Otomobil ufka doğru uzayıp giden yolda hızla ilerlerken, içindekiler zamanın gerçekliğinden kopmuş, bir sonsuzluk içinde kaybolmuş gibiydiler. Çevrede Temmuzun sararmış bitkilerinin görüntüleri camdan kayıp geride kalıyordu. Güneş ufuk çizgisine yaklaşmış, gölgeler uzamış, gökyüzüne serpiştirilmiş tüller gibi uzanan bulutlar güneşin yansıyan ışıklarıyla kızıla bürünmüş ve olağanüstü şekiller oluşturmuştu. Uzun aralıklarla karşı yönden gelen birkaç araç olmasa bu kocaman coğrafyada soluk alan tek canlılar onlarmış gibi geliyordu. Kentten uzaklaşalı çok olmuştu. Otomobilin radyosundaki kanallardan ya kesintisiz bir parazit sesi yükseliyor ya da arada bir belirip sonra kesilen bir müzik sesi duyuluyordu. Böyle zamanlarda işe yarasın diye önceden hazırladığı diski yerleştirmişti otomobilin müzik çalarına. Yan koltukta uyuyan annesini uyandırmasın diye sesini kıstı biraz. Çalan müzikten otomobilin içine dinlendirici bir ses ve şarkıdaki sese eşlik eden birkaç enstrümandan yayılan bir yumuşaklık yayılıyordu. Her şey yolunda giderse akşam hava kararmak üzereyken varmış olacaklardı. Hareketli ve yorucu geçecek birkaç günün kendilerini beklediğini biliyordu.

Adeta bir felaketten kaçar gibi hızla yol alıyorlardı. Felaketten kaçma fikrine takıldı aklı,

“Aslında” diye geçirdi içinden

“Yaşanan bir felaket olmuştu zaten. Hep de oluyordu. Ya yeryüzünün bir yerinde ya da zamanın bir bölümünde…”

Yorucu geçecek bu birkaç gün, belki de acısı geçmeyen geçmişteki felaketlerden biriyle bugün arasında bir köprüye dönüşecekti. Üzerinden her geçildiğinde insanın içini sızlatarak acıtan, yürek burkan anılarla örülmüş ve üzerinden dünyaya kederle bakılan bir köprü.

Bu yaşlı topraklarda hiçbir şey köksüz değildi. Ağaçların, her türlü otun, çiçeğin, hatta dağların, taşların, kayaların olduğu gibi acıların da kökleri vardı. Belki de o köklere dokunmaya gidiyorlardı. Bir mirası devralacaktı belki yanındaki bu yaşlı kadından, annesinden.

“Bir gün ben de çocuklarımla böyle bir yolculuk yaparım belki. Bir köprü de öyle kurarız” diye düşündü.

Yan koltukta uyuyan yaşlı annesinin hafifçe aralanan gözlerinin kendisine yönelen bakışlarıyla karşılaştı,

“Daha çok yolumuz var mı?” diye soran kadına gülümseyerek baktı ve sonra gözlerini yine uzanıp giden kıvrımlı yola çevirdi.

“Var biraz” dedi, kendi kendine konuşur gibi.

Sabah erkenden uyandıklarında o kadar uzun yoldan dün akşam saatlerinde gelmiş olmanın bütün yorgunluğu uçup gitmişti. Seksenlerini yaşayan bu kadının evin içinde bütün canlılığıyla oradan oraya koşturması, biraz sonra başlayacak köye yolculuk için yapılan hazırlıkların her bir detayıyla ilgili telaşı görülmeye değerdi doğrusu. Sabahın bu saatinde evin içini, ‘nyaz’  dedikleri pişen lokmanın kokusu sarmıştı.

Yolculuğun büyük kısmını uyuyarak geçiren o yaşlı ve bitkin kadın gitmiş, onun yerine sabahın ilk ışıklarıyla ayağa fırlayan ve mavi gözlerindeki ışığı canlanmış başka biri gelmişti. İnsan, hayatını mayalayan suya, havaya, toprağa, ağaca kavuşmaya görsün, yıllar ve zaman geriye doğru akıyordu o anda. Birazdan yapacakları da tam böyle bir şeydi aslında. Zamanın içinde kaldıkça sararmış bir sayfaya yazılı acı ve eski bir hikâye bekliyordu onları. Bu toprağın acılarının köklerinden biriydi. Bu hikâyeye dokunup, acı veren anıların üzerine çökmüş zamanın tozunu dağıtacaklardı birlikte.

Dersim’de temmuz sıcak geçer.  O gün de sıcaktı. Yetmiş yıl önceki gibi sıcaktı. Daha birkaç ay önce toprağın her bir yerinden çıldırırcasına fışkıran bin bir çeşit ot, çiçek, diken şimdi, bu sıcakta sararmış ve ölgün bir örtüye dönüşmüştü.  Sıcaktı. Yetmiş yıl önce olduğu gibi hava çok sıcaktı…

Yola çıktılar. Yol boyunca gördükleri meşe ağaçları büyümüştü. Yıllar önce terkedildiği için birer taş yığınına dönmüş evlerin yıkıntılarında meşelerin o bitmek bitmez nöbeti inatla sürüyordu. Bu köylerin en eski ve hiç değişmeyen sahipleriydi onlar.

Köye doğru uzayan yolda son yamaca tırmanıyorlardı. Toprak yolda sarsılarak ilerleyen arabanın çıkardığı toz bulutu önce yükseliyor, sonra yokuşu tırmanırken zaman zaman yavaşlayan arabanın üstüne çöküyordu. İleride görünen dereyi geçip sola kıvrılan yola girdiklerinde terkedilmiş köylerine ulaşmış olacaklardı. Tam yamacı bitirmek üzereydiler ki annesi,

“Burda dur biraz” dedi.

Durdular. Yolun kenarında görünen mezarlar da köyün terkedilmiş evleri gibi derin bir yalnızlık içindeydi. Mezar taşları yoldan geçenlere yabancı ve kuşkulu gözlerle bakıyordu. Sol taraftaki yamacın bittiği yerde şimdi suyu kurumuş cılız bir derenin izi, karşı sırtta da terkedilmiş evlerin yıkıntılarından oluşan köy vardı. Sağ tarafta arka arkaya sıralanmış sırtlar ve onların bitiminde masmavi göğün altında sert bir görüntüyle yükselen kayalıklarıyla, göğü ayakta tutarcasına dimdik duran Bawa Duzgı dağı görünüyordu. Kutsal saydıkları bu zirveleri her gördüklerinde mitolojik bir duayı mırıldanır gibi hafifçe kıvırdıkları işaret parmaklarını önce dudaklarına, sonra da alınlarına götürerek bu kutsal doğayı selamlıyor, niyaz ediyorlardı. Yıllar boyunca bütün kötülüklere ve zulümlere karşı hep bu dağlara sığınmışlardı. Bu dağların, pınarların, ağaçların onları koruduğuna inanıyorlardı.

Arabadan indiler. Yaşlı kadın bir şey arıyormuş gibi çevresine bakındı. Aklından geçenleri sıraya koymakta zorlanıyor gibiydi. Önce birkaç sözcük çıktı ağzından,

“Galiba burasıydı …. Belki köye biraz daha yakın bir yer…Genç bir kadın vardı…” dedi. Sesi sertleşmişti.  Aynı şekilde devam etti,

“Bir haftalığına köye teslim edilen gruptan biriydi. İşte tam burada ona sarkıntılık eden bir askeri iyi hırpalamıştı. Bir yandan askere bağırıyor, bir yandan da eline geçirdiği uzun bir sopayla onu dövmek için üzerine yürüyordu. Etraftaki birkaç kişi zor tuttu kadını. Askerin elinden tüfeğini alacaktı nerdeyse. Bir alsaydı, alabilseydi yani vururdu o soysuzu. Hak etmişti rezil herif”

Anlatırken sesindeki öfke hareketlerine yansıyordu. Bu, çocukluğunda tanık olduğu ve hep anlattığı bir olaydı. Köydeki yıkıntıların arasına vardıklarında da anlatmaya devam etti,

“Çocuktum, sekiz on yaşlarında vardım, ya da yoktum” dedi,

“Temmuzdu.  Sıcaktı. Biz o zamanlar bu ziyaretler ve dağlar arasında kendi başımıza yaşıyorduk. Yaşlılar terteleyi biliyordu. Ermeni tertelesini yaşayanlar o günleri anlatıyordu bize. Başımıza bunların geleceğini nerden bilirdik ki? Bunlar olduğunda, yani askerler buralara geldiğinde toprak kuruydu yer sertti, gökyüzü uzaktı, çok uzaktı. Kimsenin kimsenin çığlığını duymadığı zamanlardı”

Kadın konuştukça sesi sertleşiyor ve sanki bir çeliğe su verir gibi çıkıyordu ağzından sözcükler. Konuşması sırasında köyün etrafındaki tepeleri gösterdikçe, ellerini kollarını kullandıkça vücudu önce geriliyor, seksen yıllık ömrünün yorgunluğu bastırdığında arada nefes alıyor ve sonra yeniden başlıyordu. Yaşadığı zamandan kopmuş, yıllar öncesine dönmüştü sanki. Her bir günü alnındaki kırışıklıklara işlenmiş olan o kanlı sıcak mevsime, 1937 yılının Temmuz’una, tertele yazına geri dönmüştü.

Kimsenin yolunu izini bilmediği bu dağ köylerinde o güne kadar hiç karşılaşmadıkları kadar çok asker görmüş, hiç duymadıkları kadar bomba ve mitralyöz sesi duymuşlardı. O zamanlar geçtikleri her yerde askeri birliklerin bıraktığı izler korkunç bir sırrın yayılışı gibi köyden köye ulaşıyor, ürperten bir uğultu gibi Dersim’in dağları arasında dolanıyordu. Köylerinden gruplar halinde alınan insanlar bilinmezliğin yolculuğuna çıkarılmış ve onlardan bir daha haber alınamamıştı. Köylere asker girmeden önce insanlar evlerini terk etmiş, yine her zamanki gibi en eski dostlarının bağrına, dağlara sığınmışlardı. O yıllara ait birçok hikâye yaşlılar tarafından anlatılıyor, bu acı kuşaktan kuşağa bırakılan gizli ve ölümcül bir miras gibi hafızalara işleniyordu. İnsanı ürperten bu hikâyelerin tanıkları o yılları anlatırken seslerine korku, keder ve öfke doluyordu.

Yaşlı kadın anlatmaya devam etti,

“Köyde herkes haberi almıştı. Köyün ortasındaki harman yerinin olduğu boşlukta toplanmıştı insanlar. Askerler, Haydaran aşiretinden bir grubu getiriyordu. Otuz, otuzbeş kişiydi getirilenler. Aralarında hiç yetişkin erkek yoktu. Çocuk ve kadınlar vardı sadece. Askeri birliğin en önünde süvariler ve atları yürüyordu. Onların arkasından sırtında çantaları ve omuzlarında tüfekleriyle yaya askerler görüldü. Askerler tarafından kuşatılmış gibi grubun ortasında olan, üstü başı dağılmış kadınlar ve çocuklar korkuyla etrafa bakıyorlardı. Çoğunun giysileri parçalanmış çocukların saçları toz toprak içinde kalmıştı.” dedi, boğazı düğümlenmiş gibi durakladı biraz ama sözüne devam edemedi.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı dersim3-1.jpg

Gözleri dolmuştu kadının. Ellerini göğüs hizasına götürdü, kollarını göğsünün üzerinde birbirine geçirerek kenetledi, bir şeyler daha söylemek istedi, fakat ağzından hiçbir söz çıkmadı.

Bir zamanlar onca insanın hayatına yuva olmuş bu yer, şimdi bir taş yığını ve harabeden başka bir şeye benzemiyordu Yıkıntılardan birine gitti kadın. Rüzgârdan korunabilecek bir yer buldu, oradaki bir taşın üzerine yanında getirdiği yağlı bezlerden yaptığı çıraları yan yana koydu, cebinden bir kibrit çıkarıp çaktı ve çıraları tutuşturdu. Bir yandan çıranın iyice tutuşması için onları yaktığı köşeyi eliyle rüzgârdan korurken diğer yandan konuşmaya devam etti,

“Yanan çıra bir ocağın tüttüğüne işarettir oğlum. Burası bizim kutsal ocağımızdır işte. Yıllardır ışığı sönmüş olsa da yanan bu çıralar burada bir zamanlar sürdüğümüz hayatın devamı gibidir şimdi. Sen de her geldiğinde sakın ihmal etme, bu topraklardaki çıramızın ışığı sönmesin. Bir mum da olsa ihmal etme sakın, her geldiğinde yak” dedi.

Annesi lokma ekmeğinin bir kısmını parçalayıp yanan çıranın yanına bırakırken adam artık kimsenin olmadığı bu terk edilmiş yıkıntılar arasına annesinin bıraktığı ekmeğe baktı. Yaşlı kadın, adamın aklından geçenleri anlamış gibi kendi kendine konuşurcasına devam etti. 

“Elbet sahibi gelir bulur bu lokmayı. Kurdun, kuşun böceğin, yani her türlü canlının hakkı var bu ekmekte. Elimizde olan ne varsa onda gözü kalmasın hiçbir canlının. Bir kısmını buraya bırakalım. Sahibi gelir bulur bunu” diye mırıldandı.

Adam yüzünü dağdan esen rüzgâra doğru döndü. Gözleri uzaklara dalmıştı. Bu sarı ve sıcak temmuzda boşluğa uzanan bakışlarını oradan oraya kaçırıyor, sanki çok eskilerde buralarda yaşamış, adını bilmediği o yüzlerin sahiplerini arıyordu.

“Haydaran köylerinden getirilenlere ne oldu peki?” diye hatırlattı annesine.

Her dokunulduğunda yeniden kanayan ve üzerinden yüz yıllar geçse de bir türlü kabuk bağlamayan sızılı bir yarayı deşen bıçak ağzı gibi keskindi bu hikâye. Acıtıyordu.

Kadın, oturduğu yerden şöyle bir etrafına bakındı. Yıkıntıların arasından geçti bakışları, gökyüzünü ayakta tutan Bawa Duzgı dağının zirvesine takılınca orada sabitlendi, hatırladıklarını anlatmaya devam etti.

Tam yetmiş yıl önce Dersim’in her yanında kan ve acı iklimi hüküm sürerken Haydaran dağlarındaki köylerden toplanan otuz, otuz beş kadar kadın ve çocuk, askerler tarafından bu köye getirilmiş, bir süre burada tutulmuşlardı.

“Getirilenler çok yorgundu. Belli ki haftalar boyunca yürütülmüşlerdi. Çevreye şaşkın ve ürkek gözlerle bakıyorlardı. Bir kısmı belki de hayatlarında ilk kez köylerinden ayrılmıştı. Yanlarında erkekleri yoktu. Anlattıklarına göre Haydaran köylülerinin yetişkin erkeklerini askerler daha önce toplamış, götürmüşlerdi. Kim bilir nerede, hangi dere yatağında ağır makinelilerin karşısına dizdiler onları. O günlerde askerlerin geçtiği her köyden buna benzer hikâyeler kalıyordu geriye. Hayatımızda duymadığımız, görmediğimiz ‘ağır makineliler’ şimdi ecelimiz gibi getirilmiş, karşımıza konulmuştu. Bu ağır makinelilerden geriye, ömrümüzce unutamayacağımız acılarla dolu hikâyeler kalıyordu. O günlerde biz de işte öyle bir hikâyeye tanık oluyorduk. Ölenler öldü de, aslında onlar bir bakıma kurtulup gitti. Bize düşense acıların en büyüğüydü. Bunu her geçen yıl daha çok hissettim, daha iyi anladım.”

Anlatılanları dinlerken çevresine bakındı adam. Harman yerinden geriye sadece küçük bir düzlük kalmıştı. Biraz ilerideki çeşmeyi fark etti. Suyu akmıyordu artık. Kim bilir bu çeşmeden zamanında kimler su içmiştir, bu su kimlerin türkülerine, ağıtlarına tanık olmuştur diye düşündü. Bu yoksul insanların dağlarından, ağaçlarından, otlarından, derelerinden, çeşmelerinden, hayvanlarından başka hiçbir şeyleri yoktu. Bunca zulüm karşısında ne yapacaklarını şaşırmış, olanlara anlam verememişlerdi. Dağın, taşın, otun, böceğin, yılanın, ağacın, hayvanın bir ruhu vardı onlar için. Toprağın, göğün, yıldızın ayın, güneşin, ateşin ve suyun ruhu vardı. Ateşe su dökmezlerdi mesela, suyun ateşte canı yanmasın diye ateşi suyla söndürmezlerdi, günah sayarlardı bunu. Ağacı budamadan önce onunla konuşur, ona yalvarır, budamak için rızasını ister ve ağacın canı yanmasın diye dua ederlerdi. Böyle yaşayan bu insanlar, şimdi başlarına gelen bu felakete anlam veremiyor ve bunları neyin cezası olarak yaşadıklarını bilmiyorlardı.

Aradan geçen onca yılın ardından o soruyu bir daha sordu yaşlı kadın.

“Bunca zulmü hak edecek ne yaptık biz? Kâinatın sahibi şahittir ki bu zulmü hak edecek ne bir ağacı kestik, ne bir hayvanı incittik, ne bir ateşi söndürdük, ne bir pınarı kuruttuk” diye yakındı kadın. “Bunu hak edecek ne yaptık?”

Sorular ağzından çıkıp yıkıntılar arasına dökülüyor ve sanki bütün bir coğrafyaya yayılıyordu. Kaldırılamamış cenazeler, tutulamamış yaslar gibi acıydı sorular.

Askerler getirdikleri köylüleri her eve zimmetle dağıtmış ve o evlerde yaklaşık bir hafta kalacaklarını söylemişlerdi. Bir haftanın sonunda her eve teslim edilenleri eksiksiz alacaklarını, eğer eksilen olursa, onların yerine ev sahiplerinden birilerini koyacaklarını hatırlatmışlardı. Geceleri yanan ocakların başlarında kısık sesle konuşan Haydaran köylüleri, ev sahiplerine kendi hikayelerini anlatmıştı. 

“Sizin için yeni köyler hazırladık.” demişti onlara askerler. “Erkeklerinizi önceden götürüp o köylere yerleştirdik. Onlar her şeyi hazırladılar ve artık sizi de onların yanına götüreceğiz” diyerek, köyde kalan bütün kadın ve çocukların toplanmasını istemişlerdi.

Arada bir soluklanıp ardından devam ediyordu kadın. Konuşup içindekileri bir bir ortaya döktükçe hem hatırladıklarının verdiği acıyla sesi titriyor, hem de ağır bir yükten kurtulmuş gibi rahatlıyordu,

“Askerlerin söylediklerine inanmamışlardı. Erkeklerinin kim bilir hangi kuytuda kurşuna dizdiklerini söylüyorlardı. Ölülerine gözyaşı dökecek kadar bile zamanları yoktu. Donuk ve çaresiz bakışlarla anlatıyorlardı her şeyi. Teberiklerini bize veriyorlardı. Kendilerinden kurtulan olur da geri dönerse teberikleri onlara teslim etmemizi istemişlerdi. Dönen çıkmazsa da hiç olmazsa hoyrat ellerde yitip gitmesin, bu dost evlerin bir köşesinde dursun, bu toprakların ruhuna emanet olsun istiyorlardı.”

Tüten ocağın işareti, yoksul evlerin bereketiydi teberik. Hayatlarının doğayla kutsanmış tılsımıydı.

Kadın bakışlarını karşıdaki dağın sarp kayalıklarından aşağılara doğru kaydırdı. Köyün birkaç kilometre ilerisindeki bir tepeye bakıyordu şimdi. Gözlerini oraya dikerek devam etti,

“Bir gün gelip aldılar hepsini. Biz korkudan toprak damlı evlerimizden çıkamadık önce. Ta ki bütün askerlerin çekip gittiğinden emin olana kadar. Sonra insanlar evlerinden birer ikişer çıkmaya başladı. Yola koyulup giden kafileyi izledik arkalarından. İlk önce şu gördüğün yamaca tırmandılar.” diyerek köyün biraz aşağısında, meşe ağaçlarının uzamaya başlayan gölgesiyle kaplanmış, kırmızıya çalan toprakla örtülü tepeyi gösteriyordu. Ağaçların gölgeleri ve kırmızı renkli toprakların arasında yer yer göze çarpan kayalıklardan bazılarının görüntüsü insan siluetlerine benziyordu. Sanki yetmiş yıl önce oradan geçip giden yolcuları gördükten sonra gördüklerine dayanamayıp taşa dönen insanlar gibiydi kayalıklar.

“Haydaran köylüleri her ne kadar buraların yamaçlarında yürümeye alışık olsalar da yanlarındaki çocukların yavaşlığı nedeniyle süvarilerin hızına yetişemiyorlardı. Düşe kalka ilerlemeye çalıştıkça patikalardan yükselen tozlar yollarda bıraktıkları izleri örten bir sis gibi çöküyordu üstlerine. Arka arkaya birkaç yamaç ve tepeyi geçtikten sonra, arkasında her bahar coşkun suların aktığı bir derenin bulunduğu o tepenin üstüne kadar ulaşmışlardı.”

Kadın eliyle uzaktaki tepeyi işaret etti ve tepenin ardındaki  derenin adını söyledi,

“Dere Gundiş”

Bu adı biliyordu. Çocukluğundan beri anlatılan bir korku hikâyesi gibi sık sık bahsedilmişti ondan.

“En son asker de o tepeyi aşıp gözden kaybolduktan sonra artık hepimiz daha ilerdeki yamacı gözlemeye başlamıştık. Yolun devamını izleyip grubun tekrar görünmesini beklediğimiz uzak yamaçlara bakıyorduk. Normal yürüme hızına göre o yamaçlarda çoktan görünmeleri gerekiyordu. Fakat kimse görünmedi. Ne bir asker, ne de köylülerden biri… Öylece bekledik. Bekledikçe zaman uzadı, öyle uzadı ki, yüz yıl, bin yıl oldu sanki. Tepenin ardında kaybolanları bir boşluk yutmuştu. Dere Gundiş’te yitip gitmişlerdi adeta. Köyde kimseden bir tek söz bile duyulmuyordu. Herkes tutmuştu nefesini, bekliyordu. Neyi beklediklerini bilmiyorlardı…”

Gözleri nemlendi, anlatırken sesi titremeye başladı. Uzanıp, yerden bir taş aldı. Taşı ne yapacağını bilemedi önce. Sonra öylesine savurup kenara attı. Bir boşluğu doldurmak ister gibi diğer eliyle beyaz tülbendini düzeltti. İşaret parmağıyla sol gözünün altındaki ıslaklığı sildi ve devam etti.

“Birden etrafımızdaki yamaçları yırtarcasına dağlardan yankılanan cayırtı ve gökyüzünü çatlatan bir ses bütün her yeri kapladı. Dağlar yerinden sallanmıştı sanki. Yabandaki bütün hayvanlar korkmuş, ağaçlardaki kuşlar havalanmıştı.  Her kes olduğu yerde donakaldı o an. Bu cayırtıyla birlikte tepenin ardından yükselen toz bulutuna bakıyorduk. O dereden göğe yükselen sarı toprağın içinde, etrafa savrulan rengârenk parçalar görünüyordu. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama bu cayırtıdan bir süre sonra köyde herkes çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Hemen çocuklara içeri girmeleri söylendi. Korkudan kimse günlerce evinden çıkamadı. Geceleri kadınların evlerde yaktıkları ağıtların sesi duyuluyordu. Ağıtlar ve ağlaşmalar birbirine karışıyor, figan durmak bilmiyordu. Dört beş gün sonra köyden bir grup,  çevrede artık asker kalmadığına emin olduktan sonra oraya gidip bakmaya karar vermişti. Ben de düştüm peşlerine. Bana kızıp geri yollamak istediler ama gitmekte inat ettim. Gittim…”

Adam ürperdi. Bu temmuz sıcağında içinden soğuk bir yel geçip gitmişti sanki. Sırtının orta yerinden başlayıp vücuduna yayılan bu ürperti keskin bir çığlık gibi zihnini parçalayıp geçti. Kadının sesiyle kendine geldi.

“Haydi oğlum. Şu lokmanın kalanını al, oraya gidelim. Yetmiş yıl sonra bu yolu şimdi de seninle yürüyelim”

Arabayla gidebilecekleri yer köyden sonraki ilk tepenin ardındaki dereye kadardı. Dereye geldiklerinde toprak yolun kenarına bıraktıkları arabadan inip yamaca tırmandılar. Yıllardır kimsenin dolaşmadığı bu yerlerde bütün patikalar kaybolmuş, bu toprak onların da ayak izlerine yabancılaşmıştı. Sararmış otların ve dikenlerin arasından geçerek tepeye ulaştılar. Önlerindeki yamaç, bu topraklardaki acının kök saldığı yerlerden biriydi işte. Acının köklerinden birine dokunuyorlardı, bir mirası kuşaktan kuşağa devretmenin iki kişilik törenini yapıyorlardı. Zamanın sararmış eski günlerindeki o acı, daha dün yaşanmış gibi tazeleniyor ve canlarını yakıyordu.

Tepeyi geçip yamacı indiler, kurumuş dere yatağına ulaştılar. Yüreği bir mengenede sıkılan insanların ağlamaktan kuruyan gözyaşlarının yorgun pınarlarına benziyordu kurumuş dere.

Yaşlı kadın lokmanın geri kalanını küçük parçalara bölerek orada birkaç farklı yere bıraktı.  Adam, köydeki yıkıntılar arasında aynı şeyi yaparken annesinin ağzından dökülen o sözleri düşündü,

“Elbet sahibi gelir bulur bunu. Kurdun, kuşun böceğin, yani her türlü canlının hakkı var bu ekmekte. Sahibi gelir bulur bunu”. Doğayla kutsanan tılsımın bir parçasıydı yapılan her şey.

Kurumuş derenin bir kenarına oturan annesini dinledi yine:

“Burada gördüklerimi ömrüm boyunca unutamam oğlum. Biz o insanların şu karşı yamaçta görünmesini beklerken havaya yükselen toz bulutu, meğer onları paramparça eden ağır makinelilerin kurşunlarının toprağa saplanırken bu yamaçtan kaldırdığı toz toprakmış. Toprakla birlikte havaya dağılanlar da o insanların vücudunun parçalarıymış. Bedenleriyle birlikte üzerlerindeki giysiler parçalanarak dağılmıştı. Üst üste yığmışlardı ölü bedenleri. Onları bir çukura koymayı bile gereksiz görmüşlerdi. Temmuz sıcağında güneş altında kalan insan bedenleri kararmaya başlamıştı. Bazıları parçalanmıştı. Güneş altında kararmış cesetlerden yağ damladığını bilmiyordum, o gün gördüm, o gün öğrendim. Hamile bir kadın vardı. Onu köyde de görmüştüm. Doğurdu doğuracaktı nerdeyse. Sırt üstü uzandığı yerde karnı parçalanmış ve minik bir insan eli karnından dışarıya uzanmıştı. Bir felaketten korkup yardım ister gibi uzanmıştı o küçücük el. Hamile kadının karnındaki doğmamış bebeğin eliydi o. Dayanamadım oğlum, fazlasına dayanamadım. Ağlayarak kaçtım oradan ve köye kadar arkama bakmadan koştum. Günlerce çıkmadım evden. Geceler boyunca rüya görmekten korktum.”

“Sonra” dedi “duyduk ve öğrendik ki her yerde ağır makinelileri böyle dere yataklarına kurmuşlar. Her dere yatağında kim bilir kaç kişinin cansız bedeni kalmıştır. Ah oğlum, bizim buraların dereleri ilkbaharda deli akar. Hem yağmuru boldur, hem dağların karı erir. Bu dereler her baharda coşkun akar.” Bunları anlatırken Dere Gundiş’te akan suyun rengini üstünde taşıyan irili ufaklı taşlara bakıyordu. Taşların arasında bir şeyler arar gibiydi.

“Yetmiş bahardır akan sular onlardan kalan her şeyi alıp götürmüş. İzleri kalmasın istemişler demek ki. Onlar için ağladıkça ‘bir mezarları bile yok’ derdik. Oysa bak, baharın coşkun suları onların her parçasını alıp bu toprakların başka bir köşesine götürmüş işte. Gördüğün bu her karış toprak onlara mezar, şu koca Dersim de boydan boya bir kabristandır artık”

Ağır mirası devraldı adam. Yükünün altında yıllarca kıvranacağı bir tarihin mirasının devir teslim töreniydi bu. Kadın anlattıkça bir yandan göğsünü tutuyor bir yandan da o mirası devretmenin verdiği bir huzurla dinginleşiyordu. 

Akşamüstleri dağlardan esen rüzgârla beraber bir serinlik yayılırdı etrafa. Nihayet başlamıştı o rüzgâr. İçleri ferahladı. Dağlardan gelen ot ve kekik kokusu ikisinin yüzünü yalayıp geçti. Adını, türünü bilmediği bir kuş gelip yanı başlarına kondu. Rengârenk bir ibiği ve dikkat çeken bir kuyruğu vardı. Rüzgârın getirdiği kekik kokuları arasında kuşun şakıması duyuldu. Meşe ağaçlarından birine tırmanan bir sincap birden bire gözden kayboldu. Uzaklarda bir yerlerde akan derenin çağıltısı çalındı kulaklarına. Munzur’un sarp yamaçlarından ceylanlar su içmeye indi.

Acıktıklarını fark ettiler. Lokmadan birer parça alıp geri kalanını, kuşa, kurda, sincaba ve diğer canlılara bırakıp oradan ayrıldılar.

Dönerken arabada bir yorgunluk çökmüştü üstlerine ve annesi uyumuştu yine. Temmuz bitmiş, yazın son ayını da nerdeyse yarılamışlardı. Önlerinde kıvrılan yol şimdi bir güze doğru uzanıyordu artık. Güneş kızıla çalan ufuk çizgisi üzerinden kaybolmak üzereydi. Dingin bir akşamüstünde arada bir belirip kaybolan kırlangıçlar gökyüzünde kırıklar çizerek uçuyordu.

Müzik çalardaki diskte yalın bir bağlama eşliğinde tok sesli bir erkeğin söylediği  eski bir ağıdın ezgisi yükseliyordu.

“…

Ax ondéra Çuxure

Lemın sono gavano…”

(Bu öyküde anlatılanlar, yaşanmış bir tertele öyküsüne dayanmaktadır)

Zeynel Özgün: 1963 yılında Dersim’de doğdu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Coğrafya bölümünü ve sonra da İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi.
Eğitimciliğin yanı sıra Eğitim-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Hukuk Sekreterliğini de yürüterek sendikacılık yapıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here