Makale

Eskidendi: Attila Turnaoğlu

Çok değerli sanatçımız Sayın Murathan Mungan’ın yazmış olduğu şiir çok etkileyicidir. Bu dünyadaki yaşadığı süreye bağlı olarak birçoğumuz bugün yaşananların bir kısmından memnun olmadıkları ve geçmişte yaşanan bazı davranış şekillerini özlediklerini dile getirirler. Burada Sayın Mungan’ın şiirine atıf yaparak bugün için neler söylenebilir, dile getireceğiz.  

Eskidendi, Çok Eskiden

Hani erken inerdi karanlık,

Hani yağmur yağardı inceden,

Hani okuldan, işten dönerken,

Işıklar yanardı evlerde,

Eskidendi, çok eskiden.

Ne kadar eski olması gerektiği önemli değil, eğer bugünlerde evlerde ışıklar yanmıyorsa, eskidendi deriz. Ülkemizin nüfusu daha az iken, karanlığın erken indiği günlerde bile herkes işi gücü okulu ile meşgulken, çocuklara iyi ve doğru eğitim verilme çabası sürerken ışıklar yanıyordu. İnsanların belki yine geçim derdi vardı ancak geliri ile satın alma gücü arasındaki denge o dönem için bugünkü kadar kötü değildi. Elbette emekçilerin hakları açısından çeşitli sıkıntılar vardı, özgürlük, demokrasi talepleri yüksekti ancak yağan yağmur bile inceydi, eskiden insanları fazla ıslatmamak için biraz saygılıydı. Hatırlarsınız, emekli ikramiyesi ile ev otomobil alınırdı….eskiden…

“tersine zaman”

yağmur sonrası 
güneş açar yavaşça
çay demlenir hafif serin
sanki akşam doğar gün
tersine döner saatler
kahvaltı bekler gibi bakar kediler

akşam ani mi iner
sanki gönlüme hançer
gece usulca mı gelir

sen gelmeyince
aşk dellenir mi

nefes biter mi ki

karanlıkta bir hançer mi belirir

gelen zamansız ölüm mü ki

nedir ki ölüm
insan olarak göçmüşsün
yalansız mertçe
sevgine doyamamak

kalır bir uhde  içinde

(a.t.)

(m.m. devam ediyor)

Hani ay herkese gülümserken,

Mevsimler kimseyi dinlemezken,

Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,

Eskidendi, çok eskiden.

Madem karanlık erken iniyordu, güneş gitmişti o güler yüzü ile gece bu görevi Ay üstleniyordu. İnsanların yaşam gailesi ile koşuşturdukları, sıkıntıları gün boyu üzerlerinde taşıdıkları ve belki de epeyce sinirlendikleri gün saatleri bitip akşam çorbasını içtikten sonra belki bahçesine çıkıp, belki terasına-balkonuna, veya pencereden baktıkları zaman gördükleri gülümseyen ay, ne kadar huzur vericiydi hala akıllardadır.  Zaman zaman mevsimler beklenen özelliklerden çıkıp insanları şaşırtırdı; mesela Şubat 1954 son haftasında İstanbul Boğazını buz tutmuştu ve buzlar boğaz girişini kapatmıştı. İlk günlerde bazı insanlar buzların üzerine çıkarak hatıra fotoğrafı çektirdiler, hatta ellerinde Türk Bayrağı olan kişiler sanki ülke buzları işgal etmiş gibi poz verdiler. Verdiler ama Mart ayı ile birlikte erime başlayınca, bazı fotoğraflar, denizin ortasında kalmış buz parçası üzerindeki ay gibi gülümseyen insanları da pozlamıştı. Epeyce eskiden…

Hani hepimiz arkadaşken,

Hani oyunlar tükenmemişken,

Henüz kimse bize ihanet etmemiş,

Biz kimseyi aldatmamışken,

Eskidendi, çok eskiden.

Arkadaşlığın hepimize mal olması birlikteliğin, yaşamı paylaşmadaki olgunluğun, birbirlerine olan saygının, dayanışma ve yardımlaşmanın en belirgin sosyal başarısıdır. Arkanızı daima kollayan bir kimse olduğu sürece kendinizi nasıl hissedersiniz? Daş, taş gibi anılsa da doğadaki değerli taşlar için kullanılıyor. Arkanızda Daş var ise o bir Arkadaş olup en kıymetlisindendir, diye tanımlanabiliyor. Ne güzel; kıymetlileriniz sizinledir. Ancak benim arkamda ya elmas değil de kalker var ise veya mermer? Onlar da epeyce serttirler, sırtınızdan bir ok yemezsiniz. Hele beraber oynanan oyunların keyfine ne demeli…şu uzun eşşek icadını oynamayalı kaç yıl olmuştur… Eh! artık belimiz, dizlerimizin dermanı ne kadar kaldı ki, şimdi oynayamayız demeyiniz. En azından bunu hiç duymamış çocuklarınıza anlatınız. Ancak beraberinde, birbirinize hiç küsmediğinizi de belirtiniz. Elbette daha nice oyunlar ki, saklambaç en popüleriydi, saflık temizlik öğretilmişti tüm çocuklara, oyunun kurallarına saygı göstermek gerekirdi. Ve ihanet, aldatma konusu belki çeşitli alanlarda yaşanmıştır ancak, siyasetin iliklerine kadar şimdi işlendiği gibi hiç olmamıştı.  Ülkenin her şeyini sömürerek ihanet içinde olmak ve bunu yaparken yalanlarla aldatma kurgusunu göz göre göre gerçeğe dönüştürerek yapmak bugün yönetimlerin ruhlarına işlemiş davranış haline gelmiştir. Bugünü görünce bakıyorsunuz eski zamanlara…

“takvim”

iplere asılmıştı takvim yaprakları

kim istemezdi ki zamanı

yıkayıp kurutup yeniden kullanmayı

zamanla ipin ucunu bırakıyor insan

kime sabır göstereceğini

kimden vazgeçeceğini

kime sen benimsin ve

kime sen bilirsin diyeceğini de

zamanla anlıyor

a.t.

(m.m. devam ediyor)

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,

Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,

Daha biz kimseye küsmemiş,

Daha kimse ölmemişken,

Eskidendi, çok eskiden.

Eski zamanlara gidelim, insanların hayata bakışlarının önemli bir huzmesinde duygusallığın epeyce ön planda olduğunu hatırlarız. Şarkılar sevgi, aşk, ayrılıklar ile dolu hikayeler ile donanmış ve bestekarların mahir uzantıları içinde vücut bularak dile gelmişlerdir. Güfteler öyle ustalıkla kaleme alınmıştır ki, müziğin o hikayeyi anlatışı sevinç veya hüzün getirdiğinde ne söz yazarına ne de besteciye dil uzatmazdınız.  Türk sanat müziğini düşünün, bir dörtlük içinde öyle bir derinliğe inmişlerdir ki, bestecinin nefesinden gelen şarkı sizi kör kütük sarhoş eder ve siz bu ortamda her türlü taşkınlığı yapabilirdiniz. Hoşgörünün bu kadar yüceltildiği o eski günler, insanların küsme eylemine girmelerine yol açmamıştır. Keyifler epeyce yerindeyken ve yakın dönemlerde yaratılan öldürücü hastalıklar olmadığı için, ölümlerin doğal yaşam akışının çerçevesinde olduğu ve sevgi ve saygı ile dostların uğurlandığı o eski zamanlarda defin ardından kaldırılan anı kadehleri Zeki Müren’in “kapıldım gidiyorum..” deyişi ile giden gibi gittiğini hissettirirdi insanlara.

İnsan ne zaman

Bir dostunu kaybetse

Yüreği kanar yüreği kanar

Tutamaz kendini

Ağlar ağlar

Yitirmiştik ne acı

Kalır hatıralar

Sanki kopmuştur etin

Nefesin kesiktir

Bir ömrün simgesi

Uçar sonsuzluğa

İnsan ne zaman

Bir dostuna sarılsa

Yüreği atar yüreği atar

Bu hayat bizleri

Bağlar bağlar

Gidenler yiğitler

Kalır hatıralar

Sanki sönmüştür ferin

Nefesin kesiktir

Bir ömrün simgesi

Uçar sonsuzluğa

a.t.

(m.m. devam ediyor)

Şimdi ay usul, yıldızlar eski

Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden

Geçen geçti,

Geceyi söndür kalbim

Geceler de gençlik gibi eskidendi

Şimdi uykusuzluk vakti.

Geçen zamanın ne çok şeyi değiştirdiğini bugün görüyoruz. İklimler değişti, fırtınalar seller arttı, çevre kirliliği had safhada, hep beraber öleceğiz ama bunları yaratanların umurları uzakta, çooook uzaklarda. Ay parlamıyor, yıldızlar kayıp, geçmişin getirdikleri ve duygularımızda gönlümüzde aklımızda sakladıkları öyle engin ki, başımı kaldırıp bakıyorum gökyüzüne, hepsi oradalar…Yağacaklar üzerime üzerime. Geceler artık eski zamanlarda yaşadığım geceler gibi değil, beraber çok zaman geçirdiğim dostlarım, ortak anılarım geçmiş gitmiş, ve ben hepsini özlüyorum.

Artık geceler uyku uyunan zamanlar değil, düşünebilmenin hala bir ziynet olduğunu biliyorum ve şimdi geceler boyunca, gülmeyen ay, parlamayan yıldızlar ve geç gelen güneşin gölgesinde düşünüyorum. Hala yontulacak taşlar var, ilerleyen yaş döneminde gücüm var kim gelirse, kime gidebilirsem paylaşmaya.

Bağırmadan kollarını açıp birilerinin sana sarılması, eskidendi, çok eskiden.

“eski”

her şey çok çabuk eskiyor

eskitmek istemediklerimizi ne yapacağız

eskimesi bir yana

el uzatıp da yakalayamadıklarımız ne olacak

yaşayamadan göz göre göre uçanları

onları kollarımız içine ve gönlümüze alabilseydik

hep yeni tutabilir miydik

hani müthiş hazır hissettiğimiz anlar vardır kendimizi

hırsımızı enerjiden çıkarttığımız ve

bir dakika fazla yaşam için

göz kırpmadan sarıldığımız

ama iplikleri bile sökülmüş eskiler

yorgun bakışlar arasında

el bile sallayamazlar

uçup giderler

hayatı vermek istediğimiz yeniler

ürkekliklerine tutsak olmuş halde ve yalnızlığı maharet sanarak

ve eskimiş hayatlara burun kıvırarak

yeninin nasıl bir şey olduğunu anlayamadan

havada asılı çizgilerle dans ederek

dans ettiklerini sanarak

iki üç renk ile yetinirler

kırmızı mavi yeşil sarı

bilmezler moru lilayı turuncuyu turkuazı

siyah ve beyaz hiç ilgilendirmemiştir onları

beş askı asılı

eskiler kopuyor yeniler boş tasarı

her şey ne çabuk eskiyor

kullanıla kullanıla

yaşam bizi ölmeden terk ediyor

Attila Turnaoğlu

Attila Turnaoğlu –1953 yılında İstanbul’da doğan Turnaoğlu, Lise öğrenimini Kadıköy Maarif Koleji’ndetamamlamıştır. ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde yüksek öğrenimini tamamlayarak 1979 yılında iş hayatına atılmıştır.İş hayatında sırasıyla STFA Grubu’nun çeşitli şirketlerinde (1979 – 1994) Yöneticilik yapmıştır. Daha sonra İntermak grubunda Genel Koordinatör olarak görev aldıktan sonra 1995 – 2001 yılları arasında Transtürk Holding Aş – Israel Jv ortaklığı şirketlerinde Gübre, Fide üretim ve pazarlaması konularında görev almıştır. Daha sonra bir müddet müşavirlik yapmış olup, 2005 -2014 yıllarında Koca Grup bünyesinde Çeşitli Yurt Dışı Projeler Koordinatörü olarak Endüstriyel Tesisler, çeşitli alt yapı inşaat işleri faaliyetlerini yürütmüştür. Ardından Bionas Tarım LTD Şirketinde Genel Müdür olarak Rusya’da Organik Tarım üretimi ve Avrupa Birliği Ülkeleri, USA ve Kanada’ya satışlar gerçekleştirilmiştir.Orta öğreniminden beri müzikle uğraşmış, şarkı sözleri ve şarkılar üretmiştir. Şiire meraklı olup üniversite döneminden bu yana şiirler yazmaktadır. Bir dönem roman yazma konusuna da eğilmiş ancak yazdıkları basılmamıştır.YouTube kanalında şarkılar, şiir okumaları, video yapımları mevcut olup ileriye dönük Şiir kitabı basmayı amaçlamaktadır. Denenmemiş çalışmalara meraklı olup Foto-Şiir çalışmaları yürütmektedir. Yaşama ait kısa yazılar yazmaya da çalışmaktadır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir