Her gün gazetelerde görmeyi kanıksadık. Öyle ki, belki biraz da can sıkıcı oldukları için bakmıyoruz bile.
Şiddet her yerde çünkü.  Şiddet demişken:  ille öldürmek, ille sakat bırakmak gerekmiyor. Şiddet sözle olur. Psikolojik olur.
Ekonomik olur. Kurbağa deneyindeki gibi azar azar gelir. Alışırsın.
Çıkış yolu bulamazsın. Oturup üzerinde düşünemezsin bile. Kimseye söyleyemezsin. Gidecek yerin yoktur.
Kol kırılıp yen içinde kalır.  Ama işte orda sen varsın. Yaşıyorsun.  Nasıl yaşamayı seçiyorsun? O gelecek tufandan, fırtınadan,
selden korkup da kendini ömür boyu bir işkenceye mahkum etmek mi seçimin? 
 Olmamalı.  Kendinle ve yaşamınla yüzleşmelisin. Kolay olmayacak. İnsanın en zor savaşıdır kendiyle olan.
Ama kazanırsan hayatını geri almak var. Müthiş bir zafer var.
Müthiş bir özgüven, saygı, mutluluk var.  O savaşa girmeyi göze alıyor musun ? 
İşte bu düşüncelerle başladı  hikaye. Kadın meselemiz var. Hiç de yadsınamayacak bir mesele. Çığlıklar, hıçkırıklar, çaresizlik, 
kimsesizlik, ölüm var. Öyle yaşamak da var bir yandan. Her gün öyle yaşamak. 
O karanlık susuz  kuyudan çıkamamak, yardım alamamak, sesini duyuramamak var.  Gazetelerde var, ekranda var, kitaplarda var,
sosyolojide var, psikiyatride var… Aslında yanı başımızda var.
Toplumda her sosyo-ekonomik düzeyde şiddet var. İşin can alıcı yanı, şiddet görenler toplumun en zayıf kesimi.
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, azınlıklar. Dünyanın her yerinde. 
Şiddet insana özgü çünkü. Hayvanlar dünyasında şiddet yok. 
Ancak kadının  toplumdaki yeriyle ilgili algılar değişirse bitecek bu akıl almaz durum. Bu utanç verici durum…   
İsterseniz birlikte bakalım “ve Kadın” hikayesine.

Aslında yıllar önce planlamışım. Resim çalışmalarım sırasında eskizlerimi buldum. Gazete küpürleri, kadın haberleri,
bir kolaj, üzerine çalışılmış resimler. Zamansızlıktan kenarda kalmış bir proje. 2019 sonunda sergi çalışmasını
planladığımda, özellikle kadınlar gününü, 8 Mart’I ve 14 Mart Tıp haftasını içine alan bir tarihi seçtim.
Ses getirsin ve sembolik bir değeri olsun istedim.
Benimle birlikte doktor arkadaşım Hülya Karadayı’nın seramikleri de sergide yer aldı. Sergimizin adını
“ve Kadın” koyduk. Benim açımdan kadına şiddet teması ön plandaydı. Pandemi ziyaretçi sayısını etkilese de,
değişik ortamlarda tabloları paylaşmaya devam ettim. Burada sizlerle olduğu gibi.

Tablolarımı oluştururken, gazetelerde çıkmış kadın haberlerini, fotoğrafları, uluslararası çalışmaları inceledim.
Bir grup tablomda beni etkileyen boğulan kadınlar temasını gündeme getirmek istedim.
Maskeleme ve akıtma teknikleriyle yapmış olduğum üçlü akrilik çalışma (100×40 cm) ve diğer boğulan kadınlar,
toplum baskısının ve alışkanlıkların, çaresizliğin, çıkış yolu bulamamanın bir anlatımı oldu.
Toplum içinde sesleri duyulmayan, kaybolan, yitip gittiğinin bile farkına varılmayan,
belki de yaşarken kaybedilen milyonlarca kadını simgeliyor benim için. O kadınların kendilerinin, durumu
değiştirebileceklerinden ve bu yok oluşun yalnızca öğrenilmiş çaresizlik olduğundan haberi olmalı önce. O kadınlar
her yerdeler.

Tablolarımdan bir başkası elleri bağlı kadın. Tuval üzerine karışık teknik, 50X70 cm boyutlarında.
Toplum içinde kısıtlanmış, yalnızca kadın olduğu için söz hakkı olmayan,
seçimlerini evinin içinden dışarıya taşıyamayan,
ekonomik özgürlüğü kısıtlanmış, belki sözel ve cinsel tacize uğrayan, belki zorla evlendirilen,
hatta satılan, hatta hayatta kalmak için fuhuşa zorlanan, okula gitmekte önceliği olmayan,
yalnızca kadın olduğu için daha düşük ücrete razı olan, sigortasız çalışan, boşanmak ve ayrılmak istediğinde toplum
tarafından dışlanan, kızlarımız, kadınlarımız
Onların bu çaresizlikleri toplum olarak hepimizin omuzlarında.
Yaşamlarının karanlıkta kalması, güzelliklerin, zekaların, yeteneklerin solup gitmesi hepimizin kaybı.
Onları bu düğümlerden kurtarıp özgürleştirdiğimiz oranda toplumca yükseleceğiz,
üretken, uzlaşmacı, huzurlu, sevgi ve saygı dolu olacağız. Özgürlük insanın doğal hali çünkü.
Tutsaklık, saldırganlık, mutsuzluk ve şiddet gündemimizden giderek uzaklaşacak.

Gözleri bağlı kadın, küçük bir tablo ama gönderme yaptığı sorun büyük. Kadınlar görmemeli yaşamı.
Görmeleri engellenmeli, ya da sorunları görmezden gelerek dikensiz bir yaşama fit olmalı.
Sorunları olduğunu, birçok alanda yetkisiz, donanımsız olduklarını, dünyanın ileri ülkelerinde kadınların her meslekte
ve yönetimde olduğunu, sorunların televizyon dizilerini izleyerek ve evde kalarak çözülmeyeceğini,
bilgi toplumunda matematik, felsefe, sanat, siyasette kadının yeri olması gerektiğini,
kendileri için ve ülkenin gelişmişliği için değişimin gerektiğini…
Erkek egemen kültürün kısıtlamalarıyla savaşarak almış oldukları hakları tek tek kaybetmekte olduklarını…
Önce kadın değil, önce insan olduklarını, erkeklerle eşit haklara sahip olduklarını,
kapitalist sistemin, tüketmeye dayalı bombardmanların dünyayı ve ülkeyi getirdiği noktayı görmemeliler.
Ezilmek ve süs bebeği olmak arasında bir yerlerde gidip gelirken, bireyselliklerini ortaya koyabilecekleri en önemli
kavramdan, insan olma kavramından ve bilgi edinme hakkından haberleri olmamalı
ya da bu konu üzerinde hiç düşünmemeliler. Ayrıca bu durum hep böyle kalmalı.

Gazete kolajlarına gelince, bu serginin çıkış noktasıydı aslında. Çünkü tacizlere, tehditlere, cinayetlere alışmak,
onlara sıradan bir olaymış gibi bakmak, aslında insanlığımızın bir kısmını da kaybetmekle eşdeğer.
Sonuçta iki günlük gazete küpürleri yetti kolajları hazırlamaya!
Aile, şiddetin en çok görüldüğü yer. Sosyal politikalar aileyi korurken, ailenin güvenli bir alan olduğunu varsayıyor.
Oysa çocuğa, kadına ve yaşlıya şiddetin en çok görüldüğü yer aile. Ensest ilişkilerin, cinsel tacizin, ekonomik ve
psikolojik şiddetin en çok görüldüğü yer. Bunun böyle sürüp gitmesi, sözde “ailenin korunması” gibi objektif ve
bilimsel olmayan aynı bakış açısı ile sürdürülüyor. Hakimlerin, polisin, kadının kendi ailesinin, ve yazık ki toplumun
genelinin “çıktığın eve tekrar dönemezsin” ve “aile parçalanmasın” kabulüyle ve zaten sorunlu olan aile içi ilişkilerin
görmezden gelinmesiyle, yeterince psikolojik destek olmamasıyla, kısır döngü şeklinde sürüp gidiyor.
Ailedeki ekonomik sıkıntılar, kadının parasal bağımlılığı ve eğitiminin yetersizliğiyle, bakış açısını genişletememesiyle,
kadının çalışmasının engellenmesiyle daha da büyüyor.
Ayrıca çocukların olması, hatta kadının çocuklara bakabilmek için işini – okulunu bırakması
ve yeniden işe dönememesi gibi nedenlerle de kadın üretkenlikten ve soyalleşmeden dışlanıyor.
Üstelik kadın boşanmayı ve kendi ayakları üzerinde durmayı başarsa bile sokakta insanların gözü önünde
öldürülebiliyor. Namus davaları ve kan davalarından söz etmiyoruz bile. Kendini asan, intihar eden
genç kızlardan, onların umutsuzluğundan ve bunun kimsenin, en yakınlarındakilerin umurunda olmamasından,
devletin kadını ve çocuğu koruyamamasından da söz etmiyoruz. Çocuk gelinlerden de.

İşte bu duygular ve düşüncelerle açıldı “ve Kadın” sergisi. Onların sessiz çığlıklarına ses olmak istedim. Ama ne kadar
duyuldu bilmem. Bu şiddet, bu cinayetler hiçbir şekilde yok sayılamaz. Mutlaka bitecek. Bitene kadar o acılar içimizde
yaşayacak. Bu durumun normalleşmesi toplumun kendi intiharıdır. Kadına insan olarak verilmeyen değer ve haklar,
gelecek nesillerin de yazgısını oluşturacaktır. Saklanan, gizlenen, korkan kadınların yetiştirdiği kız ve erkek çocukların
oluşturduğu toplum sağlıklı, yaratıcı, özgüvenli olamaz, dünyaya katkı yapabilecek düzeye gelemez.

Gelişmekte olan ülkeler statüsünden yazık ki çıkamıyoruz. Gelişmişliği yanlış anladığımız için olabilir mi?
Gelişmiş ülkeler statüsüne yükselebilmemizin yolu, kadını topluma katmaktan, ona değer vermekten,
toplumsal ve psikolojik düzeyimizi ulusça bilgi ve sanat toplumu düzeyine taşımaktan geçer.
Kısıtsız, pazarlıksız, sahici niyetlerle.

28/9/2021
Dr. Füsun Uzunoğlu

VSY Ophthalmology Life Kasım sayısında yayınlanmıştır

Dr. Füsun Uzunoğlu Istanbul, Üsküdar doğumlu. Kadıköy Maarif Koleji ve Cerrahpaşa Tıp fakültesini dereceyle ve TÜBİTAK bursuyla bitirdikten sonra, yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Göz Hastalıkları dalında uzmanlığını tamamladı. Medikal retina, Uvea ve Nörooftalmoloji alanlarında yoğun deneyim sahibi oldu. Türk Oftalmoloji derneği Uvea ve Optik-refraksiyon-az görme rehabilitasyonu birimleri üyesidir. 2006 yılında Uluslararası Oftalmoloji Konseyi (ICO – International Council of Ophthalmology) üyeliğine ve FICO ünvanına hak kazandı. Tıp dışındaki zamanları fotoğraf, resim ve denemeleriyle renkleniyor. Üç kişisel resim sergisi ve çok sayıda karma serginin yanısıra, 2006 yılında Vizörümden Uzakdoğu adlı kişisel fotoğraf sergisini açtı. 2004 yılından beri IFSAK üyesidir. Yazmak kendini arayış, yaşamı anlamlandırma ve paylaşma demek onun için. Mesleki nedenlerle uzun süren bir sessizlik olsa da, 2010 yılında Mario Levi ile iki yıllık bir atölye çalışması yazıyla tekrar bağ kurmasını sağladı. Öyküler, anılar ve şiirlerle yeniden merhaba diyor… www.fusunuzunoglu.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here