmanca tavırdır. Öyle ki bu süreç sermaye birikimini hızlandırıp sermaye kesimini hem ekonomik hem de politik olarak güçlendirirken, emekçiler (kısa süreli uygulanan planlı kalkınma dönemi kapitalizminin kısmi getirileri dışında), bu süreçlerden giderek zayıflayarak çıktılar. İşçiler kazanılmış haklarının önemli bir kısmını kaybettiler, reel ücretleri sürekli olarak geriledi, yoksullaştılar, sendikasızlaştırıldılar, güvencesiz, düşük ücretli istihdama mahkûm edildiler.

Toplumsal sınıfların ötesinde ötekileştirilmiş kimlikler açısından bakıldığında, bu sürecin kaybedenlerinin asıl olarak Kürtler, Aleviler ve kadınlar olduğu da, bu kesimlere yapılan ayrımcılıkla, açıkça görülüyor.

Mevcut cumhuriyet emeğin cumhuriyeti mi?

Tüm bunların ötesinde, sosyoekonomik bir gerçeklik olarak ülkenin 100 yıl sonra özellikle de yoksulluk (başta emekçilerin yoksulluğu olmak üzere), gelir ve servet dağılımı eşitsizliği açısından geldiği durumun çok kötü olduğu da ortada.

Öyle ki en az yüz yıllık bir kapitalizmin üzerinden şekillenen Cumhuriyet rejiminin aslında (bırakın bir halk demokrasisi olmayı) burjuva demokrasisinin asgari gereklilikleri anlamında dahi, demokratik olmadığı gibi, emekten yana da olmadığı ortaya çıktı. Bu da kuşkusuz önümüze ikinci yüzyılda “demokratik, sosyal ve laik bir cumhuriyet” inşa etme görevini koyuyor.

Kârlar artıyor, reel ücretler düşüyor, adaletsizlik büyüyor

Bazı verilere yakından bakalım. İlk olarak, 2022 yılının sonu itibarıyla, ekonomideki 17 özel sektörün toplam aktif büyüklüğü yıllık bazda yüzde 69 artışla 26,4 trilyon liraya, öz kaynak toplamı yüzde 93 artışla 7,6 trilyon liraya, net satışları yüzde 113 artışla 31,5 trilyon liraya, toplam net dönem kârları ise yüzde 423 artışla 1,5 trilyon liraya ulaştı. Bu yılın Eylül ayı itibarıyla bankaların toplam net kârı ise yüzde 54 artışla 440 milyar lira oldu. (1)

İkinci olarak, İstanbul Sanayi Odası’nın “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2022” araştırması burjuva sınıfının daha alt- orta katmanlarında yer alanların sahibi olduğu KOBİ’lerin durumunun da fena olmadığını gösteriyor.  

Öyle ki 2022 yılında KOBİ’lerin yüksek enflasyon, finansman darlığı ve pazar daralmasına rağmen ciro ve kârlılıkta yüksek performans sergiledikleri görülüyor. Nitekim bu firmaların üretimden satışları yüzde 105 artarak yaklaşık 695 milyar liraya ulaşırken, faaliyet kârları yüzde 91 oranında artarak 53 milyar liradan 100 milyar liranın üzerine çıktı. Firmalar bu dönemde ayrıca 6,5 milyar liralık üretim faaliyeti dışı gelir elde ettiler.(2)

100 yıllık sürecin kaybedeni işçi sınıfı oldu

Bölüşüm ilişkileri açısından bakıldığında geçen yılın kaybedeninin işçiler olduğu açıkça görülüyor. Öyle ki istihdamın sadece binde 1’lik bir artışla 261,000 kişi olabildiği bu süreçte, yaratılan katma değer içinde ücretlerin payı yüzde 33 ile en düşük seviyeye inerken, kârların payı yüzde 50’nin üzerine çıktı (faizin payı yaklaşık yüzde 17 oldu).(3)

Diğer yandan Ekim ayında (TÜRK-İŞ’ e göre), dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 13,684 liraya, yoksulluk sınırı ise 44,573 liraya yükseldi. Bekâr bir işçinin aylık yaşama maliyeti 17,803 liraya ulaştı. (4) Kısaca patronların artan kârları, işçilerin artan yoksulluğunun asıl nedenini oluşturuyor.

Böyle bir bölüşüm bu yüz yıl boyunca aşağı yukarı böyle gerçekleşirken, özellikle 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü döneminde (1980-1989) ve 2015 yılından bu yana AKP-MHP Koalisyonu döneminde çok daha kötüleşti.

Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi

Kaldı ki yoksulluk sadece parasal gelir ile ele alınabilecek bir olgu değil. Bu yüzden 2010 yılında, İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, BM Kalkınma Programı (UNDP) ile birlikte çalışarak “Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi”ni (MPI) oluşturdular.

Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi, yoksulluğun daha gerçek bir resmini elde etmek için bir ülkedeki hane halklarının yüzdesini üç boyuta (parasal yoksulluk, eğitim ve temel altyapı hizmetleri) göre ölçen bir endeks. Yani, refahın boyutlarını parasal yoksulluğun ötesinde değerlendiren, yoksulluğun karmaşıklığını yakalamanın bir yolu. Bu, eğitim ve temel altyapıya erişimin yanı sıra, kişi başı 2,15 dolarlık uluslararası yoksulluk sınırı dâhil edilerek, yoksulluğu parasal yoksunlukların ötesinde anlamaya çalışan bir yöntem.

Böylece endeks, yeterli barınma, çocuk ölüm oranı, temiz su, hijyen, yemek pişirme olanakları ve elektrik arzı dahil olmak üzere 10 temel gösterge ile ölçüldüğünde, yoksunlukla karşı karşıya kalan hane sayısını gösteriyor. (5)

Bu bağlamda, nitelikli eğitim, sağlık, ulaştırma, barınma ve alt yapı gibi kamusal hizmetlerin metalaştırılıp özelleştirilmesi yüzünden düşük gelirli insanlarımızın bu hizmetlere yeterince erişememesi, ülkedeki gerçek yoksulluğun çok daha büyük boyutlarda olduğunun bir göstergesidir.

“Devenin iğne deliğinden geçmesi zenginin cennete gitmesinden daha kolaydır” (İncil).

Bir başka anlatımla, ülkedeki yoksulluğun asıl nedeni (bazılarınca ileri sürüldüğü gibi) yüksek enflasyon değil, adaletsiz gelir dağılımı ve devletin uyguladığı iktisat ve maliye politikaları gibi politikalardır.

Çünkü birinci gelir dağılımı (piyasaların yol açtığı bölüşüm) her geçen gün giderek daha da kötüleşip, daha adaletsiz bir biçim alırken, uygulanan emek karşıtı vergi ve kamu harcaması politikalarıyla (ikinci bölüşüm) bu adaletsizlik daha da derinleştirildi (özellikle de neo liberal dönemde).

Bunun sonucunda öyle bir noktaya geldik ki, ülkedeki ultra zengin yüzde 1’lik nüfus, milli gelirin yüzde 19’una, toplam servetinse yüzde 37’sine sahip bir konumda.  En zengin yüzde 10’luk nüfus ise milli gelirin yüzde 52’sine, toplam servetinse yüzde 68’ine el koyuyor. En alttaki, yani en yoksul yüzde 50’nin payına ise milli gelirin sadece yüzde 14’ü ve toplam servetin sadece yüzde 3’ü düşüyor. (6)

Dahası milli gelir sadece son altı yılda yüzde 6’ya yakın, kişi başı gelir ise yüzde 10 civarında geriledi (2021 yılında milli gelir 850 milyar dolara kadar indi). Emekçilerin milli gelirden aldığı pay üçte birin altına düşerken, yoksulluk arttı.

Küresel İşçi Hakları Endeksi ve Cumhuriyet

Diğer bazı göstergeler mevcut Cumhuriyetin emeğin cumhuriyeti olmadığı savını daha da güçlendiriyor. Örnek olarak  “Küresel İşçi Hakları Endeksi” (7) bu göstergelerden sadece biri.

Bu endekste dünya ülkeleri 1’den 5’e kadar sıralanıyor. Derecelendirmesi 1 olan ülkeler işçi hakları açısından “en iyi durumda” olan ülkeler iken, derecesi 5 olan ülkeler, “işçilerin fiilen (yasalarda belirtilen) haklara erişiminin olmadığı ve bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz kaldıkları” şeklinde tarif edilen, “hak garantisi olmayan” ülkeler olarak tanımlanıyor. Bu ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator, Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.

Bu veriler, Cumhuriyetin 100’ncü yılında başta bazı bankalar olmak üzere büyük sermaye çevrelerinin neden kutlama etkinliklerinde başı çektiklerini de kısmen açıklıyor.

Bölgesel yoksulluk (Kürtlerin yoksulluğu)

Türkiye’de yoksulluk bölgelere ve etnik kimliğe göre önemli farklılıklar gösteriyor. Öyle ki ülkenin Güney Doğu ve Doğusunda yaşayanlar daha yoksul konumdalar. Zira bu Bölge hem gelirden hem de tüketimden Türkiye ortalamasının ancak yarısından az bir pay (yüzde 49) alabiliyor.

Nitekim TÜİK’ in “2021 Yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” nın sonuçlarına göre (8); Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri 2021 yılında 37,400 lira iken, İBBS 2. düzey bölgeleri itibarıyla en yüksek olduğu bölge 51,765 lira ile TR10 (İstanbul) bölgesi oldu. Bu bölgeyi, 47,595 lira ile TR31 (İzmir) bölgesi ve 46,516 lira ile TR51 (Ankara) bölgesi izledi. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri ise 18,278 lira ile TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkâri) bölgesinde gerçekleşti.

Yani Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı TRB2 bölgesinde elde edilen ortalama kişi başı gelir İstanbul’dakinin ancak yüzde 35’i, İzmir’dekinin yüzde 38’i ve Ankara’dakinin yüzde 39’u kadar ve üstelik bu gelir eşit de dağılmıyor.

Paralel bir biçimde, eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’sine göre hesaplanan yoksulluk sınırına göre, gelire dayalı göreli yoksulluk oranının en yüksek olduğu bölgeler sırasıyla; yüzde 14,4 ile TR62 / Adana, Mersin, yüzde 13,7 ile TRC3 / Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) ve TRA2 / Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan ve yüzde 14,3 ile Kürt nüfusun önemli boyutlarda olduğu bilinen TR31 (İzmir) illeri. (9) Kuşkusuz Bölgede sınıfsal ayrışmaya göre alt sınıfların yoksulluğu çok daha fazla.

Özetle, bu derin yoksulluk durumu sadece kapitalist sisteme içkin birinci ve ikinci bölüşüm ilişkilerinden değil, aynı zamanda kendini bölgeler arası kalkınma farklılıkları biçiminde de gösteren ama aralarında Kürt Sorununun bulunduğu ciddi sorunlardan da kaynaklanıyor.

Yoksulluk kader değil, kaçınılmaz hiç değil!

Artık, mevcut yüksek enflasyon altında, “bir hafta öncesine göre bile daha yoksul olduğumuzu” rahatça söyleyebiliriz. Oysa yoksulluk kader değil, kaçınılmaz değil, sıradan insanların kişisel başarısızlığı hiç değil. Bu yöndeki iddialar tarihte hep aşırı zenginliği meşru gösterebilmek için egemen ideoloji tarafından ortaya atılan iddialar oldular.

İşin aslı, yoksulluk (kapitalizm altında), ekonomik gücü ve iktidarı elinde tutan azınlık sayıdaki zenginin, sermaye sahibinin, başta emekçiler olmak üzere bu güçten yoksun çoğunluk nüfusa dayattığı bir sosyoekonomik şiddettir. Yani yoksulluk kapitalizmin ve devleti yönetenlerin politik tercihlerinin bir sonucudur.

Kısaca, yoksulluğun bir nedeni de kapitalist ulus devletlerin bizatihi kendileridir. Çünkü yoksulluk zenginlerin, sermaye sınıfının yanında, hizmetinde olan siyasal iktidarların yıllardır hayata geçirdikleri emek karşıtı politikaların da bir sonucudur. Böyle siyasal iktidarlar yoksulluğu ortadan kaldırmak istemezler, aksine onu yönetmek, iktidarlarını sürdürebilmek için onu bir araç olarak kullanmak isterler.

Sermaye dostu burjuva cumhuriyeti

ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere en gelişmiş burjuva cumhuriyetlerinden bizdeki gibi oligarşik devlet biçimlerinin bir tezahürü olan cumhuriyette yoksulluğun azalmayıp giderek artmasının asıl nedeni de işte onun özünde sermaye dostu/emek karşıtı bu niteliğidir.

Öyle ki ülkede, bankalardan alınan resmi kurumlar vergisinin resmi oranı yüzde 30 olmasına rağmen, vergi muafiyeti, istisnası ve indirimi gibi adlar altında bu sektöre sağlanan teşvikler yüzünden bankacılık sektörünün bu yılın ilk dokuz ayında ödediği kurumlar vergisinin efektif oranı sadece yüzde 7’de kaldı. (10) Ayrıca 2024 Merkezi Yönetim Bütçesinde bu kesimlerden yeterli vergi almaya dönük her hangi bir düzenleme yok.

Keza Bütçede ya da OVP’de emekçilerin üzerindeki vergi yükünü azaltacak ne bu yönde bir irade ne de bunu sağlayabilecek politikalar ve bunun için ayrılmış mali kaynak mevcut. Oysa emekten yana sosyal politikalarla, gelir, vergi ve harcama politikalarıyla yoksulluğu büyük ölçüde azaltabilmek, onu ciddi bir sorun olmaktan çıkartabilmek mümkün.

Sonuç olarak

Cumhuriyetin 100’ncü yılını kutladığımız bugünlerde Türkiye toplumunun çok önemli bir yüzdesinin yoksulluk sınırının altında, yani çok zor koşullarda yaşıyor olması son derece düşündürücü ve rahatsız edici olmalı. Zira 100 yıl sonra yoksulluk bırakın azaltılmayı bütünüyle ortadan kaldırılmalıydı. Bu da mevcut Cumhuriyetin yoksul “kimsesizlerin kimsesi olduğu” yönündeki resmi iddiaları hafifletiyor.

Bu yüzden de cumhuriyetin ikinci yüzyılında asıl hedefimiz “demokratik” ve “laik” olduğu kadar “emekten yana (sosyal) bir cumhuriyeti” kurmak olmalıdır.

Aksi takdirde, “savaştan çıkmış yoksulluk içindeki bir halkın zaferi” olarak tanımlanan mevcut Cumhuriyete yapılan övgüler, ona karşı gündeme getirilen bir tür “Sultanlığa” yapılan haklı eleştirilerden ya da kendimizi avutmaya yarayan, yitirmekte olduğumuz az sayıda kazanıma yapılan vurgulardan öteye gidemeyecektir.

Dip notlar:

  • TÜİK, Sektör Bilançoları, 2022, https://data.tuik.gov.tr/Bulten (13 Eylül 2023); BDDK, Aylık Bankacılık Sektörü Verileri, https://www.bddk.org.tr/BultenAylik (31 Ekim 2023).
  • https://www.ekonomim.com/ekonomi/finansmana-sikisan-kobiler-karlilikta-govde-gosterisi-yapti-haberi (1 Kasım 2023).
  • https://www.iso500.org.tr/ikinci-500-buyuk-sanayi-kurulusundan aktaran https://www.ekonomim.com/ekonomi/finansmana-sikisan-kobiler-karlilikta-govde-gosterisi-yapti-haberi (1 Kasım 2023).
  • https://www.turkis.org.tr/turk-is-ekim-2023-aclik-ve-yoksulluk-siniri (30 Ekim 2023).
  • https://www.worldbank.org/en/topic/poverty/brief/multidimensional-poverty-measure (31 Ekim 2023).
  • National Income Share, https://wid.world (26 Kasım 2022).
  • International Trade Union Confederation (ITUC). Global Rights Index, 2023, s. 38
  • TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması Bölgesel Sonuçları 2021, https://data.tuik.gov.tr/Bulten (12 Mayıs 2022).
  • TÜİK, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri 2022, https://data.tuik.gov.tr/Bulten (8 Mayıs 2023).
  • BDDK, Aylık Bankacılık Sektörü Verileri, https://www.bddk.org.tr/BultenAylik (31 Ekim 2023).
Öğretim üyesi, yazar Mustafa Durmuş, 10 Nisan 1956 yılında Gümüşhane’de dünyaya gelmiştir. 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başlamış, aynı yıl Akademiye bağlı Maliye Fakültesinde Doktora Programına kabul edilerek bu programdan mezun olmuştur. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını almıştır. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulunmuştur

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir