Demokrasi Konferansı’nda da dile getirilmiş ve yıllardır mücadele alanlarında büyütülmüş özlemlerin Türkiye’sini inşa edecek bir Demokrasi Hareketi için çalışmak bugünün devrimci görevidir.

24 Haziran günü İstanbul’da toplanan Demokrasi Konferansı’nda Demokratik Bir Türkiye için kısa bir program sunuldu. 21 alanda oluşturulan çalışma gruplarının kendi sorunları üzerinden geliştirdikleri taleplerle, “Bu Ülkenin Geleceğinde Bizim de Sözümüz Var” denildi.

Demokrasi Konferansı’nın bu yoldaki önemli bir ilk adım olacağı, esas zorluğun ise bundan sonra başlayacağı biliniyor. Var olan eksikliklerin bundan sonraki süreçte tamamlanmasının, konferansın, “birlikte mücadele” hedefinin, tüm toplumsal muhalefeti kapsayacak şekilde genişletilebilmesinin, kapsamlı tartışmaları, özel çabaları gerektirdiğine kuşku yok.

Demokrasi Konferansı Neyi Amaçlıyor?

Demokrasi Konferansı düşüncesini Türkiye gündemine sokan ve konferans çalışmalarında aktif olarak yer alan Rıza Türmen, açılış konuşmasında konferansın amacını özetle şöyle açıklamıştı; Türkiye’yi yöneten otoriter rejim, hak taleplerinin ileri sürüleceği kamusal alanı iyice daraltmıştır. Konferansın amacı, “bu kanalları açarak, bütün hak taleplerini bir demokrasi programı çerçevesinde birleştirmek ve ülkeyi, toplumu yeniden inşa edecek bir demokrasi hareketi başlatmak” .

Gerek konferansın esas mimarı olan Demokrasi İçin Birlik tarafından daha önce yayınlanmış belgelerde, gerekse 220 bileşenli (1) Demokrasi Konferansı’nın sonuç belgesinde (2), saray rejimi tarafından bozulmuş olan toplum düzeninin yeniden inşası için halkçı bir seçenek oluşturulmasına ve sonrasında da yeni bir anayasanın yapılmasının gerekliliğine işaret ediliyor.

Demokrasi konferansı hazırlık çalışmaları boyunca, bileşenler tarafından bu amaçlara nasıl ulaşılacağına dair planlı bir tartışma yapılmadığı gibi, bunun sonucu olarak, sonuç bildirgesinde de bu konuya değinilmedi.

Ancak bu amaçlara ulaşılması için gereken koşullara işaret eden sonuç bildirgesindeki şu cümleler üzerine tartışmak, konunun açılmasına yardımcı olabilir;

“Bu ülkede barış içinde, adaletli, eşit, özgür bir yaşam sürmek istiyorsak, başarmamız gereken bütün zenginliklerimizle, bütün farklılıklarımızla, hayallerimiz, umutlarımız, zorbalığa karşı direnme geleneğimizle, bir an bile vazgeçmediğimiz mücadelemizi birleştirmek, halkın demokratik kurucu gücünü ortaya çıkarmaktır”

Birleşik Mücadele Bir Zorunluluk İse

Birleşik bir mücadelenin zorunluluğu, her alanda vurgulanıyor. Bu, aynı zamanda her alanda, ortak sorunlara sahip olduğumuz halde ayrı olduğumuzun, dağınık olduğumuzun da bir ifadesi oluyor.

Parçalanmışlık dediğimizde, sadece siyasi olarak çok sayıda örgütün varlığından söz etmiyoruz. Ne kadar siyasi örgüt varsa, mücadele alanlarında da benzer sayıda birbirinden ayrılmış inisiyatiflerden de söz etmek mümkün. (3)

Örgütlerin birleşmesi, yeni bir parti ya da platformda birleşmesinden de söz etmiyoruz. İhtiyacımız olan; en temel konularda ortak çalışma grupları oluşturmak, sorunları yaşayanların doğrudan özne oldukları geniş birlikler oluşturmak. Mesela Birleşik Bir Emek Cephesi en önemli bir ihtiyaç olarak ortada duruyor. (4)

Eğer bugün, Demokrasi Konferansı sürecine katılmamış olanlar da dahil olmak üzere herkes birleşik bir mücadelenin zorunluluğundan söz ediyorsa, bu durumda her örgüt aynı zamanda niçin bunun için çaba göstermediğini, ya da gösteriyorsa, önüne çıkan engelleri açıklıkla ortaya koymalıdır.

Mücadele Alanlarında Birleşik Mücadeleyi Kurabilmek

Her ayrı alandaki birleşik mücadeleyi kurabilmenin yolu, o alandaki siyasi örgütlenmelerin birleşik mücadelesi için çalışmaktan değil, o mücadele alanında yer alan, sorunların doğrudan muhatabı olan kişilerin birlikte hareket edebilmesini sağlamaktan geçiyor. Yani bugünün önemli bir ihtiyacı; sorunları yaşayanların, birer özne olarak kendi yaşamları ve yaşam alanları hakkında karar verebilmelerini sağlayabilecek süreçlerin ve buna uygun örgütlenme biçimlerinin yaratılmasıdır. Bu bazen, yereldeki bir sorun, bir işyerindeki hak mücadelesi olabileceği gibi, bazen de örneğin “HES’ lere HAYIR” gibi bir başlık altındaki bir kısım yerellerin birliğini, emeklilik yaşı gibi bütün çalışanları, İstanbul Sözleşmesi gibi tüm kadınları kapsayan bir başlıkta bütün bir dinamiği harekete geçirebilecek biçimde de olabilir.

Peki, bu alan örgütlenmelerinde siyasi yapıların yeri ve rolü nedir? Her biri zaten bu alanlar içinde örgütlenme ve mücadele içinde bulunan bu örgütlerin bu faaliyetleri ile alanların birleşik mücadelesini yaratma düşüncesi arasında nasıl bir bağ kurulacak? Biri, diğerinin karşıtı haline gelmeden bu süreç nasıl geliştirilecek?

Tüm örgütlerin -farklı tanımları olsa da- birleşik mücadeleyi kuramsal olarak benimsediklerini ve buna ilişkin çağrılar yaptıklarını biliyoruz. Bütün bu alanlarda faaliyet gösteren siyasi yapılar, çabalarını kendi öz örgütlenmelerini geliştirmekle sınırlamayıp, hatta esas olarak bu alanlardaki ortak hareketi geliştirmek ve inisiyatifi doğrudan o alanın sahiplerinin elinde olacak biçimde bir örgütleme perspektifine sahip olduklarında başarıya ulaşabiliriz. Aksi takdirde, bu parçalı dağınık halimizle sermayenin, savaştan nemalanan çeteci düzenin, gerici, eril iktidarın ve tüm bunların günümüzdeki temsilcisi Saray iktidarının saldırıları karşısında başarısız kalmaya mahkum olacağız.

Demokrasi Konferansı, 21 alanda birçok örgütü yan yana getirerek, birlikte çalışma ve buradan alacağı güçle yan yana yürümenin imkanlarını yaratabilecek bir ilk adımı attı. Yürünecek yolun zorluğu ve solun tarihsel ve güncel yapısal sorunları karşısında bu adım çok küçük görülebilir. Üstelik hala birçok örgütlü güç bu çalışmanın dışında, var olanların bir kısmı ise yeterince içinde değilken. Ancak her şeye rağmen bu zemin şu dağınıklığımız içinde kıymetli bir fırsat olarak önümüzde duruyor. Geliştirmek bizim ellerimizde.

Madem ki, faşizmi alt etmek için birlikte olmak, birleşik bir mücadele zemini geliştirmek gerekiyor, bu durumda, her alanda etkisini gösterecek ortak bir çaba içinde olmalıyız. Yeni bir dil, yeni bir siyaset anlayışı ve bize hiç de yabancı olmayan dayanışmacı bir anlayışla, sorunların çözümü için el ele verebiliriz. Bugün solda eksik olan bu iradi çabadır. Halkın demokratik kurucu gücünü ortaya çıkarmaktan söz ediyorsak, öncelikle kendi iradi yanımızı ortaya koymak zorundayız. Halkın soldan, devrimcilerden beklentisi de bu yöndedir.

Alanların Birliği; Birleşik Toplumsal Mücadele

Mücadele alanlarında ortak çalışmaların geliştirilmesi her bir alan için önemli bir kazanım olacaktır. Ancak esas ihtiyacımız, bütün bu alanların birlikte mücadelesini sağlayabilecek bir iktidar perspektifi ile hareket etmektir. Bu ise siyasi bir irade gerektirir.

Demokrasi Konferansı, yeni bir siyasi örgüt olarak ortaya çıkmadı. Böyle bir iddiası da yok. Yukarıdan aşağıya örgütleyen bir merkez olmayı değil, tersine halkın doğrudan öznesi olacağı, aşağıdan yukarıya bir hareketin inşasını mümkün kılabilecek düşüncenin oluşması ve yerelden olgunlaşması için çalışmayı hedefliyor. Bundan sonra atılacak adımlarla bir “Demokrasi Hareketi” nin yaratılması ve bu hareketin halkın kurucu iktidarını ortaya çıkararak bir kurucu inisiyatife dönüşebileceği fikri, bu çalışmayı farklı ve önemli kılıyor.

Konferans çalışmalarının bundan sonraki adımlarının toplumsal beklentiye uygun olmasını istiyorsak, bu aynı zamanda çalışmaların tutarlılığı açısından da böyle olmak zorundadır; bu inisiyatifin, yine yayınlanmış olan metinlerde de işaret edildiği gibi aşağıdan yukarıya bir halk örgütlenmesi içinden doğmalıdır. Konferans Sonuç Belgesi, bu çalışmanın sonlandığının değil, tersine yeni başlamakta olduğunun ifadesidir ve tüm bileşenler açısından bağlayıcı niteliktedir.

Konferans sırasında değişik mücadele alanlarının birliği için ortaya konan irade önemlidir. Bununla da kalınmamış, bu alanların birlikte mücadelesi yönündeki istek de dile getirilmiştir. Birbirinden ayrı olarak devam eden bu mücadele alanlarının bir büyük toplumsal hareket olarak birliğini sağlamak, kendinden fazlasına tekabül eden bir büyük potansiyelin ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Tüm dinamiklerin buluştukları ortak zeminlerden biri de, yerleşim alanlarıdır. Büyük oranda kentlerde, bir ölçüde kırda yerleşmiş olan nüfusun yaşam alanlarından söz ediyoruz. Bugün kentler, iktidar biçimlerinin tüm yönleriyle yaşandığı, sömürünün ve el koyma şeklinde gerçekleşen talanın gündelik hale getirildiği bir zemindir. Günümüzde, özgürlük mücadelesinden emek mücadelesine, hak ve adalet arayışından ekoloji mücadelesine, kadın özgürlüğünden çocuk haklarına, eğitim, sağlık ve diğer bütün alanlardaki mücadelelerin bir bütün olarak yaşandığı yerellerde mücadeleyi birleştirmek kolay olmasa da, hareketin ivme kazanmasında önemli bir rol oynayabilir. Bu anlamda, Demokrasi Konferansı’nın yerel ölçekte yaygınlaştırılması kararı önemlidir.

Halkçı Bir Seçenek Olarak Demokratik Cumhuriyet

Ekmek, Adalet ve Özgürlük talepleri, ancak demokratik bir Türkiye hedefiyle birleştirildiğinde anlam kazanır ve bu talepler ve daha fazlası “Demokratik bir Cumhuriyet” te gerçekleşebilir.

Demokratik Cumhuriyet talebi, tek adam diktatörlüğü olarak vücut bulmuş olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı bir alternatiftir. Bugün Millet İttifakı’nın iki büyük partisi CHP ve İyi Parti’nin, Güçlendirilmiş Parlamenter  Sistem şeklinde ifade ettikleri, bir ölçüde önceki sisteme dönüş anlamına gelen önerileri karşısındaki “halkçı seçenek” tir.

Önemli olan, bu seçeneğin, halkın benimseyeceği ve sahip çıkıp, uğrunda mücadele edebileceği bir biçimde ifade edilebilmesi ve bir demokrasi programı ile tanımlanmasıdır. Demokrasi Konferansı, aşağıdan yukarıya örgütlenme ilkesi ile mevcut siyasi merkezlerin dışında farklı bir örgütlenme modelini ortaya koyarak, bu konudaki ilk adımı atmış oluyor. Bundan sonraki adım, mücadele alanlarında, halkın içinde bu düşüncenin tartışılması ve her yerde, “ne tek adamın diktatörlüğü, ne de devlet partilerinin sultası, doğrudan halkın iktidarı” talebini yükseltecek siyasi bilincin yaratılması olmalıdır.

Yerel Ölçekte Örgütlenme, Halk İnisiyatifini Geliştirebilir.

Demokrasi konferansına katılmış olan bileşenlerin çoğunluğu kendini solda tanımlayan örgütler, gruplar ve bireyler.  Bu toplam, bugün Saray rejimine karşı mücadele eden güçler içinde de önemli bir ağırlık taşıyor. Ancak, aynı oranda doğrudan bir toplumsal temsiliyete karşılık geldiğini söyleyemeyiz. Kaldı ki, konferans sürecine dahil olmuş olan örgütlerin, bütün bu süreci, üyeleri ile birlikte ne kadar içselleştirdikleri, tabanlarını mevcut çalışma alanlarına ne kadar dahil edebildikleri ayrı bir tartışma konusudur. İşin henüz başında olunması bu yetersizlikler için mazeret olabilse de 21 ayrı alanın güçlendirilmesi, bu alanlarda bizzat mücadele edenlerin yan yana gelmesi ile mümkün olabilir.

Toplumsal bir uzlaşma anlamına gelen yeni bir anayasa yapmak ve bu anayasa çerçevesinde yeni bir toplum inşa etme iddiası sadece solda değil, bugünkü soygun ve çete düzeninin devamından çıkarı olan bir avuç azınlık dışında kalan çok geniş bir halk kesimi içinde çalışma, tartışma ve uzlaşmayı gerektiriyor. Bunun anlamı ise tüm alanlarda yerel ölçekten başlayarak yurt çapında aşağıdan yukarıya doğru bir halk hareketinin örgütlenmesidir.

Bu Başlangıca Sonuç Olarak

Türkiye’nin Yeniden Kuruluşa ihtiyacı var. Önümüzdeki soru, Bu kuruluşu kim gerçekleştirecek?

Demokrasi Konferansının metinlerinde ve ayrıca bütün süreç boyunca yapılan açıklamalarda, halkın, siyasetin nesnesi değil, öznesi olmasının gerekliliği vurgulandı. Yani bugünün siyaset halk ilişkisine bir itirazdan söz ediyoruz. Bu itiraz, sadece burjuva siyaseti ile sınırlandırılmamalı, solu da içine alacak biçimde siyaset alanındaki tüm özneler hesaba katılmalıdır. (Burada sol dediğimizde, sosyalistlerden söz ediyoruz.)

Ekonomisi ve tüm kurumları ile birlikte büyük bir çöküş ve çürüme yaşayan bu düzenin yerine, bundan öncekini ya da onun ıslah edilmiş olanının bir çözüm olarak sunulmasına razı olamayız. Demokrasi Konferansı’nda da dile getirilmiş ve yıllardır mücadele alanlarında büyütülmüş özlemlerin Türkiye’sini inşa edecek bir Demokrasi Hareketi için çalışmak bugünün devrimci görevidir.

Her ne gerekçe ile olursa olsun hiçbir yurttaş bu görevden geri duramaz. Türlü gerekçeler öne sürerek bu görevden kaçınmanın bir tek anlamı olur, o da; kendi statükosunu koruyarak millet ittifakının sağlayacağı umut edilen düzene razı olmaktır.

Bu duruma düşecek Sosyalistler açısından ise bu telafisi mümkün olamayacak büyük bir hata olur. 

Çetin Ali Nergis

https://www.politez1.com/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here