Sorunlarımızın nedeni mülteciler değil

Kapitalizm sürekli bir kriz yaratır. Bunlardan biri de göç meselesi, sığınmacı sorunu. Dünya genelinde artan savaş, silahlı çatışma, etnik ve inanç temelli şiddet olayları, insan hakları ihlalleri, iklim krizi, kuraklık ve ekonomik krizler nedeniyle göç eden insan sayısı her yıl artmaktadır. 

Göç sorunu son yıllarda Türkiye’yi olumsuz olarak etkilemeye başladı. 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’ndan kaçan Suriyeliler’in önemli bir bölümü, ardından Afganistan, Pakistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinden gelen çok sayıda göçmen, düzensiz bir biçimde Türkiye sınırlarından içeri girdi. Gelen sığınmacıların bir bölümünün daha iyi koşullarda yaşamak için Avrupa ülkelerine gitmek amacıyla Türkiye’ye geldikleri biliniyor, ancak önemli bir bölümü uzun yıllardır Türkiye’de yaşamını sürdürüyor. Özellikle Avrupa Birliği’nin sığınmacıların Avrupa’ya gidişlerini engellemek karşılığında Türkiye’ye mülteciler için harcanmak üzere 3 milyar euroluk maddi yardım sağlamak konusunda anlaşmış olması büyük bir sığınmacı nüfusun Türkiye’de kalmasına yol açtı. 

İddiaların aksine ülkemizde bulunan sığınmacıların çoğu ne yazık ki insanlık dışı koşullarda yaşıyor. Yapılan çalışmalara göre yüzde 97’si kaçak çalışıyor. Hiçbir özlük hakları yok, sigortaları yok, asgari ücretin altında para alıyorlar. Köle koşullarında çalışıyorlar. AKP iktidarının politikalarının bedelini hem 83 milyon vatandaşımız hem de 8 milyon mülteci çok ağır bir şekilde ödüyor.

Geçen hafta Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu arasında mülteciler üzerinden yürüyen seviyesiz tartışma, mülteciler üzerinden toplumda ırkçılık tartışmalarını körükledi. Göçmenlere yönelik ırkçı, ayrımcı tutumlar ve nefret söylemleri yaygınlaştı. Uzun yıllardır çok kötü koşullarda yaşamlarını sürdüren, işverenler tarafından ucuz işgücü olarak kölelik koşulları altında çalıştırılan başta Suriyeliler olmak üzere ülkemizde bulunan sığınmacılar, bir kez daha yeniden siyasetin ana gündemi haline geldi.

AKP-MHP iktidarı, yarattığı krizleri yeni krizler yaratarak örtmek istiyor. Toplumu ekonomik krizin altında inleten iktidar şimdi de sığınmacıları geri göndereceğim diyerek yeni bir krizin fitilini ateşledi. Erdoğan yakın zamana kadar “ensar” benzetmesiyle sığınmacılara kucaklarını açtığını söylese de artık mültecileri “geri göndereceğiz” demeye başladı.

İktidar, göçmen meselesini araçlaştırarak istismar ediyor. Oysa ki milyonlarca sığınmacının ve bu nedenle yaşanan insani krizinin sorumlusu başta Suriye iç savaşına müdahil olmak üzere bölgede yayılmacı politika izleyen AKP-MHP iktidarıdır.

Bu büyük toplumsal ve insani sorunu günlük siyasi çıkarları için kullanan sadece iktidar değil muhalefet partileri de benzer bir yaklaşım içindeler. Nefret, kin, gerilim, düşmanlık politikalarından beslenen ve başka bir yol tanımayan anlayışlar şimdi de bu politikalarını sığınmacılar üzerinden devam ettiriyorlar.

Sorunların kaynağını görmezden gelen her türlü yaklaşım, sorunu büyütmekten ve ağırlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Neden şimdi?

Bugün mültecilerin/sığınmacıların siyasi arenada ve sosyal

medyada gündeme gelmesinin organize bir siyasi kampanyanın sonucu olduğu görülüyor. Sanki bunu birileri bilinçli bir şekilde tahrik ediyor ve erken seçim tartışmalarının yapıldığı bu sürece rast gelmesi daha da dikkat çekiyor.

AKP-MHP İktidarı, başta ekonomik kriz olmak üzere pahalılık, enflasyon, yoksulluk, işsizlik vb gibi asıl sorunların üstünü örtmek, toplumu sığınmacılar üzerinden bir kez daha kutuplaştırmak ve oluşan milliyetçi ortamdan nemalanmak istiyor. 

AKP-MHP iktidarı seçmen desteğini giderek yitiriyor. Seçim kaybeden iktidar için seçim sonrası büyük bir felaketin habercisi gibi görünüyor. Sadece iktidarı değil, hukuk önünde hesap verme durumuna geleceğini biliyor. Erdoğan için bundan kurtuluşun tek çaresi kaos yaratmak olarak görünüyor.

Hepimizin mağduru olduğu yoksullaşma ve enflasyonu tartışmamız gerekirken farklı kanallardan kışkırtılan mülteci karşıtlığı, gündemi işgal ediyor. Bu durum özellikle iktidarın işine geliyor. Çünkü böylece ekonomik krizin toplumda yarattığı tepkiyi başka bir yere yöneltiyor ve kendi hatalarından kaynaklı sorunları görünmez kılabiliyorlar.

Demokratik muhalefet, iktidara bu fırsatı tanımamalıdır. Sığınmacıların da hakları olduğunun bilincinde olmak, onları sığınmacılığa iten nedenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Unutmayalım ki sığınmacıları sığınmak zorunda bırakan ana nedenler içinde Türkiye’nin tavrı belirleyici olmuştur. Ülkenin artan bir şekilde sığınmacı akınına uğramasının nedeni, iktidarın uyguladığı Suriye politikasıdır; vekalet savaşının ve askeri müdahalelerin bir sonucudur. 

Suriye’den gelen 3,5 milyon geçici koruma statüsündeki kişiye ek olarak Irak, İran ve Afganistan gibi ülkelerden gelen kişilerle birlikte bu sayının 5 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Elbette bu sayıyı küçümsemek mümkün değil. Bu derece kalabalık ve hızlı bir şekilde sayısı artan sığınmacı nüfusun toplumda endişe ve soru işaretleri yaratması anlaşılır bir durum. Ancak bu günlerde sosyal medyada giderek büyüyen nefret söylemi ve histeri hali de sadece bu sayının yüksekliği ile açıklanabilecek bir durum değil. Yürütülen organize siyasi kampanya mülteci meselesinin toplumda sağlıklı bir şekilde tartışılmasına engel oluyor.

Doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalarak Türkiye’ye sığınan, hala tam sayıları bilinmeyen milyonlarca sığınmacı, bu oyunda en çok mağduriyet yaşayan, acı çeken insanların başında geliyor. Savaştan kaçmak zorunda kalan, evini, işini, sevdiklerini kaybedenleri hedef tahtasına koymak kabul edilemez. Nefret, kin, düşmanlık ve hedef gösterme üzerinden yürütülen politikalara net bir şekilde karşı çıkılmalıdır.

Ortalıkta mülteci karşıtlığı üzerinden ülkede zaten var olan linç kültürü kaşınıyor. Böyle bir kalkışma, yüzlerce mültecinin ölümü ile sonuçlanabilir, İktidar, bu olayları muhalefetin üzerine atarak muhalefeti sıkıştırabilir ve birçok muhalif parti ve grubun çalışmalarını yasaklayabilir. Hatta yine iktidar, seçimleri bir başka bahara erteleme yoluna gitmek için aradığı bahaneyi kucağında bulacak, böylece bir taşla birkaç kuş vurup kendi iktidar sürecini uzatacaktır. Irkçı-faşist kışkırtmalara kapılmamak, dikkatle takip etmek ve potansiyel iç savaş provalarını boşa çıkarmak demokrat, ilerici, devrimci güçlerin önde gelen görevleridir.

Sığınmacılar geri gönderilebilir mi?

Hem iktidar hem de çoğu muhalif partiler “geri göndereceğiz” diyorlar.  Peki sığınmacıların geri gönderilmesi söylendiği kadar kolay mı?

Mültecilerin geri gönderilmesi de yaşam hakkı da uluslararası sözleşmelere bağlıdır. Türkiye’nin hem ulusal mevzuatı hem de imza koyduğu uluslararası hukuk metinleri, geri göndermenin ancak gönüllü olursa olabileceğini söylüyor. Yani şu an tüm muhalefetin “Suriyeliler’i geri göndereceğiz” sözlerinin gerçekte bir karşılığı yok. Siyasi nedenlerle, seçime yönelik söylemler bunlar.

Mültecilerin hem ülke içinde seçmen konsolidasyonu vb. sebeplerle hem de dış ilişkilerde ekonomik ve siyasi güç kazanma amacıyla araçsallaştırılması ahlaki değildir. Cenevre Sözleşmesi’nin garanti altına aldığı geri göndermeme yasağına rağmen iktidar tarafından “geri göndereceğiz – geri göndermeyeceğiz” söylemine sıkıştırılan mülteciler, iradeleri olan, gitme ve kalma kararını verebilen özneler değil de birtakım edilgen varlıklar, nesneler olarak kamuoyuna lanse edilmektedir.

Emperyalist devletlerin sömürgeci siyasetleri ve askeri müdahaleleri sonucu ülkeleri yaşanmayacak hale getirilen bu insanlar, daha iyi bir yaşam için her şeyi göze alarak kendilerini bu hale getirenlerin ülkelerine gitmeye çalışmakta, ancak gittikleri ülkelerde yine ayrımcılığa ve saldırıya uğramakta ve hatta katledilmektedir.

Yaşadığımız sorunları nedeni mülteciler değil AKP-MHP iktidarıdır. Çünkü Suriye’de iç savaşın tarafı olmuştur. Sınırlardan düzensiz göç dalgası karşısında sağlıklı bir göçmen politikası uygulamamış, sığınmacıları Avrupalılar’a karşı koz olarak kullanmıştır. 

Çözüm

Öncelikle çok boyutlu, çok karmaşık bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Sığınmacılar sorunu diğer sorunlar gibi son derece ağır, insani, toplumsal ve siyasal boyutları olan bir meseledir. Bu nedenle sorun araçsal ve çıkarcı yöntemlerle çözülebilecek bir mesele değildir. Sorunların kaynağı ile yüzleşmeyen ve yüzleşmeye cesaret edemeyen yaklaşımlar, bu soruna çözüm üretemez.

Öncelikle sığınmacılar konusunda insan onuruna yakışır, hak temelli bir yaklaşım belirlenmelidir. Eğer bu sağlanamazsa toplumda çatışma, nefret ve öfke artarak devam edecektir. Bugün sığınmacılara yönelen kin ve öfke yarın başka bir kesime yönelecektir. Geçmiş, bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Böylesine zorlu bir süreçte ihtiyacımız olan, insan hayatı üzerinden siyasi pazarlıklar yapmak değil, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü değerlerine dayanan ortak bir çözümü ortaya koyacak adımların atılmasıdır.

Sığınmacılar konusunda hak temelli, insan onuruna yakışır bir çözüm ise ancak bölgesel barışı sağlamaktan geçmektedir. Barış yerine savaş politikalarında ısrar eden, savaş politikalarına şu veya bu nedenle destek veren anlayışların ne sığınmacılar konusunda bir çözüm üretmeleri ne de bu ülkeye barış, refah ve huzur getirmeleri mümkündür. 

Göçmenlere yönelen öfkenin önüne geçmenin, kapitalizme karşı mücadeleyi göçmenlerle birlikte kurmanın yolları aranmalıdır. Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için tüm ezilenlerle birlikte mücadele etmek bu sorunun tek çözümüdür.

Ekoloji Aktivistlerinden Açık Çağrı

Geçtiğimiz günlerde Türk yargısı Gezi Direnişi’nin öne çıkan isimlerine akıl almaz cezalar verdi. İklim Adaleti Koalisyonu buna karşı bir imza kampanyası başlattı. Çağrı şu şekilde:

“Üç-beş ağaç meselesi”nden başlayarak tüm özgürlük alanlarının meselelerinin dile geldiği, bir parktan tüm ülkeye yayılan Gezi Direnişi, “Mahalleme, meydanıma, ağacıma, suyuma, toprağıma, evime, tohumuma, ormanıma, köyüme, kentime, parkıma dokunma” pankartının asıldığı Gezi Parkı, 2013’ten bu yana tüm ekoloji mücadelelerimizde bizlere ışık ve umut oldu. Hepimizin beklentilerini, dileklerini, özlemlerini simgeleyen gezi ruhunu aramızdakileri öldürerek, yargılayarak, tutuklayarak incitebileceğini sananlara sözümüz var: Daha önce aynı suçlamadan beraat etmiş Mücella Yapıcı, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden, Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye verilen 18’er yıllık, Osman Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını kendimize verilmiş sayıyor ve hiçbir somut delile dayanmayan bu hukuksuz hükmü reddediyoruz. Onlarla fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzu beyanla kendimizi ihbar ediyoruz. Arkadaşlarımız, kamu vicdanında masumdur, özgürdür. Her türlü zorbalığa, hukuksuzluğa ve talana karşı direnen tüm hak ve doğa savunucuları, dimdik ayakta ve tertemizdir. Doğayı ve yaşamı savunmak için mücadele eden bizler, korku, yalan ve talan imparatorluğuna karşı bir aradayız. Tutuklu arkadaşlarımızı tutsaklıklarından kurtarmak, bu ülkenin geleceğine umutla bakmamızı sağlayan Gezi Direnişi’ni unutturmamak, özgür yarınları kurabilmek için omuz omuzayız. Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz! Bu daha başlangıç, mücadeleye devam ediyoruz!

İmza kampanyasına katılmak için: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSe2xTYGUv6rQhvAOHWPPZngLVPZqWLPyiIYH9BBChi3q0K_ cw/viewform

KAYNAK -YEŞİL SOL BÜLTEN

Bir Cevap Yazın