Fakir Baykurt TÖS mitinginde

1929 yılının haziran ortalarında Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de Kara Alilerin kızı
Elif, tarlada orak çekerken sancılanıp eve gelmiş, nur topu gibi bir erkek çocuğu doğurmuş, babası
Veli, oğluna kendisi gibi birçok cephede savaşan ama savaştan dönemeyen kardeşi Tahir’in adını
vermişti.
Tahir, Akçaköy İlkokulu’ndaki ikinci yılında 9 yaşındayken babası Veli kağnıdan düşüp ölünce
eğitimini yarım bırakarak Balıkesir Burhaniye’deki dayısı Osman’ın yanına gitmek zorunda kaldı. Dayısı
onu okutacağını söylemiş ama sözünü tutmamış, dokuma tezgâhının başına oturtmuştu. Bir yıl kadar
sonra II. Dünya Savaşı başlayıp Osman askere alınınca Tahir, bir süre yengesine ve yeğenlerine bakmış
sonra köyüne dönmüştü. Köyünde ırgatlık, çobanlık, köy kâtipliği yapıyor; ırgatın, çobanın, köylünün
duru, temiz yalın dilini özümsüyordu. Bu dönemde, ara vermek zorunda kaldığı eğitimini köyünde
tamamlamayı başarıyordu. 13 yaşındayken ağır bir sıtma geçirdi. Hastalığı sırasında şiir yazmaya
başladı.
Ortaöğrenim için Gönen Köy Enstitüsü’ne gitti. Köy Enstitülerinin varlığı onun gibi köy
çocukları için ne anlama geliyordu ondan dinleyelim: “Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat
oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben
okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu.”
Nitelikli edebiyatla burada tanıştı. Sadece o da değil, enstitüde okuyan tüm çocuklar:
“Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız
arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı.”
Burada şiire ilgisi giderek arttı. İlk şiiri Fesleğen Kokulum Eskişehir’de çıkarılan Türk’e Doğru
dergisinde yayımlandı:
Fesleğen Kokuluma
Fesleğen kokulum, seni rüyamda:
Kâh testi elinde pınar yolunda
Bizim mahalleden geçer görürüm.
Kâh yeşiller demet demet elinde
Bahçemizden derip kaçar görürüm.
Kâh düğün gününde, şenlik yerinde
Ortada kıvrakça döner görürüm.
Kâh bir kuşluk vakti serçeler gibi
Aşkımın dalında konar görürüm.
Kâh Gartotlak’taki çadırınızda
Koyun, keçi, inek sağar görürüm.
Kâh Gökbayır’daki taşın dibinde

Başımı dizinde okşar görürüm.”
Bu yıllarda şiirleri Köy Enstitüleri ve Kaynak dergilerinde Fakir Baykurt adıyla yayımlanıyordu.
Daha sonra bu müstear adı tüm yazılarında kullanacaktı.
Ortaöğrenimini 1948 yılında tamamlayarak köyüne 10 km uzaktaki Kavacık ve Dereköy
köylerinde ilkokul öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik yaşamı ile birlikte örgütlü yaşamı da başladı. İlk
olarak Ege ve Göller Bölgesi Köy Öğretmen Dernekleri Federasyonunu örgütledi.
1951 yılında Muzaffer Hanım’la evlenen Fakir Baykurt’un aydınlanmaya olan tutkusu
çocuklarına koyduğu isimlerde gün yüzüne çıkıyordu. 1957’de doğan kızına Işık, bir yıl sonra doğan
kızına Sönmez adını verdi. 1960 yılında Türkiye aydınlanmasının öncü ismi, Köy Enstitülerinin mimarı
İsmail Hakkı Tonguç’un ölümünden iki yıl sonra doğan oğluna da Tonguç ismini verdi.
1953 yılında girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü 1955’te bitirip Türkçe
öğretmeni oldu. Bir yıl kadar görev yaptığı Sivas Lisesi’nin ardından Hafik’teki ortaokula atandı. Bu
arada ilk kitabı Çilli’yi yayımlattı. 1957 yılında askere alınan Fakir Baykurt, izin günlerinde, iki yıldır
yazmaya karar verdiği ve kendi yaşamından izler de taşıyan Yılanların Öcü’nü yazdı. Bu romanı 1958
yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Ödülü’ne değer görüldü. Yapıt, Cumhuriyet
gazetesinde tefrika edilmeye başladıktan sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin talimatıyla
Fakir Baykurt ve gazete hakkında soruşturma açıldı. Savcının takipsizlik kararı verdiği bu olaydan
sonra Baykurt ara ara Cumhuriyet gazetesinde yazılar kaleme almaya başladı.
Konya Astsubay Okulu’nda tamamladığı askerliğinin ardından Şavşat Ortaokulu’na atandı.
1959 yılında kaleme aldığı Efendilik Savaşı’nda köy yaşamının zorluğunu, sömürü düzenini,
yoksulluğu, cehaleti, bağnazlığı bütün çıplaklığıyla anlattı. Aynı yıl, Bakan İleri’nin “Yılanların
Öcü romanını yazan kişinin Türk çocuklarına mürebbilik yapamayacağını” söylediği Baykurt,
öğretmenlikten alınıp Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirildi ve ardından açığa
alındı. 27 Mayıs 1960’tan sonra Ankara İlköğretim Müfettişliğine atandı. Efkâr Tepesi kitabını da
1960’ta yayımladı.
“Kuvvetli sol görüşler taşıdığı” öne sürülen Yılanların Öcü’nün tiyatro ve sinemaya
uyarlanması Meclis’te, Cumhuriyet Senatosu’nda tartışmalara yol açtı. Devlet Tiyatrolarının provaları
durduruldu. Eseri sinemaya uyarlayan Metin Erksan, sansür kuruluna soktuğu ve “yurt içinde ve
dışında gösterime sokulamaz” kararının çıktığı günün akşamı birtakım tanıdıklarının aracılığıyla filmi
Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Cemal Gürsel’e izlettirdi. Cemal Paşa filmi çok beğenip yönetmeni ve
tüm ekibi kutlamış ve Metin Erksan’a “Bu filmi yapmakla vatana büyük bir hizmet ettiniz” demişti.
Metin Erksan, filminin sansür kurulundan geçmediğini söylemesi üzerine de “Ne münasebet, kim bu
serseriler” diyerek ayağa kalkmış Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri’ne ‘Yarın erkenden bu adamlara
telefon et, filme izin versinler” diyerek talimat vermişti.
Cemal Gürsel’in desteğine rağmen 1962 yapımlı film önce gösterime sokulmamış, Meclis’te
milletvekillerine izletilip gösterim izni almasına karar verilmiş, yaşanan tartışmalar sonrası planlanan
bu gösterim yapılmadan sansür kaldırılmış, Ankara’daki Ulus Sineması’nda yapılan gala gecesinde

Fakir Bayurt saldırıya uğramıştı. Filmin unutulmaz oyuncusu Aliye Rona bu geceyi şöyle anlatacaktı:
“Sahneye çıktık. Fakir Baykurt konuşmasını bitirdikten sonra alkışlandı ama bu ara yuh çekenler de
oldu. Sahne, fırlatılan gazoz şişeleriyle doldu. Bu şaşkınlık içerisinde Erol Taş, Fakir’i kucaklayıp
sahnenin arkasına kaçırdı, Dışarı çıktığımızda bu kez de yolumuzu kesen bir grup genç ceplerinden
çıkardıkları kırmızı mürekkebi Fakir Baykurt’un üzerine atmaya başladılar. Bu kişiler tertipli
gelmişlerdi. Belliydi.” Saldırılar bununla kalmamış. Altmışa yakın sinema, filmin gösteriminin yapıldığı
ilk gün saldırıya uğramıştı. Yine de halk akın akın filmi izlemeye gidiyor, sinema önlerinde kuyruklar
oluşuyordu.
Fakir Baykurt, 60’ların başında art arda kitaplar yayımlamaya devam etti. Aynı zamanda Milli
Eğitim Bakanlığı’nın açtığı bir sınavı kazanarak ABD’de İndiana Üniversitesi’nde nitelikli ders araçları
hazırlama ve yetişkinler için yazma öğrenimine başladı. 1963’te yurda dönerek Ankara’da İlköğretim
müfettişliğine devam etti. Yine bu dönemde 61 Anayasasının sağladığı örgütlenme haklarını
kullanarak dernekçilikten sendikacılığa geçmenin çalışmalarını yapıyordu. Bu arada eserleri
Bulgarcaya, Almancaya, Rusçaya çevrildi.
1965 yılına gelindiğinde Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonundan yüze yakın
öğretmenle Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı kurdu ve ilk toplantıda kurucular onu genel başkan
seçti. 4 yıl sonra TÖDMF, TÖS ile birleşti. Yüze yakın kişiyle kurulan TÖS kapatıldığı 1971 yılında 72000
üyeye sahipti. Bu o zamanki öğretmenlerin yarıya yakınının örgütlenmesi demekti. Sürgünlerin, açığa
almaların, saldırıların, faili meçhul cinayetlerin sıradanlaştığı bu dönemde böylesi bir örgütlülük
elbette çok önemliydi. Bu şartlarda Fakir Baykurt’un öncülüğünde organize edilen Büyük Öğretmen
Boykotu’na Türkiye genelindeki her 10 öğretmenden 7’si katılmıştı. 110.000 öğretmenin katıldığı bu
boykot sonrası, boykota katılan 50.000’in üzerinde öğretmen aleyhinde soruşturma açıldı ve
binlercesi çeşitli cezalara çarptırıldı. Fakir Baykurt da açığa alınmıştı bu eylemin sonunda.
Fakir Baykurt, sendikal mücadelesini dava arkadaşlarıyla verdiği 8 Temmuz 1969 günü
Kayseri’de Alemdar Sineması’ndaki Genel Kurul’da açış konuşmasını yaparken binlerce kişi sinema
salonunu kuşatmıştı. Bir önceki gece elektrikler kesilmiş ve iki cami ve bir imam hatip okulunda
bombalar patlatılmıştı. “Öğretmenler camileri bombaladı” kışkırtmasıyla toplanan kalabalık salonda
bulunan 800 öğretmeni diri diri yakmak istemişti. Askerlerin müdahalesiyle ölümden dönen
öğretmenler askeri araçlarla Ankara’ya taşınmışlar Genel Kurulu Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans
Salonunda Fakir Baykurt’u yeniden genel başkan seçerek bitirmişlerdi.
1971 yılında öğretmenlikten istifa eden Baykurt sıkıyönetim mahkemesince tutuklandı. Askeri
mahkeme önünde uzun süre yargılandıktan sonra beraat etti. Mahkeme heyetine son sözleri şu oldu:
“Hak diyenin ağzına vurulmamalı, yol açanın yolu kesilmemelidir. Bu mücadeleye giren insanlar,
sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de
bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir!”

Prof. Dr. İnci Enginün Fakir Baykurt için şunları söyler: “Ona göre sanatın görevi
“engelleri aşmak, devrim yapmak”tı. Roman ve hikâyeye, hayata karşı tavır almayı ve devrimci
tutuma yönelmeyi sağlama görevi yükledi. Yazara göre sanatçının ve sanatın gayesi, toplum
sorunlarına eğilmek, kitleleri uyandırmak ve bilinçlendirmek olmalı idi.”

Emekli olduktan sonra yurt dışına giden ve burada da yazmaya, örgütlenmeye yönelik
çalışmalar yapan Baykurt 1977’de İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katıldı. Daha sonra
Almanya’da RAA adlı bir eğitim merkezinde beş yıl çalıştı. Bu görevi bitince Duisburg’da bir ortaokulda
öğretmenlik yaptı. 1990’da Pestalozzi okulunda ders vermeye başladı. 1995 yılında aktif çalışma
hayatına son verdi.
1999 yılının nisan ayında yapılan genel seçimlerde Can Yücel, Adalet Ağaoğlu gibi isimlerle
birlikte Özgürlük ve Dayanışma Partisinin milletvekili adayları arasında yer aldı. 11 Ekim 1999’da
pankreas kanseri nedeniyle yatırıldığı Almanya Essen Üniversitesi Kliniği’nde hayata gözlerini yumdu.
Son 22 yılının büyük bir kısmında yaşadığı Duisburg’da düzenlenen bir törenin ardından İstanbul
Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilirken akıllarda şu soru kaldı: Çektikleri boşa gidecek mi?

Hakan Tuncal /1972 yılında İstanbul’da doğdu.  Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının
yazarıdır

.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here