Makale

ARYA- Hakan Tuncal

Onu sahiplenmeyi ben istemiştim. Babam sürekli, bir canı sahiplenmenin  çok büyük bir sorumluluk olduğunu söylerdi. Daha önce sahiplendiği kediler ya ölmüş ya da terk edip gitmişti. Bu duruma çok üzüldüğünü, bu nedenle bizim benzer bir durumda çok üzüleceğimizi bildiğini söylerdi. Hem bu kez iki de muhabbet kuşumuz vardı evde, kafesinin kapısı hep açık duran. Onlar ne olacaktı? Kafese mahkûm mu yaşayacaklardı?

           Dört yavru sfenks kedisini sahiplendirmek istiyordu bir tanıdığımız. İçlerinden birini seçebilirdik. Seçimi bana ve kardeşim Emre’ye bırakmışlardı. En çok biz oynamayacak mıydık sonuçta? İçlerinden en yaralısını, en eksiğini seçmiştik. Biz de olsak onu seçerdik, dedi annem ve babam da. Kuyruğu yoktu. Kesilmiş ya da koparılmıştı. Sahiplendiren tanıdığımız anne kedinin doğum sonrası yavrunun kuyruğunu ısırarak kopardığını söylemişti. Neden, niçin bilemedik.

           İçlerinden en yaralısını, en eksiğini seçmiştik. Çünkü bizim de benzer yaralarımız vardı belki de, belki de biz de onun kadar eksiktik.

           Yeni yuvasındaki ilk birkaç saati saklanarak geçirdi. Kuyruğunun koparılmasından sonraki ilk travmasıydı belki, annesinden kardeşlerinden ayrılmak. Tedirginliğini aşınca sokuluverdi yanımıza. Ona Arya ismini verdik. Ailemizin bir parçası olmuştu artık.

           Evin her köşesini inceliyor, gizlenecek tüm kuytu köşeleri tespit ediyordu. En sevdiği oyun buydu belki: saklambaç… Kimi zaman kayboluyor, seslenmelerimize karşın ortaya çıkmıyor, en sonunda tam ümidi kesmişken bir battaniyenin altından ya da açık kalmış dolap rafından kafasını uzatıyordu.

            Pencereden gelip geçenleri izlemek de sevdiği oyunlardandı. Giriş kattaki balkonumuzun önündeki dut ağacına konan kuzgunları, kargaları, saksağanları, sakaları, kızılgerdanları seyretmek, bir çırpıda balkonumuza atlayan sokak kedilerini bize haber vermek de onun göreviydi. Sürekli bakıştığı bir platonik aşkı da vardı. Arya ne zaman balkon penceresine çıksa mahallemizin tekir kedisi de sokaktan onu seyretmeye gelirdi.

              Arya’nın evin içinde en çok ilgisini çeken ise kafeslerini tavandaki bir kancaya tutturduğumuz Brendan ile Maria’ydı. Onlar, bu şimdilik tehlikesiz bir yavru olan yırtıcı kedinin gelecekte kendileri için tehdit olacağını biliyorlar ve tedirginliklerini belli ediyorlardı. Arya ise doğasının verdiği dürtüyle sinerek onları uzun uzun seyrediyor ve gelecekteki saldırılarını planlıyor gibiydi.

             Geceleri benden önce bir yerlerde uyur, ben uyumak için yatak odasına gittiğimde hemen yattığı yerden fırlar, göğsüme yatardı. Önceleri hiç istemezdim bunu, kendimden uzaklaştırır ama en azından yatağımı paylaşmasına izin verirdim. Ama o inatla ve ısrarla, her zaman, ilk fırsatta göğsümün üzerindeki yerini alırdı. Bir süre sonra pes eder onun zaferini kabullenirdim.

             Mahalledeki çocuklar onu bir şeye benzetemezdi. Alışık oldukları kedilerden çok farklıydı. Uzun ve sivri kulaklarının yanı sıra tüylerinin olmayışı da garip geliyordu. Üstüne üstlük kuyruğu da yoktu. Onun kedi olduğuna arkadaşlarımı ikna etmek çok zordu.

             Bir gün Brendan’ın canhıraş feryatlarını duydum. Arya onu nasıl olduysa yakalamıştı. Patisiyle kanadına bastırıyor çırpınışlarına anlam veremiyormuş gibi ona bakıyordu. Bir çırpıda kurtardım Brendan’ı. Maria da kafesinde çığlık çığlıyaydı. Brendan’da ciddi bir şey görünmüyordu, korkunun verdiği stres dışında. Merdiveni kafesin altına çekip onu yanlışlıkla açık bırakılmış kafes kapısından içeri koyarken bir küçük dalgınlığın bir cana mal olacağını anlamış babama hak vermiştim.

              O günden sonra Brendan ve Maria hiç eskisi kadar neşeli ötmediler. Birkaç ay sonra Brendan aramızdan sessizce ayrıldı. Bir süre sonra da Maria onun peşinden gitti. Bu yaşlı dostlarımızın ölümünü yaşadıkları travma öne almış mıydı hep merak ederim.

              Son zamanlarda yeni bir hobi edinmiştim kendime. Haftanın belli günlerinde okuldan geldikten sonra kardeşimle yakınımızdaki seramik atölyesine gidip eğitim alıyor, çeşitli hediyelik eşyalar, kap kacak üretiyorduk. İlk birkaç denemeden sonra artık ustalaştığımı düşünüyordum. Ustalık eserim olarak Arya için bir mama kabı tasarlamaya karar verdim. Mama kabı dört pati ayak üzerine oturacak, baş kısmında Arya’nın adı yazacak, arka kısmı kedi kuyruğu biçiminde bir kulptan oluşacaktı. Arya’nın kuyruğu yoktu biliyorum, eksikti. Kabı, kuyruklu tasarlayarak onun eksikliğini tamamlamak, onu eksik görmediğimizi anlatmak istemiştim. Mama kabını tamamlayıp fırına vermek üzere seramik öğretmenine teslim ettim. Bir hafta sonra alacaktım. Arya acaba beğenecek miydi yeni hediyesini?

              Ertesi akşam yatmak için odamıza çekildiğimizde Arya yanıma gelmedi. O an aslında Arya’yı gün boyu görmediğimizi fark ettim. Arya’yı gören oldu mu bugün, diye sorduğumda hepimizi bir telaş aldı. Hep birlikte onu aramaya başladık. Bütün kuytu köşelere, bütün raflara, en olmayacak yerlere de baktık. Yoktu. Belki açık kalmış bir çekmeceye, bir dolap rafına girmiş, sonra biz fark etmeyerek çekmeceyi dolabı kapatmış olabiliriz diye evdeki ne kadar çekmece, raf, dolap varsa boşalttık. Yoktu. Kim bilir belki de açık duran balkon penceresinden düşmüş ya da bir cesaretle atlamıştır diye çevrede aramaya koyulduk. Aramadığımız yer, sormadığımız kimse kalmadı. Yoktu.

              Babam, önceki kedilerinin de evden bu şekilde çıkıp gittiğini, bir hafta sonra geldiğini söylemişti. Bu bize ümit veriyordu ama bu tüysüz yavrucağın artık soğumaya başlayan havalarda dışarıda çok şansının olmadığını da içten içe biliyorduk.

              Ertesi gün üzerinde Arya’nın fotoğrafının yer aldığı kayıp ilanları hazırladık. İlanları bina girişlerine, alışveriş merkezlerine, parklara, fırın ve market gibi kalabalıkların olduğu yerlere astık. Bazen bir telefon geliyor, Arya’yı falan yerde gördük, diyen bir çocuk sesi bize ümit veriyordu. Koşa koşa gidip arayıp tarıyor ama bulamıyorduk.

              Bir hafta sonra da dönmeyince, kaçırılmış olabileceğini düşünmeye başladık. Cins bir kediydi. Para ederdi. Belki de bir zalim hırsız onu bizden koparmış bir başka aileye satmıştı. Yine de onun başka bir aileye satılmış olma ihtimalini sokakta kalma ihtimaline tercih ederdim. Hiç olmazsa sıcak bir yuvada olabilecekti böylece. Sokakta yaşaması onun gibi bir kedi için çok zordu.

              Bir ay kadar sonra bir telefon geldi. Seramik atölyesine o olaydan sonra bir daha gitmemiştim. Fırınlanmış mama kabını almaya neden gelmediğimi sormuştu öğretmen. Yutkundum, o artık yok ki, diyemedim. Gittim, mama kabını aldım. Öğretmenim de kayıp ilanlarını görmüş. Arya olduğunu anlamış. Üzüntümü paylaştığını, bulacağımıza inandığını söyledi. Oysa ben artık aynı fikirde değildim.

              Aylar, yıllar geçti. Arya dönmedi. Dönemedi. Hâlâ onun bir yerlerde saklanmış olduğunu, bir anda, en olmadık bir zamanda çıkıvereceğini düşünüyorum. Bazen yorganı kaldırıp altına bakarken içimde hep  Arya oradaymış, çıkıp benimle oynayacakmış gibi hissediyorum. Sonra o derin boşlukla karşılaşıyorum. Mama kabı rafta duruyor. Hiç göremediği mama kabı… Onun için yaptığım mama kabı… Bir gelse, ona versem, onu ne çok özlediğimi söylesem, göğsüme yatsa, mırıltısını dinleyip huzur içinde uyusam…

Hakan TUNCAL/ 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının yazarıdır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir