12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 41 yıl geçti. Türkiye tarihine “kara leke” olarak geçmiş olan 12 Eylül askeri darbesinde, 650 bin kişi gözaltına alındı, 52 bin kişi de tutuklandı. 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde, 171 kişi sorguda ve işkencelerde, 49 kişi ise idam edilerek yaşamını kaybetti. 

Emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen darbe, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü kez açık müdahalesi olarak tarihte yerini aldı. Darbeciler Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Anayasanın tüm hukuki ve insani uygulamalarını kaldıran darbeciler, TBMM’yi lağvederek antidemokratik faaliyetlerine devam ettiler. Artı-Gerçek olarak bu hafta hazırladığımız dosyamızda 41. yılında, 12 Eylül’ün korkunç yüzünü, Türkiye demokrasisinde nasıl karanlık bir leke olduğunu, tanıklarıyla, mağdurlarıyla konuşacağız. 

BÜLENT FORTA: MEVCUT REJİM 12 EYLÜL’ÜN DAMGASINI TAŞIYOR

İlk sözü, 12 Eylül’de ODTÜ öğrencisi ve Dev-Genç yöneticisi olan ve on bir yıl cezaevinde kalan Bülent Forta’ya veriyoruz. Forta, 12 Eylül’ün esas olarak 1965’lerden başlayıp 1980’e uzanan süreçte Türkiye’de yükselen sol -devrimci dalganın bastırılması için gündeme getirildiğini söylüyor. Forta, bu sol yükselişin bastırılması için egemenlerin zaman zaman 12 Mart gibi askeri müdahalelere, zaman zaman da sıkıyönetimlere, iç savaş taktiklerine başvurduğunu, bütün bunların yetersiz kaldığı noktada da açık bir askeri faşist darbeyi gündeme getirdiklerini ifade ediyor. Forta’nın 12 Eylül’le ilgili değerlendirmeleri şöyle:

Bülent Forta

“12 Eylül askeri darbesi ülkede işçi haklarına, demokrasiye ve özgürlüklere dair ne varsa ortadan kaldırdı.  Aradan uzunca bir süre geçmesine rağmen mevcut rejim 12 Eylül’ün damgasını taşıyor. İslamcı bir rejimin de köşe taşları esas olarak 12 Eylül eliyle döşenmiş, solun bastırıldığı koşullarda İslamcılık açıkça desteklenmiştir. Kuşkusuz bu politikalarda 12 Eylül’ün gerçek sahibi olan emperyalist sistemin birincil rolü inkâr edilmemelidir.

12 Eylül’ün idamlarından işkencelerinden çokça söz edildi. Bütün bir ülkenin toplama kampına çevrildiği o dönemden bugüne kalan; dinin devlete ve toplumsal hayata daha fazla nüfuz ettiği, işçi haklarının gasp edildiği, üniversite özerkliğinin ortadan kaldırıldığı, Kürtlerin ve diğer ezilen kesimlerin baskı altına alındığı bir siyasal rejimdir. Dolayısıyla 12 Eylül’ün gerçek manada eleştirisi onun taşlarını döşediği bugünkü iktidara karşı mücadele etmekten geçer”

12 Eylül’de, kanlı uygulamaların yanı sıra demokrasinin yok sayıldığı süreçte 650 bin kişi gözaltına alındı, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için de idam cezası istendi. 517 kişinin “ölüm cezasına” çarptırıldığı süreçte, 50 kişi idam edildi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından 14 bin kişinin çıkarıldığı bu dönemde, yaklaşık 100 bin kişi “örgüt üyesi olma” suçundan yargılandı, 30 bin kişi ise “sakıncalı” olduğu iddiasıyla işlerinden edildi.

Kültür-sanat kurumlarının ve kişilerin hedef alındığı bu dönemde, yaklaşık bin film yine sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 4 bine yakın öğretmen ve yüzlerce üniversite görevlisinin işine son verildi. O dönemde de gazeteciler payına düşeni aldı ve birçok gazeteciye hapis cezaları istendi. İnsanlık onurunu hiçe sayan uygulamaların mimarları Milli Güvenlik Konseyi üyesi darbeci generallerin belirlediği Danışma Meclisinin hazırladığı anayasa, 1982’de “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “evet” oyu aldı. Darbenin baş aktörü Evren ve diğer darbecilerin ömür boyu yargılanmasını engelleyen “geçici 15’inci madde” de darbe anayasasına dahil edildi.

AHMET ASENA: BÜTÜN DEMOKRATİK AÇILIMLAR YOK EDİLDİ

12 Eylül darbesi sonrasında açılan politik davalar herkes tarafından biliniyor. Ne var ki darbenin gerçek yüzünü sergileyen bir dava tümüyle unutulmuş durumda: Adana İTİA davası. 12 Eylül öncesi Adana İTİA Mühendislik Yüksek Okulu Müdür Yardımcısı olan Ahmet Asena, bu davada Akademi ve Mühendislik Yüksek Okulu öğretim üyesi ve görevlileri arasından doçent, profesör, öğretim görevlisi, müdür yardımcısı vb. unvanları taşıyan dokuz akademisyenin faşistlerin şikayetleri gerekçe gösterilerek tutuklandığını söylüyor. Asena, kendisinin de tutuklananlar arasında olduğunu ve olayın nasıl gerçekleştiğini şu sözlerle anlatıyor:

Ahmet Asena

“12 Eylül sabahından üç gün sonra göz altına alındım. Bir hafta kadar sonra serbest bırakıldım. Bir ay kadar sonra tekrar gözaltına alındım. Akademisyenlere yöneltilen suçlamalar Türkiye’deki sol örgütleri birleştirmeye çalışan beyin takımını oluşturmaktı.

Başta Tercüman gazetesi yazarları olmak üzere bize asılsız suçlamalar yöneltildi. Uzun süren tutuklu yargılamalar sırasında bütün bunların asılsızlığı ortaya çıktı ve suçlamalar öğrenciler arasında siyasi görüşe göre taraf tutmak vb. hale dönüştü. 

Yıllar süren yargılamalar sonrasında herkes beraat etti. Profesör ve doçent olanlar görevine dönebildi ama asistan ve öğretim görevlilerinin akademik yaşamları sona erdi. Şikayetçiler arasında aralarında benim de yer aldığım akademisyenler hakkında vur emri veren dönemin militan faşistleri vardı. Çeşitli cinayet vb. suçlamalarla yargılanan bu kişilerin akademisyenler hakkında verdikleri dilekçeler davanın ana gerekçesini oluşturuyordu”

Asena, o süreçte ODTÜ ÖTK başkanlığı nedeniyle Devrimci Yol davasında da yargılanmış. Asena, bu davada da hakkında hüküm verilmediğini ama üç sene tutuklu kaldığını söylüyor. Sonuç olarak büyük bir keyifle sürdürdüğü akademik yaşamdan bir daha geri dönemeyecek şekilde koparıldığını ifade ediyor.

Asena şöyle devam ediyor:

“Bu dava 12 Eylül darbesinin ülkemizde bütün demokratik açılımları yok etme girişimi olduğunun en açık kanıtıdır. Tek bir eylemle bile suçlanmayan akademisyenler sadece özerk ve demokratik bir akademi oluşturmaya çalıştıkları için yargılanmıştır. Bu insanlar ve bu kumpas unutulmasın.”

İBRAHİM AKIN: 12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMAK İNSANLIĞA KARŞI SORUMLULUĞUMUZ

12 Eylül’de öğrenci olan ve sonrasında DEV-YOL davasından yargılanan İbrahim Akın, aslında 12 Eylül’ü anlamanın tarihsel sürecin akışını doğru anlamaktan geçtiğini söylüyor. Akın, 12 Eylül’ü geçmişte kalmış kötü anıların yaşandığı bir gün olarak değil bugün ki yaşadıklarımızın başlangıcı ve devam eden bir süreç olduğunu düşündüğünü de ifade ediyor. 

Akın, kişisel öyküsünü ise, 12 Eylül’de can güvenliği tehdit altında üniversiteye gidememiş, idealleri uğruna mücadele eden 20 yaşında “terörist” ilan edilmiş, görüldüğü yerde vurulma ihtimali olan bir genç olduğunu söylüyor. Akın’ın sözleri şöyle:

İbrahim Akın

“Bir arkadaşımla daha önce randevulaştığımız yere gitmek için sokağa girdiğimizde ışıklar söndü.  Bir an tereddüt ettik, sonra yürümeye devam ettik. Birden üzerimize karanlıkları aydınlatan ve her bir taraftan kurşun yağmaya başladı. 

İkimiz de ağır yaralıydık arkadaşa 5 bana 4 kurşun isabet etmişti. O bacaktan yaralandığı için hareket edemedi. Ben çemberi yırttım ama nefesim yetmedi. Göz kenarından giren bir kurşunla ve akciğerimi delen başka bir kurşun nedeniyle nefes alamıyordum ve çok kan kaybetmiştim.

Yakaladıklarında benim için ‘bu öldü’ demişler ve ilk haberlerde ‘öldü’ diye geçmiş. Babam üzgün, perişan ve yıkılmış bir şekilde hastaneye gelmiş. Başhekim babama ‘bizim yapacak bir şeyimiz yok Ege de belki müdahale ederler” demiş. Beni Ege Üniversitesi Hastanesine getirmişler. Kendime geldiğimde polis şefi anlıma silahı dayayıp bilgi almaya çalışıyordu. Neyse ki doktorlar sayesinde kurtulduk. Hastane, işkence süreci 86 gün sürdükten sonra cezaevine gönderildim”

Akın, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde; kimliksizleştirme, onurlarını yok etme, teslim alma, tek tip elbise dayatması, faşistlerle karıştır barıştır politikaları, görüş yasağı, mektup yasağı, infaz yakma, sürgün ilk akla gelen uygulamaları olduğunu söylüyor. Akın, askerlerin gittiğini, seçimlerin yapıldığını ama çeşitli gel-gitler yaşansa da bütün yapısal ilişkilerde 12 Eylül ruhunun devam ettiğini ifade ediyor. Akın’ın sözleri şöyle:

“Baskıcı, otoriter ve faşizan uygulamalar özellikle 2015 yılından itibaren normalleştirilmeye başlandı. Fiili, fiziki, ekonomik şiddet ve ayrımcı, ötekileştirici politikaların egemen olduğu bir süreci yaşıyoruz. Sonuç olarak bugün 12 Eylül sadece geçmişte kalmış kötü anıların yaşandığı bir tarih değil, bugün de yaşadığımız bütün kötülüklerin nedenidir.  Bu nedenle 12 Eylül ile hesaplaşmak kendimize ve insanlığa karşı bir sorumluğumuzdur. Benim için ‘devrimcilik’te budur. Kaybettiklerimizin anısına saygıyla”

İSMET YALÇINKAYA: TÖB-DER’İN HUKUK SAVAŞI SÜRÜYOR

Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildikten sonra sivil toplum kuruluşlarını hedef alan darbeciler, Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki tüm derneklerin faaliyetlerini durdurdu. Siyasi partilerin kapısına kilit vuran darbeciler, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne göndererek, siyasi yasaklar getirdi. Siyasi yasakların getirildiği, birçok üyesinin tutuklandığı, dönemin önemli derneklerinden biri de TÖB-DER’di.   

Şimdi sözü 12 Eylül’de, Tüm Öğretmenler Birleştirme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) Genel Başkan Yardımcısı olan İsmet Yalçınkaya’ya veriyoruz. Yalçınkaya, TÖB-DER ’in 12 Mart askeri darbesinin 1961 Anayasasında memurlara sendika hakkı tanımasıyla kurulan Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) yöneticilerinin tutuklanması ve anayasa değişikliği ile sendika kurma hakkının kaldırılmasıyla 03.09.1971 yılında kurulduğunu söylüyor. 

İsmet Yalçınkaya

Yalçınkaya, TÖB-DER’in öğretmenlerin özlük ve meslek sorunlarının çözülmesi mücadelesinin yanında, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, barış, anti emperyalist ve faşizm mücadelesinde tüm emek ve demokrasi güçlerinin saflarında yer aldığını ifade ediyor. Yalçınkaya’nın sözleri şöyle: 

“12 Eylül darbesinden önce 670 şube ve iki yüz bin üyeyi örgütlemiştik. DİSK ve Uluslararası Öğretmen Örgütü’nün (FİSE) üyesiydi. Kenan Evren’in ‘neden daha önce müdahale etmediniz?’ sorusuna verilen yanıt ‘şartların oluşmasını bekledik’ olmuştu. 80 öncesi sıkıyönetim olmasına rağmen kaos ve olayların neden önlenemediğinin delilidir de bu. 

12 Eylül darbesinden sonra, 12 Eylül öncesi kaos ve olayların sorumlusu görülerek TÖB-DER, DİSK, Barış Derneği ve birçok kitle örgütünün faaliyeti durduruldu, yöneticilerine işkence yapılarak tutuklandı.”

Yalçınkaya, TÖB-DER yönetici ve bazı üyelerine TCK’nin 141. ve 142. maddelerinden dava açıldığını, davanın sekiz ayda sonuçlanarak yöneticilerin ve üyelerinin 3 ila 9 yıl arasında hapisle cezalandırıldığını, TÖB-DER’in kapatıldığını ve malvarlığına el konulduğunu söylüyor. Yalçınkaya, yakalanamayan yöneticilerin sivil mahkemelerde yargılandığını ve beraat ettiklerini ifade ediyor. Yalçınkaya şöyle devam ediyor: 

“Genel Başkan Gültekin Gazioğlu sivil mahkemede beraat etti, Genel Başkan Yardımcısı olarak ben sıkıyönetim mahkemesinde 8 yıl ceza aldım. Sanırım dünyada başka bir örneği yoktur. 141-142 ceza maddelerinin 1991 yılında kaldırılmasından sonra bizler öğretmenliğe geri dönüp emekli olduk. Ancak TÖB-DER hala kapalı, öğretmenlerin alın teriyle aldıkları mallar devlette. 1991’den bu yana bunun için mücadele ediyoruz, hukuk savaşımız devam ediyor. Dava anayasa mahkemesinde, dilerim bu hukuksuzluğu düzeltirler”

’12 EYLÜL’LE BİRLİKTE TÜRKİYE ÜNİVERSİTELERİNDE ÖZERKLİK VE ÖZGÜRLÜK SONA ERDİ’

Türkiye’yi derinden etkileyen 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonucu eğitimde de değişiklikler görüldü. Bilimsel bir üniversite ortamı değil, 12 Eylül ideolojisinin ezberletilmesi amaçlandı. 12 Eylül döneminde sayıları 5 bini bulan kamu görevlisi 1402 sayılı yasa ile işlerinden oldu. 1402’likler deyimi daha çok üniversiteden uzaklaştırılan öğretim elemanları ile özdeşleşse de tiyatro oyuncularından ilk, orta okul öğretmenlerine çok farklı kesimlerden kamu çalışanı mağdur edildi. Kamuoyunda ve basında bu kişilerin sol eğilimli oldukları, 12 Eylül askeri darbesine ve YÖK’e karşı çıktıkları için sıkıyönetim komutanlıklarının isteği doğrultusunda görevlerine son verildiği iddia edildi. Üniversitelerde akademik eğitim düzeyinin düşmesine neden olan bu olay, Türkiye’de siyasi gerekçelerle üniversitelerde uygulanan en geniş tasfiye oldu. 

PROF. REŞİT CANBEYLİ: 12 EYLÜL KURUMU OLAN YÖK ÜNİVERSİTELERİ BİTİRDİ

Son sözü 12 Eylül’de de akademisyen olan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden Prof. Dr. Reşit Canbeyli’ye veriyoruz. 

Canbeyli , 12 Eylül’ün toplumda yaptığı tahrifatı çok değişik açılardan ele almanın mümkün olduğunu, darbenin en büyük zararlarından birinin de bugün bile etkisini sürdüren üniversite yasası olduğunu söylüyor. Canbeyli, üniversitelerin YÖK’ün yürürlüğe girmesiyle tamamen özgür ve özerk bir kurum olmaktan çıktığını, ilk önce cuntanın, daha sonraki yıllarda seçimle gelen yönetimlerin emrine girdiğini ifade ediyor. Canbeyli şöyle devam ediyor:

Prof. Dr. Reşit Canbeyli

“Ben burada kısaca YÖK ve sonrasını incelemek yerine çok kolaylıkla gözden kaçabilecek ama AKP’nin Boğaziçi Üniversitesi dahil üniversitelerimiz üzerindeki emellerini gerçekleştirmesini sağlayan 15 Temmuz 2016 girişimini de içeren bir süreçten söz etmek istiyorum. Neredeyse 90 yılı kapsayan bu süreç, 1933’te sözde “üniversite reformu” ile başlamıştı. Köhne Darülfünun’un bir çırpıda sihirli bir değnekle modern üniversiteye dönüştürdüğünü inananların gözünden kaçan konu asıl meselenin Darülfünun’un Ankara’ya yeterince uyum sağlayamamasıydı. İşte YÖK’ü de 2016 sonrasını da anlamak için anahtar kavram burada yatıyor. Aslında Osmanlı’da ilk Darülfünun’un girişiminden bu yana iktidarlar üniversiteyi bir tehdit unsuru olarak görüp bu “korkulu” kurumu tam bir denetim altına almayı hedeflemiştir.”

Canbeyli, 12 Eylül’ün üniversiteye 1933’ten sonraki en önemli darbeyi vurmakla kalmadığını, iktidarların üniversitelerle ilgili daha sonraki denetim heveslerinin de tohumunu attığını söylüyor. Canbeyli, sonrasının da bu tohumun yeşerip büyümesiyle ortaya çıkan bir felaket olduğunu ifade ediyor. Canbeyli sözlerine şöyle devam ediyor:

“Burada çok önemli bir konu, 12 Eylül’de çok az sayıda üniversitenin üzerine giydirilen bir elbisenin şimdi iki yüzün üzerindeki üniversiteye uygulanmasıdır. Üniversitelerin sayıca artıp çeşitlenmesiyle denetlenme ve baskı altına alınmalarının zorlaşacağını umanlar 1933’ten bu yana gelen korku ve kuşkunun daha da artarak üniversiteyi boğmakta olduğunu görmediler. Belki vakit hala geç değildir. Bu bakımdan Boğaziçi Üniversitesi’nin sadece bizde değil, dünyada da üniversite tarihine geçen direnişindeki iki tavır geleceğe ışık tutabilir: “Kabul Etmiyoruz! Vazgeçmiyoruz!”

Artı Gerçek

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here