Kültür Sanat Makale

Ahmet Arif- Attila Turnaoğlu

23 Nisan 1923 tarihinde Diyarbakır Harpek ilçesinde doğmuştur. Çocukluğu Siverek ve Harran’da geçmişken Liseyi Afyon’da okumuştur. İnkılapçı Gençlik ve Meydan dergilerinde yazdığı şiirlerle adını duyurur 1948’de Varlık dergisinin yayımladığı Şiirler-1948 adlı antolojide yer alan Rüstemo başlıklı şiiri ilk şiiri yayınlanır. Çeşitli yayınlarda dergilerde gazetelerde şiirleri çıkar ve 1968 yılında tek kitabı olan “hasretinden prangalar eskittim” hayatımıza girer.

Bir Şair düşünün ki 55 yılı aşkın süredir tek kitabı ile dillerde ve gönüllerdedir. Ancak, Ahmet Arif’in Cemal Süreya’ya yazdığı mektuplar, 1992 yılında kitap olarak yayımlandı.  Şairin, Hasretinden Prangalar Eskittim kitabına almadığı şiirleri ise 2003 yılında Yurdum Benim Şahdamarım başlıklı kitapta toplandı.

“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabı bir başyapıttır ve Arif’e sağladığı Şiirdeki yer hiç sarsılmamıştır. Hapiste yattığı seneler dâhil siyasi yasaklı olduğu uzun dönem nedeni ile şiir yayınlayamamış olsa da kitaptaki şiirlerini defalarca okumak, içermekte olduğu tüm anlatımlar ve dil Onu anlamak için bir gerek olmuştur. Şiire girelim.

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Art arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…

Böyle bir söylem, bir şiir olmanın yanı sıra, hayatın içinden gelip bir hasret duygusuna erişirken, sunulduğu bu toprakların insanları tarafından beraberce kavranması ve içselleştirilmesi talebini ortaya koymaktadır. Her ne kadar şiirin bir gideceği yön olsa da insanların bilinçlerine bir ışık tutuyor ve var olmanın doğasında acıların yerini anlatıyor. En vurucu yönü ise, verilen bir gönlün karşılığının alınmasında çıkmış olan zorluk ve imkânsızlıkları hayatın bir parçası ve gerçeği olarak görüp yaşayamadıklarının başkalarınca yaşanmasına da saygı ile gülümsüyor; içine atıyor gibi de olsa, içine girene başka bir yön gösterip başka bir söylemde naziresini dile getiriyor. Hasretliği ise bir sevgili kadın olabileceği kadar halkımızın mutluluğu, gelecek bakımından güvenli bir hayata kavuşmasının hasretidir.

Ahmet Arif, şiirlerinde karşıt ögeleri çarpıştırmaktadır. Sen-ben; akıl-inanış, kapalı hayat-açık hayat, hasret-imkânsızlık, gitmek-yatmak, var olmak-suskunluk, gibiler… Hayatın zıtlıklarını, kazandığın anın kaybediş anı olabileceğini, bir adım sonra nerede olacağını bilemeyeceğini derin bir sesleniş ile savuruyor, ne tutarsan senindir.

Bir suskunluk mu istersin:

Kimseler duymasın

Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu
Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Ruhum… Mısra çekiyorum haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namussuzu…
Ve Ahmed’in işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği…
Ağlıyor yeşil…………

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram…
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gökkuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su…
Ağıyor yeşil.

Bu anlatımın içine girmek ne zor; bulmak anını bu kadar keyif ile anlatırken ve yaşadıklarına nasıl mana verdiğine bakarken, aniden basit bir söylem ile hayalleri ile karıştığını ve kayboluşunu sergiliyor, yeşil bir özlemin kökünde taş duvarlara olan nefretini sergiliyor.

Ahmet Arif, aslında çok gerçek olan bir kişiye, hayallerde yaşatılmış gibi bir mektup yazılmasının ve bunu sürdürmenin sebebi sorulduğunda O cevabını şöyle veriyor:
“Kimselere bir şey demek için değil, susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz….”

Böyle değil midir, her birimiz içimizde bir şeyler yaşatırız, arzu ederiz, ulaşmayı içten içe, bazen avaz avaz dile getiririz ve kimi zaman bekleriz, kendiliğinden hayata gelse bizi bulsa diye… bunun karşısında ise ya birkaç kelime ederiz, veya kalem adımıza konuşur, uzun uzun.

Gözlerinin pınarında
Bir bulut,
Boşandı boşanacak
Nerdeyse
Aklımdan geçenleri
Okuyorsun su gibi.
Dünya gördü
Bizi boğazladılar…

…………

Çarpıcı bir deyişinde haykırır:

“Neden üçüncü dördüncü beşinci ve tüm diğerleri, beni yargılamaya kalkar ve onların kısır dünyaları ve olmayan usları ile icat ettikleri inançları nedeni ile bana bize hepimize kötülük yapmaya kalkarlar?”

Kendine has isyanı olan Ahmet Arif, söylemlerinin uzun soluklu olması ve yaşanan bu dünyadaki süresinin uzun olmasını dilerken, vardığı amacın insanlara (öğüt vermekten ise) rehber olma durumuna gelmiştir? Düşeriz bir derinliğe, daha inerken sağa sola bakıp yön tayini, mekan tayini ve zaman tayini yapmaya çalışırız, “bu nedir” sorusuna cevap ararız. Devrimciler, bilim adamları, gazeteciler, aydınlar ve üniversite öğrencileri Onun şiirlerini çok sevmişler ve 1971 ve 1980 darbelerinde tutuklanan gençlere ve aydınlara dayanak olmuştur. Yaşamı boyunca hakkı aramış; ezilenin ve güçsüzün yanında durmuştur Memleketlilerinin sömürülmemesini, memleketlilerim kullanılmamalarını, memleketlilerinin boşuna ölmemeleri için konuşmuştur. Eşitlik için yazmış, eşitlik için söylemiş, eşitlik için dayak yemiş, eşitlik için sövmüştür.

Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında
Saklı haçımız
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz

Böyle sade ve açık bir söylem ile özgür bir aydın olduğunu ve mertçe aklının erdiği, gönlünün çarptığı her ne ise sarılmak istediğini düşünüyorum.

Mahpusta Ona hayat vermiş olan eşyaların da bir değeri olduğunu zımnen anlatırken ve sesini onların duyup bir yandakine diğer koğuştakine, öbür mahpusa duyurmayı için için isteyen Şair, bir basit kokudan baharın geldiğini veya özgürlüğe az kaldığını ilan ediyor.

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.

Peki ya Anadolu şiirini okuyunca ne hisseder siniz?

Beşikler vermişim Nuh’a

Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?

Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultan’ı ve Bedrettin’i.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Ahmet Arif kimilerine göre şiirlerinde somutu soyutlaştırarak ustaca dile döktüğü için eşsizdir. Belki bazılarınız ise, anlatılanların çok net, çeşitli anlatılar ve izleri çok ince estetik bir yapı ve dil ile anlattığını düşünüyorsunuzdur. Özellikle Anadolu Coğrafyasında işlenen zulüm ve sömürünün insanları bezdirdiğini ancak umut ve direnme ruhunun dik tutulduğu şiirlerinde görülmektedir.

Ahmet Arif çocukluğundan itibaren hep adaletin peşindeydi, zerre haksızlığa tahammül edemiyordu. Hele sevdikleri söz konusuysa bu daha da şiddetli olurdu

Ahmet Arif aşk üzerine; sevdiği kişi için dile getirdiği şiirler yanı sıra çeşitli vesile ile sözler savurmuştur bu dünyaya, gitsin bulsun hepsi sevdiğine diye.

“Aynı korkunç sevdadadır. Gökte bulut, dalda kaysı. Başlar koymağa hapislik. Karanlık can sıkıntısı… Kürdün Gelinini söyler matlada biri, Bense volta ’dayım ranza dibinde. Ve hep olmayacak şeyler kurarım, Gülünç, acemi, çocuksu…”

İçinizden nice düşünceler geçer, beyninizden akar dile doğru ama dilden dökülmez, o dökülüşü sermek usta işidir. Yaşamı içinde anların önemini ve farkındalığını en (kendine) acımasız halde ifade edebilmek cüreti ve yüreğini bir arada tutabilmek, aşk olsun Ahmet, aşk olsun….

“Hiç “serçe gibi” olmadım! Ustura gibiyim. Ama milyonlardan biri olduğum doğruysa utanmam. Harika çocuk, müstesna adam gibi sıfatları oldum olası düşündüm! Önemli olan ne olduğun ve oluşu içinde nerelere kadar varabildiğini kestirebilmekti.”


İnsan sevdalanınca sevdasını terk edemiyor. Sevdası da Onu terk etmesin diye fedakârlıklara bürünüyor. Hele içinde yaşanan acılar ve zorluklara rağmen sevdanın insanı terk etmemesi Onu başka bir âlemde hissettiriyor olsa gerek.

Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni…

Ahmet Arif, hayatının çokça anında kendini yalnız hissetmiş, içe kapanmışçasına gökyüzüne siyah bakmış ve vurulmuşluğunu dile getirmiştir. Bazen bir paşa emriyle vurulur, bazen gardiyanın acımasız cezasında kanamıştır, bazen de sevdiği kadının göğsünde yatarken vurulur, el tetik sevgili de olabilir.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

 

Diyarbakır Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi / Ahmet Arif

Ahmet Arif, Diyarbakır çevresinde Amerikan, Hollanda şirketleri Dicle’den sürekli kum çektiklerini görünce çevredeki güzelim bahçelerin tarumar edilmesine isyan ediyor. O bölgeler meyve bahçeleri (kayısı, dut) ve gül bahçeleri olduğu için, havaalanı ve askeri tesisler yapmak için Dicle’den kum çekilirken bahçeler yok olmuştu. “Yârin bahçesi tarumar” dediği o günler… “Olancası bir tutam can, / Kadasına, belasına sunduğum” dediği günler olmuştu.

1.
Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hal değil,
Sormayın hiç
Laaaaal…
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yarin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem
Olancası bir tutam can,
Kadasına, belasına sunduğum,
Ben öleydim loooy…
Elim boş,
Ayağım pusu.
Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim.
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir Kalesi…

2.
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,

Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışsın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…

3.
Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba – kacağa,
Çayı kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
“Yel” der, “Baharın geçer”.
Bacım, ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin.
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir, Safa gelir,
Ahmed Arif’in yeğeni…

Aynı dönemde Onu en çok mutlu eden şey ise kız kardeşi Nezihe hanımın doğuma gittiği dönemdi. O gözaltı, sürgün, kendi vatanında garip ve mahkûmken Adiloş Bebek dünyaya geldi. Yeğeni için en büyük dileği, şiire yansımıştı.

4.
Doğdun, Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,

Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü…

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü…

Bir şairin şiirlerini okurken, tekrar dönüp bazılarını bir daha, bazen bir daha okur ve anlatılanın hayatımıza nasıl bir pencere açtığını görmeye çalışırım. Şiirde yazılanlar şair yazdıktan ve yayınladıktan sonra artık okuyucunun aidiyetine girer diye düşünüyorum. Kendimizi şiirin içine sokup hayatımıza bir bakış çok önemli geliyor. Bazen hiç bilmediğimiz bir coğrafyadan birileri bir hikaye gönderiyor ve düşüncelere dalıyoruz, başka hayatlar neler yaşıyor diye. Ahmet Arif şiirlerini okuduğum uzun yıllardan bu yana bende etkisi hiç azalmamış bir ozandır. Zaman zaman ona geri sesleniş yapmayı istemişimdir. Dilim döndüyse bir nazire yollamışım kabul eder ümidiyle…

 

 

AY KARANLIK

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…

Ahmed Arif

 

NAZİRE – AY KARANLIK

fermansa yazılan

elin sinsi çöl çıyanı

varsın o puşt eller yazsın

kim dinleye ki

karanlıksa ferman

yazıları okunmaz keyfidir

varsın durdurmaya kalksın sevmelerimi

kimin gücü yeter ki

düşlerin sesiyse ferman

yazılan benim gerçeğimdir

bilir açlığımı bilir ne bela olduğumu

kim silebilir ki

zalımın diliyse ferman

hani o hayın beni hor gören

bilir inadımı bir gider bir dönerim

kim ezebilir ki

gönlümse ferman

sadece mavi gözlerine varım

varsın doyamıyayım

hasretleneyim

kime ne ki

Attila Turnaoğlu

Attila Turnaoğlu –1953 yılında İstanbul’da doğan Turnaoğlu, Lise öğrenimini Kadıköy Maarif Koleji’ndetamamlamıştır. ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde yüksek öğrenimini tamamlayarak 1979 yılında iş hayatına atılmıştır.İş hayatında sırasıyla STFA Grubu’nun çeşitli şirketlerinde (1979 – 1994) Yöneticilik yapmıştır. Daha sonra İntermak grubunda Genel Koordinatör olarak görev aldıktan sonra 1995 – 2001 yılları arasında Transtürk Holding Aş – Israel Jv ortaklığı şirketlerinde Gübre, Fide üretim ve pazarlaması konularında görev almıştır. Daha sonra bir müddet müşavirlik yapmış olup, 2005 -2014 yıllarında Koca Grup bünyesinde Çeşitli Yurt Dışı Projeler Koordinatörü olarak Endüstriyel Tesisler, çeşitli alt yapı inşaat işleri faaliyetlerini yürütmüştür. Ardından Bionas Tarım LTD Şirketinde Genel Müdür olarak Rusya’da Organik Tarım üretimi ve Avrupa Birliği Ülkeleri, USA ve Kanada’ya satışlar gerçekleştirilmiştir.Orta öğreniminden beri müzikle uğraşmış, şarkı sözleri ve şarkılar üretmiştir. Şiire meraklı olup üniversite döneminden bu yana şiirler yazmaktadır. Bir dönem roman yazma konusuna da eğilmiş ancak yazdıkları basılmamıştır.YouTube kanalında şarkılar, şiir okumaları, video yapımları mevcut olup ileriye dönük Şiir kitabı basmayı amaçlamaktadır. Denenmemiş çalışmalara meraklı olup Foto-Şiir çalışmaları yürütmektedir. Yaşama ait kısa yazılar yazmaya da çalışmaktadır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir