İtalyan Karikatürist Gianluca Costantini cenazesi torba içinde babasına teslim edilen Hakan Arslan’ı İstanbul’da bulunan bir duvara çizdi.

Bugün hepimizin içinde Adolf Eichmann vardır. Şiddete, soykırıma uğrayan halkların, kültürlerin yanında durmayı reddederek onların bu pozisyonda olmayı hak ettiğine dair çeşitli gerekçeler üreterek kendimizi kandırırız.

Modern insan, Batı’da gelişen kapitalist sosyal formasyonun kültürel ve teknik açıdan bütün dünyaya yayılımının vesilesi olarak ortaya çıkan yeni bir insan tipi (bir başka ifadeyle “homo-consumer”), normatif değer algısını, iyi-kötü kategorizasyonunu ortadan kaldırdığı oranda empati duygusunu ve bir bütün halinde olaylara, olgulara tepki gösterebilme kabiliyetini kaybetmiştir. Modern insanın, kapitalist modernitenin vesilesi olarak ortaya çıkan, giderek daha tüketici, edilgen bir hale bürünmesine sebebiyet veren mevcut durumu, uğradığı yabancılaşma hastalığı, onu yeni bir davranışa, eğilime itmiştir: kayıtsızlık. Kayıtsızlık, insanın uğradığı yabancılaşma hastalığının en çarpıcı örneğidir. Özellikle 21.yy.da -temeline inilirse Sovyet sosyalizminin çöküşünün ardından ortaya çıkan tek kutuplu, kapitalist modernitenin dayattığı hegemonyanın tümden baskın hale gelmesiyle sonuçlanan “yeni dünya düzeni”nde- küreselleşmeyle, enternasyonal boyutta dünya halklarının Batı’nın kültürel iktidarına, egemenliğine boyun eğmesiyle bu yönelim, eğilim daha fazla pekişmiştir.

20.yy., 1914-1945 yılları arasındaki zaman aralığı başta olmak üzere, sürekli savaş halinde geçmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda toplam 70-100 milyon arasında insan hayatını kaybetmiştir. Emperyalist tekeller on milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine sebebiyet verirken; bunun yanında nötron, nükleer bombalar ortaya çıkarak, insanlığın herhangi bir geleceğinin olup olamayacağı sualinin zihnimizde belirmesine sebebiyet vermiştir.

Bu gerçekliğine karşın, 20.yy. insanı kapitalist moderniteye tarihi direnişlerle de cevap vermeye çalışmıştır. Vietnam, Cezayir ve Kürt ulusal kurtuluşunun öne çıkışı hâlen kapitalist moderniteye karşı halkların demokratik modernitede direttiği gerçekliğini gösteriyor; Güney Afrika’da, Kürdistan’da, Vietnam’da, Cezayir’de, Filistin’de farklı isimleri, kültürleri, ideolojileri taşıyan halklar; fiziki ve manevi soykırım politikalarının karşısında kolektif bir özgürleşme mücadelesi veriyordu.

  1. yy. insanı için, 20.yy.da gelişen toplumsal hareketlerdeki gibi bir durum söyleyemeyiz. Küreselleşme olgusunun yerleşmesiyle beraber modern insan tümden kapitalist modernitenin himayesi altına alınmıştır. İradesini sermaye diktatörlüğüne, devlet bürokrasisine teslim etmiştir.

Rusya-Ukrayna savaşındaki çözümsüzlük, Orta Doğu’daki kaos ortamı, yükselen faşizm dalgası, kapitalist burjuva kültürünün yarattığı duyarsız insanın tezahürüdür. Bugün bir devlet başkanının kendi iradesini dikte ederek, herhangi bir yerleşim alanına nükleer bomba atarak insanlığın sonunu getirmesi an meselesidir. Emekçi-patron, bir başka deyişle proleter-burjuva arasındaki uçurum, gitgide daha fazla açılmakta, 3. Dünya ülkeleri gelişmiş kapitalist ülkelerin kültürel ve fiziki emperyalizm politikalarıyla yoksullaştırılmakta, ekolojik problemler günbegün artmakta, koskoca dünya portresindeki lekeler kara delik formuna bürünmektedir. Bunun temelinde kapitalist toplumsal formasyonun yarattığı kayıtsızlık yatmaktadır.

Kapitalizm tarafından -sistemin kendi bünyesinde ideolojik hegemonyanın parçası haline getirdiği tüketim ve eğlence endüstrisine bağlı kimlik ve ekoloji hareketleri bir yana koyulursa- Avrupa-merkezli yabancılaşmaya, kapitalizme, onun maskesi ulus devlete karşı mücadele eden yapılar her gün daha fazla şiddete maruz bırakılmakta, trajikomik olanı Adolf Eichmannlaşan emekçi sınıfı ve prekarya bu duruma kayıtsız kalmaktadır.

fotoğraf MA

Türkiye bazında konuşmak gerekirse bugün HDP’nin binlerce siyasi tutsağı bulunmaktadır, dokunulmazlıkların belirli bir süre zarfına ait olarak kaldırılmasıyla birçok milletvekili, eş başkan rehin altına alınmış, ülkenin en büyük üçüncü partisinin belediyelerine kayyum atanmış; Türkiye Cumhuriyeti Devleti Özerk Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminde yaşayan her gün birçok sivil çocuğun, kadının hayatını kaybetmesine sebebiyet vermiş; savaş hukukunda dahi kabul görmeyen zehirli, kimyasal bombalar yerleşim alanlarına atılmıştır.

Netflix sansürünün, tüketim kültürünün ikonu haline gelmiş isimlerin yasağa maruz kalmasının mevcut siyasi ve iktisadi vaziyetten, yukarıda bahsedilen örneklerden çok daha görünür olması, entelektüel ve aydın bireylerin Batı’ya öykünme üzerinden, Batı demokrasisini örnek alarak faşizmin deposu hâline gelmeleri Türkiye aydın tabanındaki Eichmannlaşmanın bir başka tezahürüdür. Dünya bazında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, her gün fiziksel ve kültürel soykırım politikaları aracılığıyla toplumlar imha edilirken -Meksika, Suriye gibi bölgelerin ezilen halklarını muaf tutarsak- dünya halkları dar kimlik siyasetinin üzerine geçerek kapitalizmden özerk bir yaklaşım geliştirebilmiş midir? Ukrayna halkına ve Uygur Türklerine “empati”yle yaklaşarak siyasal çıkarlarını koruyan Avrupa ulus-devletleri ve insanlığın ortak değerleri kabul edilen Avrupa normları; Orta Doğu’da ezilen halklar adına mücadele eden örgütleri “terör örgütü” sınıfına koyarak mı evrensel normları, insan haklarını savunmaktadır?

Pozitivist, ekonomik indirgemeci bakış, sosyo-ekonomik ilerlemeyi göz önüne alarak mekanik bir ilerlemeden söz edebilir, hakikatte insanlık giderek daha fazla bencilleşmekte, teknokrat aklıyla hareket ederek insanı hayvanilikten arındıran zihinsel gelişimi ve kolektif vicdanı geride bırakmaktadır.

Modern insanın en büyük problemi kayıtsızlık problemidir. Kapitalizmin ve eğlence endüstrisinin gösterge hâline getirdiği yapay mağduriyetler bir tarafa bırakılırsa [siyonizme gerekçe haline getirilen anti-semitizm iddiası, dünya üzerinde emperyalist işgali gerekçelendirmek için kullanılan argümanlar (bizzat ABD tarafından beslenen Saddam rejiminin bulunduğu Irak topraklarının işgali)] reel anlamda bir empatiden, kolektif vicdandan söz etmek mümkün değildir. Bugün herkes sürünün bir parçası hâline gelmiş, vicdanını, özgür düşünme yetisini kaybetmiştir; eskiden halkların şiddete yönelimi daha baskın bir problemdi, mevcut hâlde bir başka problem şiddete karşı kayıtsızlıktır. Ezilen halklara, kapitalizme eklemlenmeyi reddeden kimliklere, kültürlere yönelik şiddetin gerekçesi salt bir şekilde şiddete duyulan arzudan ziyade insanların konfor alanında kalma arzularında yatmaktadır.

İnsanlar devlete, çekirdek ata erkil aile yapısına, bürokrasiye ve sermaye sınıfına sempati duygusundan ziyade korku dürtüsüyle yaklaşmaktadır. Kendilerine verilen komutu sorgusuz-sualsiz yerine getirmekte, düşünme alanı adeta “yasaklı alan” sayılmaktadır. Devletin, iş yerinin, okulun koyduğu kurallar bütünü sırasıyla vatandaşa, emekçiye, öğrenciye vahiy gibi gösterilir; bireyler hiyerarşide yer almaya başladıklarında zihinlerini tümden bir başka iradeye, üzerlerindeki otoriteye teslim ederler.

Toplumsal ahlâk dejenere edilerek böl-parçala-yönet politikasıyla toplumlar minimal alanlara, bireylere bölünerek atomize olurken bir taraftan insanlar kolektivist bir zihine entegre edilerek düşünmemeyi, otoriteye itaat etmeyi öğrenirler. Açıklanabilir ifadeyle, kolektif değerler ortadan kaldırılırken, özgür düşünceyi ortadan kaldıran üretimdeki ve sistem içindeki kolektivist yapı korunarak sistemi sorgulamamak öğretilir. Birçok iş yerinde siyasi üyeliğin bulunması, veyahut iş yerinde siyasi faaliyetlerde bulunulması yasaktır; toplumsal mücadelenin ürünü olarak kazanılan sendikal haklar çoğu iş yerinde toplu tasfiye için gerekçe kabul edilirken, patronu ve iş yerindeki yapıyı sorgulamak en büyük günahlardan kabul edilir. Adem ve Havva ile Tanrı arasındaki diyalektik emekçi ve patron arasındaki diyalektik şeklinde tezahür eder ve Tanrı’nın koyduğu yasaklı alana girildiği anda birey çalışma hakkından muaf tutulur. Toplumsal meselelere duyarsız, suya sabuna dokunmayan, aynı sektörde çalıştığı, aynı ülkede yaşadığı insanların problemlerini kâle almayan bir tür yaratılır. Bu tür (homo-consumer) bütün zamanını yabancılaşmış bir şekilde üreterek ve kazandığı sermayeyi kapitalist tüketim kültürünün hakimiyetinde harcayarak geçirir, toplumsal olaylara, olgulara duyarsızlaşır ve en sonunda bir başka Adolf Eichmann haline gelir.

Bugün hepimizin içinde Adolf Eichmann vardır. Şiddete, soykırıma uğrayan halkların, kültürlerin yanında durmayı reddederek onların bu pozisyonda olmayı hak ettiğine dair çeşitli gerekçeler üreterek kendimizi kandırırız. Bir Kürt dışkı yedirilmeyi, makatına sopa sokulmasını, cinsel organına elektrik verilmesini, “Ne mutlu Türk’üm diyene” dedirtilerek zorla marşlar okutularak gözlerinin önünde eşine tecavüz edilişini görmeyi hak ediyordur çünkü devlete başkaldırmıştır; bir Ermeni toplu imhayı, soykırımı, kültürel kırımı hal ediyordur çünkü Türkiye-Kürdistan feodal ittifakına karşı mücadele vererek ilerici bir yaklaşımın içine girmiştir; Kızılbaşların katli helaldir çünkü resmi ideolojinin dayattığı inancı reddetmişlerdir; işçiler-emekçiler sermaye sınıfının altında sömürülmeyi hak ediyordur çünkü “beceriksiz”dir. Çeşitli gerekçeler üretilerek konfor alanından çıkılması engellenir, kayıtsızlık fenomeni toplumsal yapıda egemen hâle getirilerek hepimiz Adolf Eichmannlaştırılırız ve sürünün, çarkın basit bir parçası haline getiriliriz.

Nazım Ilgar Akansel

Bir Cevap Yazın