Akdeniz’in İspanya’dan başlayıp Anadolu’ya kadar uzanan kuzey kısmında, denizin karayla buluştuğu binlerce ıssız koy bulunur. Bu koylardan karaya çıkıp içerilere doğru girdiğiniz vakit vadilerin kuytularında saklanmış köylere rastlarsınız. İyon denizinin yüce medeniyetleri denizden bakılınca ne kadar görünürse bu medeniyetleri ortaya çıkaran kölelerin torunlarının köyleri de o kadar görünmezdir.

Knidos’tan Truva’ya kadar tapınak merkezlerinin hepsi batan güneşe hükmedercesine görkemlidir.

Akdeniz’in İyon denizi ile öpüştüğü Tekir Burnu da öyle bir medeniyetin ev sahibidir. Mavinin iki tonunun karışmadan birbirini tamamladığı burunda Knidos Şehri kuruludur.

Knidos; Anadolu’nun Pompei’si, şehvetin kandillere resmedildiği, Pediesus’un ilham perisi,  Hippodamus’un ayak izlerinin resmedildiği şehir. Bir zamanlar cüzzamlıların yurdu, yolun ve suyun medeniyete açılan kapısı.

Yarımadanın ucunda yanan medeniyet kandilinin ışığı uzun yıllar içerileri aydınlatmaya yetmemiş. Karadan ulaşımın olmadığı adada ulaşım denizden sağlanmış. Öyle olunca da kara insanlarının bilmediği bir kültür oluşmuş.  Bunu ancak uzakta ve uçta olanlar anlar.

Köyler denizden bakılınca görünmezler. Bakmayın kel başa şimşir tarak hesabı yamaçlara dizilmiş çirkin yapılara. Onlar insan çiğliğinin, açgözlülüğünün, talancılığının yalancı incileridir. Yılda iki ay yaşamak için dikilmiş ucubelerdir.

Yol yapılana kadar bunlar yokmuş. Bu güzelim koylarda Kerimoğlu’nun hikâyeleri anlatılır, keçi güdülür, payam çiçeğinde sevdalar yaşanırmış. Yol kavuşturmak yerine yaşamları bölmüş. Yolun karşısında, yaşadığı hiçliği ve açlığı parasıyla gidermeye çalışanların diktiği taş duvarlı bahçelerde kurulu saray yavruları; berisinde payamda, zeytinde, denizde kavrulmuş yaşamların sığınakları.

Buraya geleli iki hafta oldu. Cüzzam illaki deride olmaz, o kadar söyleyeyim. Kendime köylülerin tarafında bir ev buldum. Karşı tarafta bahçe içindeki havuzlu evde oturanlar güneşin batışını buzlu içkileriyle selamlıyorlar. Günümüz şehirlisi kamburlarıyla yaşar ancak bunu pek fark etmez. Sırtımızda taşıdığımız ve bize ait olmayan onca yükün ağırlığını buraya gelince anladım. Beri tarafta daha kimsecikler görünmüyor. Ya bademdeler ya zeytinde. Akşam karanlığının çökmeye başladığı saatlerde dam başlarında ya da merdiven sahanlıklarında yenen akşam yemeğinden sonra köye derin bir sessizlik çöküyor. Sokak lambalarının kandırdığı acemi horozlar ara ara ötüyorlar. Badem ağaçlarının içine bağlanmış boğa araçlar geçerken birkaç kez böğürdü, yanıt alamayınca ağır gövdesini gün boyu sıcaktan kavrulmuş toprağa bıraktı. Arkamızda bulunan dağın içinden gelen rüzgâr kadim zaman yalımlarını savuruyor. Geçen ay yanan ormanların küllerinin sıcağı var sanki. Gece ilerledikçe tek tük geçen arabaların sesinden başka bir şey duyulmuyor.  Gökyüzü yıldız harmanı…

Yolun karşısındakiler ufak ufak toparlanıp içeri girerken gün boyu payamda yorulmuş bedenlerini dinlendiren komşularımın sesi duyulmaya başladı.  Tesisatçı Muğla’dan gelmiş. Kırklı yaşlarda, baldızı eşinden ayrılınca çocuklarını da alarak onun yanına taşınmış. Yaptığı işten kaynaklı olsa gerek yürürken hafif kambur, gözleri sürekli hesap yapıyormuşçasına fıldır fıldır. Çalışan herkes gibi güneş yanığı bedeninin üst tarafı çıplak…  Yan tarafımda oturuyor. İki katlı betonarme bina gün boyu yuttuğu sıcağı gece kusmaya başlayınca kendini dama attı. Ön tarafımda kaçan karının kocası, yan tarafta ise Tekin baba. Sanki sözleşmiş gibi peş peşe göründüler. Tesisatçı elindeki gündüzden kalma yarım şarap şişesini kafasına dikip şöyle bir etrafı kolaçan etti. Beni pek gözü tutmamış olacak ki hiç laf atmadan Tekin babaya yöneldi. Merdivenleri çıkarken her basamakta şeytan kovma duası okuyan Tekin baba tam seccadeyi serip dizlerinin üstüne çökmüştü ki tesisatçının sesiyle irkildi. “Ne o baba günahlarını affettirmek için boş saatlerimi kolluyorsun!”  Tekin,” La havle” çekip mırıl mırıl dua etmeye devam etti.  Tesisatçı üsteledi; “Helee! Söylesene bu vakitte neyin namazı? Deyyus, kırdığın ceviz bini aştı. Şimdi gece zikiri mi yapıyon?” Tesisatçı, hocayı Muğla’dan tanıyormuş. Hoca, Bodrum meyhanelerinde tarla paralarını tüketince tesisatçının çalıştığı inşaata sığınmış, birkaç gün yevmiyeyi doğrultup yol parasını çıkarınca da ortadan kaybolmuş. Şimdi tesisatçıyı tanımazlıktan geliyordu. Tesisatçının lafları karanlıkta kayboldu. Sözüne karşılık alamayınca ikinci şişenin mantarını dişlerinin arasına alarak öfkeyle çekti.

Lafların kime söylendiğinin farkında olamayacak kadar bitkin olan kaçan karının kocası Bal-Badem büfeden veresiye aldığı şarap kolisini ıhlaya tıslaya dama çıkarıp soba bacası için yapılan çıkıntının yanına bırakarak oturdu. Gün boyu çalışmaktan, geceleri de şarap içmekten kurumuştu. Taş çatlasın kırk beş yaşında var, yoktu ama görüntü altmışı geçkindi. Avurtları çökmüş, beli bükülmüş, yürürken bazen dengesini kaybettiği oluyordu. Yine de bu zıkkımdan vazgeçmiyordu. Biraz soluklandıktan sonra ilk şişenin vidalı kapağını bükerek açtı.  Yan binanın damında mırıldanan hoca işi bir ileri aşamaya geçirmiş, şimdi hem mırıldanıyor hem de sallanıyordu. Kaçan karının kocası ilk şişenin yarısını bitirene kadar içti. Soluğu tükenmiş olmalı ki gürültülü bir geğirti ile şişeyi ağzından çekti. Kolunun yeniyle ağzını sildi. Hocanın sesi iyice artmıştı.  Kaçan karının kocası oturduğu yerden iki yekinmeyle ayağa kalktı, damın ucuna kadar yürüyüp elini yolun karşısında bulunan evlere doğrultarak; “Yakcem ülen bu köyü. Kökünü yakcem hemi de. Goca burunnu dağa çıkıp şarap içip seyretcem şerefsizim.” Tesisatçı bu arada bitirdiği şişeyi yola fırlattı. Karanlığın içinde asfalta düşen şişe patlayarak dağıldı. Patlamayla, yoldan geçen ince bir kadın çığlığı duyuldu. Tesisatçı, ”Yak len” dedi. “Yak, mademki bu dünyanın her daim kahrını biz çekiyoz. Yansın bu dünya.” Kaçan karının kocası aslında tesisatçıyı hiç sevmezdi. Köye sonradan yerleşen herkes ötekidir. Bu oğlan daha da ötekiydi. Hem sonra gelmişti hem de işini uydurmuş herkesle dost olmuştu. Kimin saklı, gizli ne işi varsa ondan haberdardı. Bu da komşumun canını sıkıyordu. “Ne o arkadaş insanın accık sırrı olmaz mı? Herkesin ağzında bi sakız çiğneyip durur.”

Hoca karanlığı yırtan bir avazla duaya başladı. Ne dediği anlaşılmasa da sesi güzeldi. Böyle bir çıkış beklemeyen diğerleri,” tövbeestağfurullah” çekip hafif toparlandıktan sonra olayı anlayınca şaraplarını yudumlamaya devam ettiler. Bahçedeki kümeste bulunan tavuklarla horozlar onlar kadar şanslı değildi.Tekin hoca sesini yükselttikçe tavuklar korkuyla koro halinde gıdaklaştı, horozlarsa onları yatıştırmak için daha gür sesle ötmeye başladılar. Hocanın gıdaklamalı, üürü üülü duası böylece güme gitti.

Kaçan karının kocası dayanamadı, “Yaah goca deyyus, görende sanır Mekke’nin müezzini. Fındık Aşa’yı domuz ininde kapatan bendim sanki.” Laf atmalar çoğalınca baba,”estu enzubillah” çekip seccadeyi topladı. Ayağa kalkarken,”Ya rabbimsen günahkar kullarını affet, bu mübarek gecenin hayrını esirgeme” diye dua etti. Önümdeki damda şarabını yudumlayan kaçan karının kocası gürültüye oğlanların uyanacağını hesap etmemişti. Sıcaktan içeri giremedikleri için akşamdan dama serdikleri mitillerin üzerinde yatan oğlanlar homurdanmaya başladılar. İkisi de güneşten payam kabuğu gibi kararmışlardı. Anaları bunlar daha bebekken bırakıp kaçınca neneleri büyütmüş. Babalarının dostuna yedirmek için sattığı tarla paralarına el koyup iki katlı bir bina da yaptırmasalar şu dünyada bir çöpleri dahi yoktu. Koca karı bunlarda yarın babaları gibi olur diye çok korkuyordu. Yola bakıp bakıp ilenirdi. “Hepsi bu yol yüzünden oldu. Eskiden olsaydı zati tarlalar beş para etmezdi. Ya balıkçı olurlardı ya süngerci. Sünger işi de zordu emme. Hiç olmasa evde damda durullardı. Şimdi öyle mi…”   Oğlanlar babalarının karanlığa söylenmelerini örtü altında dinlediler. Sesinde buruk bir neşe vardı. ”İçmeyip de naapcezz? Gidenin ardından mı yanceezz? Gıyda köşede eşşeg inmez yerleri satıp, eski evi apart yaptık. Aşşadaki damı da pansiyona veedik. Naapcen bizde içiyoz.”  Babalarının içip sürekli aynı şeyleri söylemesi oğlanları bıktırmış olmalı ki ikisi de mitillerin ucundan sürüyerek sessizce aşağı indiler. Tekin hoca hasbinallah çekerek bahçede dolanıyor, karanlıkta bir şeyler arıyordu.

Köyde her gece içip içip bir zamanlar ektikleri tarlalara yapılmış görkemli taş binalara bakarak iç geçirenleri görünce insan istemeden bu dertlenmeler yoksulluktan mıdır diye sormadan edemiyor.  Geçen akşam kendisi de bu köylü olan dostuma merakıma yenilerek sorduğumda “Pek değil,” dedi. “Satılan her tarlaya karşılık; Aydın’da, Denizli’de, Muğla’da daireler alınır. Birisi çocukların üstüne, birisi hanımın üstüne, birisi de dostun üstüne yapılır. Dostuna para yetiremeyen köye gelir bir parça tarla satar, kaldığı yerden devam eder. İyice sıfırı tüketende gerisin geri hanımın yanına, payama döner. Yol gelmeden önce böyle değildi. Yol gelince her şey değişti.”

Balkondan kalkıp koca burunlu dağa doğru bakıyorum. Geç kalmış ay dağın kulağına eski zaman masalları fısıldıyor. Altın bir içki kadehinin etrafını saran şehvet halkasından Knidos’un saklı limanındaki bir kandile iki damla şarap damlıyor. İki haftadır evde su yok. Ev sahibine sorarsan “Ne yapem, bene mi sorup geldi” deyip sıyrılıyor.  Tesisatçı üçüncü şişeyi devirdikten sonra telefonundan açtığı türküyü geceye saldı.” Marmaris’ten Datça’ya, ben vurgunum Hatça’ya…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here