Yurdumu kaybettim

Ağladım, yaralıyım

Ağlıyorum ve bekliyorum

Unutamam

Başka sefer hayatımda

Toprağımda, bahçemde

Su içmek isterim

Ve yıkamak gözlerimi

Mezarlarımı kaybettim

Unutmadım gömdüklerimi

Canımda taşıyorum

Hatırlıyorum halkımı

Kiliseler ıssız

Manastırlar mumsuz

Kapılar, pencereler

Açık bırakıldılar” (Tin Patridam Ekhasa, Pontus Türküsü, dinlemek isteyenler için link yazının sonunda)

Yukarıda sözlerini Türkçe olarak yazdığım türkü bir Pontus türküsü. Muhtemeldir ki pek çoğunuz bu türküyü müzik paylaşım sitelerinde aratıp dinlediğinizde, ezgi başlar başlamaz “Bu, Ben Seni Sevdiğimi Dünyalara Bildirdim, değil mi?” diyecek. Bir kısmınız ise “Gemiler Giresune, değil mi bu?” Yurdunu, toprağını, bahçesini, suyunu, mezarını, canını, tapınağını bırakıp gidenlerin, gitmek zorunda kalanların türküsü olduğunu pek azınız bilecek.

İnsan neden göçer? Doğduğu, büyüdüğü, deresinden su içtiği, ağacının yemişinden yediği, gölgesinde dinlendiği, bildiği, tanıdığı toprakları niye terk eder? O topraklarda yaşamak imkânı kalmadığından elbette. Ona bu imkânı bırakmadıklarından… Kimi zaman sürgün edilir, kimi zaman mübadele, kimi savaştan kaçar, kimisi ekmek derdinde… Kendisi bunu istemese de… Çünkü göçün bir diğer anlamı ölümdür. Bu dünyadan göçtü deriz, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde. Pek çoğu tercih hakkı olsa göçmektense ölmeyi de tercih edebilir ama bu hak dahi tanınmaz ona. Birileri, bir yerde bir karar alır; bir halk, bir yerden bir yere taşınır. Sadece göç ettirilmekle de kalmaz, geride bıraktıkları da yağmalanır: Toprağı, havası, suyu; anıları, aşkları, soyu; kültürü, tarihi, sanatı…

Bu kadim topraklar, bin yıllardır nice göçlere sahne oldu. Bu toprakların halkları göç ettiler başka coğrafyalara. Nice farklı coğrafyadan göç etti halklar buralara. Gidenler nasıl eksilttiyse bizi, gelenler de çoğalttı, zenginleştirdi. Sadece son yüzyılda ne çok eksildik, ne çok çoğaldık. Ermeni, Rum, Süryani, Ezidi… Onlar gidince geriye ne kaldı? Gelenler nasıl zenginleştirdi yaşadığımız toprakları… Balkan Türkleri, Kırım Tatarları, Beyaz Ruslar, Kafkasya halkları…

Son yıllarda Afrika’dan, Suriye’den; günümüzde Afganistan’dan yurdumuza gelen mülteciler, geçici koruma statüsündeki sığınmacılar, yasadışı göçmenler; ayrımcı politikalarla, nefret söylemleriyle, ırkçı saldırılarla karşı karşıya kalıyor. Kimi suça bulaşmış olanları bahane ederek, kimi de herhangi bir bahaneye gerek duymadan yapıyor bunu. Oysa meseleye insan hakları açısından bakmak gerekir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde, herkesin başka ülkelerde sığınma talep etme ve sığınma hakkı olduğu yazar. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve 1967 Protokolü’nde mültecilerin zulüm görme riski altına girebilecekleri ülkelere geri gönderilmesini yasaklar. 1990 tarihli Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, göçmenleri ve aileleri koruma altına alır. Sokaktaki insan bunları bilmiyor olabilir. Bunları anlatmak, öğretmek de hem devletin hem de halka doğru bilgiyi ulaştırmak görev sorumluluğu olan basının görevidir. Oy kaygısıyla politikacılar, tiraj kaygısıyla basın ırkçı yaklaşımlara prim verdikçe, emniyet ve yargı insanlık suçu işleyenlere göz yumdukça kardeşlik yerini nefrete bırakıyor.

Dünya değişiyor dostlarım, değişecek. İklim krizi, içilebilir su kaynaklarının tükenmesi, terör, işsizlik, açlık, savaş ve saire… Kuzeyden güneye, doğudan batıya göç sürecek. Belki siz, “Ben yurdumdan ayrılmam” diyenlerdensinizdir. Emin olmayın derim size. Bugünün yerleşiği olan siz, yarının muhacirleri olabilirsiniz. Bu sebeple değil elbette, insana saygı duyduğumuz için, emeği kutsal bildiğimiz için, yaşama hakkına değer verdiğimiz için, en önemlisi “Pasaporta ısınmamış içimiz” dediğimiz için, sınırsız bir dünya özlemimiz olduğu için mültecilerin haklarına sahip çıkalım.

Hakan TUNCAL/ 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının yazarıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here