SULTAN: Biz görücü usûlüyle tanıştık. Ali askerdeydi. Evet, biz birbirimizin yüzünü
görmemiştik. Ben 1995 Üsküdar doğumluyum, Ali de öyle.
ALİ: Benim babam içki masasındaymış bir gün, düğün oluyormuş, babam biraz
fazla içmiş. Sultan’ın babası da babamı önceden tanıyormuş. Yani, onun kardeşinin
çocukluk arkadaşı benim kayınpeder… “Gel sana evde kahve yaptırayım da kahve iç”
demiş. Tabii babam da bu teklifi kabul etmiş. Onların evine gitmişler. O zamanlar
20-21 yaşlarındayız ikimiz de. Yalnız benim hiçbir şeyden haberim yok, çünkü ben
o sırada askerdeyim…
Benim bir şeyden haberim var mı ki? Bir gelmişim, evde yabancı birisi var, kahve
istiyorlar. Misafir gelen kişiye yapmayacak mısın kahveyi? Ben nereden bileyim beni
oğluna isteyecek? İlerisi daha da komik… Ali’nin babası gidip geliyor, gidip geliyor.
Benim adımı açmaya başladıkça annem olayı anlamış. “Benim size verecek kızım
yok” diye şimdiki kayınpederimi evden kovalamış. “Buraya geliyorsan kahveni iç,
içmiyorsan al kendini git, bir daha kızımın lafını açma” demiş. Böyle demiş ama var bir
bildiği, meğer Ali’yi benden önce başkasıyla evlendirmişler! Ali evliymiş.
Evlenip ayrılmıştım. Görücü usûlü evlendik, birbirimizi sevemedik, ayrıldık. Sonra ben
zaten askere gittim. Babam gidiyor, Sultan’a bakıyor falan. Ben ne bileyim, haberim
bile yok… Babam da yüzsüzlük yapıp hep gidiyormuş yine, kovalanmasına rağmen.
Bir şekilde orada ne oldu ne bittiyse Sultan yeşil ışık yakmış, “Askerden dönünce
görüşelim” demiş. Sonra babam aradı, “Oğlum izin al, gel hemen” dedi. Geldim, hâlâ
ne oluyor anlamadım. Sultan’ı ziyarete gittik, bir girdim, ben otururken annesi bana
terlik fırlattı! Ne olduğumu şaşırdım.
Kayınpederimin elini öptüm, kayınpeder hemen elini verdi. Kaynanamın elini tam
öpeceğim, kaynana bana “Sakın, sakın, gelme, gelme, gelme! Git buradan. Sakın,
sakın… Sana verecek kızımız yok” diye başladı. Yani, “Umut etme, iki dünya bir araya
gelse hayatta sana kız mız vermem” diyor.

Ben de olanlara gülüyorum o sırada. O zamanlar cahillik mi vardı neydi, hiçbir
şey düşünmüyordum. Her şey fasa fiso geliyordu bana. Bilmiyorum, ben evliliği
düşünmüyordum. Evlenmeyeceğim diyordum ama, sonradan birbirimizi görünce…
Görücü usûlü ama birbirimizi sevmeye başladık. Zaten birbirimizi görür görmez tutulduk
birbirimize. Anlamadık, nasıl bir şeyse…
Aşk diyorlar.
O zaman yine evlilik yoktu aklımda. Birbirimizi tanıdıkça, sevdikçe evliliği düşündüm.
Altı ay falan öyle görüştük. Düğün yaptık, evlendik. Ataşehir’de oturuyordum,
Çekmeköy’e taşındım.
O sıralar babam dedemlerle oturuyordu, biz de onların evinde yaşamaya başladık.
Ama diğer aile bireyleriyle çok kalabalık… Küçücük evlerde yaşamak çok zor oluyor.
Dedemlerin evinin bahçesinde, arka tarafta başka bir boş ev vardı, harabe gibi.
Orayı gözümüze kestirdik, geleni gideni yok, benim küçüklüğümden beri orası
kulübe gibi duruyor orada. E ayrı kiraya çıkayım desen kira parasını her ay nasıl
denkleştireceğiz, garantisi var mı? Başladık o kulübeyi silip süpürmeye, toplamaya,
ev haline getirmeye… O zamanlar geri dönüşümde çalışıyordum. Düzenli olmasa da
aydan aya ödüyorlardı. Hâlâ orada çalışıyor olarak gözüküyorum ama ücretsiz izine
çıkarttıkları için bir seneden beri boştayım. Her neyse işte… Ondan sonra oraya camdır,
kapıdır, penceredir, bilmem nedir aldık. Oturmaya başladık.
Yani yıl oldu 2017, biz o kulübeyi kendimize ev yaptık. Uzunlamasına iki tane odası
vardı. Küçücük bir tane mutfağı vardı. Bir tane lavabosu vardı. Öyle bir evdi. Biz
girdiğimizde elektrik, su yoktu. Elektrik, suyu da biz çektik aslında oraya. Annemin
evinin arkasında olduğu için elektriği annemden çekiyorduk. Suyu da annemden
bağlatmıştık. Tuvalete banyoya da annemlere gidiyorduk. 2 sene kadar kaldık orada.
Tabii bizde mobilya falan yok. Televizyon yok. Hiçbir şey yok yani. Evde sadece bir halı
var. Bir de halının altında muşamba var. Yani o var, başka bir şey yok evde. Mutfakta
dolap, tezgah yok. Piknik tüpü var, kap kacak yerde duruyor. Bir tane döşek vardı, yer
yatağı, çeyizim, onda da yatıyoruz.
Sultan’la hayatımız biraz orada geçince, babamlar ve dedemler arasında sorunlar
başladı. O arada Sultan doğum yaptı. Tam doğum yaptığı gündü, hiç unutmuyorum,
eve geldik. Babamla dedem yine tartışmış. Ben Sultan’la evde kaldım, duymazdan
geldim. Daha bebek 2 günlükken, dedem tuttu babamı çıkarttı. Onunla birlikte, “Bahçeyi
boşaltın” diye bizi de çıkartmasın mı!
Bu olay da geçen sene mart aylarına geliyor. Korona pandemisi başlamaya başlamış.
Ali’yi ücretsiz izne çıkarmışlar. İki ay geçmiş, daha bir şey ödememişler. Biz kendimizi
idare ediyorduk, ama para biriktiremiyorduk. E işten çıkarılınca ne yapacaksın?
Bir de o sırada kulübemizden çıkarıldık. Ben 2 gün olmuş, çocuk doğurmuşum.
O zamanlarda da sizinle tanışmıştık.

Her şey fasa fiso geliyordu bana. Bilmiyorum, ben evliliği
düşünmüyordum. Evlenmeyeceğim diyordum ama, sonradan birbirimizi görünce…
Görücü usûlü ama birbirimizi sevmeye başladık. Zaten birbirimizi görür görmez tutulduk
birbirimize. Anlamadık, nasıl bir şeyse…
Aşk diyorlar



Ben çıkıyorum, ev bakıyorum, ama hayatımda hiç kirada oturmamışım. Ya kirayı
ödeyemezsem bir ay, iki ay? Çık derse, çıkamam mı diyeceksin? Dedeme diyememişim…
Neyse bir ev bulduk, sizin de çok desteğiniz olmuştu, o evi tuttuk. Gittik faturaları
üstümüze aldık. Açtırma parasını da taksite böldüler, eşyaları taşımaya, araç tutmaya
para kalmadı. Zaten çok eşya yok da işte… Bir şekilde eve girdik, düzeni yaptık. Güzel
geliyor, diyorsun kendi evim, kendi elektriğim, suyum. Ama ödeyebildiğin sürece işte…
Biliyorsun biz o evden de çıktık. Elektrik şirketine borcumuz kalmış 250 lira, o da faizle
o kadar çok birikmiş yani. Geçen aradılar beni. “Vallahi” dedim, “benim param yok.”
“O zaman” dediler, “sizin için işlemleri başlatacağız. Haberiniz olsun.” “Beni hapse
atın faiziyle 250 lira olmuş fatura için” dedim, ne diyeyim… Niye öyle söyledim, biliyor
musun? Bu enerji şirketleri sessize yatıyorlar bir şey yokmuş gibi. 10 liralık borcun
6 ay sonra geliyor, 100 lira oluyor. O arada bir şey yapmıyorlar ama faiz bindiriyorlar.
Kâr ediyorlar yani.
Evi bulması da çok zor oldu. Sokak sokak dolaştık, bir de haber verdik. O sırada geçici
bir akrabada kalıyoruz ama, Sultan doğum etti, bebeğin daha iki günü geçmiş. Diyorum
bir an önce rahat edecekleri bir yere geçsek. Belediyede çalışan bir arkadaşımız vardı,
o ilanlara baktı internetten, bir yer seçtik, oraya gittik. Telefonda arkadaşım konuşuyor,
her şey çok güzel. Sonra buluştuk. Adam bizim Roman olduğumuzu anladı. Caymaya
başladı. Arkadaşımla tanışık çıktılar bir de tesadüf, ama yani tanıdığı da halde evi
vermek istemedi. “Hadi” dedi, “senin hatırın var ama kefili sensin.” O da, “Tamam,
benim” dedi. Tabii ilk kirayı toparlamıştık, verdik, depoziti de verdik. Ben hemen
başladım ikinci kirayı düşünmeye. Ben fabrikadan çıktıktan beri de çekçekle kağıt
topluyorum zaten, oradan yaptığım günde 25-30 lira. Her gün çıksam, içinden 1 lira
almadan biriktirsem, kirayı öderim. Faturası? Ee, gıdası?
Hem sevinçliyiz evi bulduk diye, hem de üstümüze kara bulutlar çöktü. Ben kâğıda
çıkıyorum, eve geliyorum, çocuklarla ilgileniyorum, çekçeği Ali alıyor, o kâğıda
çıkıyor. Bir tane kavanoz bulduk. Para aldıkça o günün yemekliğini ayırıp gerisini
kavanoza teptik. Kirayı biriktiriyoruz. Böyle yapsak bile 3-4 günde bir 100 lira para
biriktirebiliyorduk. Anneme söyledik, bari ilk aylarda kirayı düzgün ödeyelim diye.
Kadıköy’de çiçek satmaya çıkabiliyorsa o daha iyi kazanıyor. Ama çiçek için de baştan
paran olması lazım ki çiçekleri satın al. Sermaye gibi… O sıralar geçen yaz ayları oluyor.
Annem çıkıyordu çiçeğe. O çıktığı günlerde bana da para ayırdı. Derken derken kira
ödeme günü geldi. Açtık kavanozu. Annemin de yardımlarıyla ilk ayı ödedik. Bu sefer
faturalar geldi. Faturaları valla ödeyemedik.
Yine para biriktiriyoruz, ama evin ihtiyaçları da var. Tekrar kısıtlamalar geldi,
haftasonları zaten yasak. Bizim aldığımız para azaldı. Bu sefer gıdadan kısmaya
başladık. Biz de ne yaptık; marketin çöplerini kullanmaya başladık.

Artık marketin çöplerinden ne çıkarsa, ayırıyoruz, yıkıyoruz, yiyoruz. O şekilde geçim
sağlıyoruz. Bir tek ekmeğe para veriyoruz. Ekmek de olmuş iki lira… Sonra çöpleri
geziyorum, bakıyorum ki artık marketçiler atılan malzemeyi kesip parçalayıp öyle
çöpün içine atıyorlar. Onu neden yaptıklarını bilmiyorum. Gidiyorum, bakıyorum, öyle
yapıyorlar. Belki tarihi geçiyor, zarar görmeyelim diye. Belki de market çöplerine giden
çok oldu, gitmeyelim diye. Bilemiyorum. Ondan sonra işte, gerçekten zor yaşadık.
Annemden de destek olmayınca ikinci kirayı eksik verdik, ev sahibinin yüzünde de güller
açmadı tabii!
Baktık ki kirayı ödeyemiyoruz, elektriği, suyu ödeyemiyoruz. Yani yetişemiyor, hiçbir şeye
yetişemiyor işte. Günde dönüşümlü olarak kağıt toplamaya çıkıyoruz ama para yetmiyor,
o kadar pahalı ki yetmiyor. Yetmediği için de biz düşündük, taşındık. Üçüncü ay oldu,
yine kira eksik. Faturalar desen, o bize bakıyor, biz ona bakıyoruz. Kağıt, plastik, hurda
topladıktan sonra bahçede ayrıştırıyoruz onları. Ev sahibine şikayet olmuş, tabii adam
bundan da rahatsız. Düşündük taşındık, millete yük olacağımıza… Eşim bana, “Kulübede
oturur musun?” dedi. “Otururum” dedim, “oturmak zorundayım.” Ondan sonra kulübe
yapacak yer baktık. Geldik bizim kardeşin yanına, onun evinde kaldık bir süre. Ama bir göz
odada iki aile de zor… “El el üstüne olur, ev ev üstüne olmaz” diye bir söz var.
Onun evinin bahçesi müsaitti. Ev sahibi de yabancı. Yabancı dediysem, Türk de yani…
Bunlar Samsunlu. Mahalleye yabancı. Evi, arazisi varmış. Benim kardeşim de evi
kiralamış. Kira kontratı var, yıllık ödüyor. Senelerdir de burada yaşıyorlar. Ev sahibi
iyi birisi, kirayı artırmıyor pek. Bahçesi müsait, bir kulübe yapalım dedik. Ama bir sor,
ben daha önce kulübe yaptım mı… Nereden yapacağım, yapmadım! Bir ara hurdacıda
çalışmıştım. Malzemeleri biraz öğrendim ama yapmadım hiç.
Normalde bir çiviyi bile çakamaz…


Sonra bizim mahalleliden daha önce baraka yapanlarla konuştum. Hurdacıdan
malzemeleri seçtik, hurdacıya verecek para yok. Hani ne deniyor, borç, avans gibi yaptık.
Bana malzemeleri verdi. Ben de karşılığında kağıt, plastik, hurda götürüyorum. Diyelim
30 lira yapıyor, 15’ini bana nakit veriyor, 15’ini malzemelerin maliyetinden düşüyor.
Neyse, ustalarla başladık kulübeyi yapmaya. Yani öyle pek usta denilecek birileri değil
de, baraka yapmışlar önceden. Ama evden, inşaattan hiç anlamazlar, öyle diyeyim.
Tabii daha önceden birbirimizi tanıdığımız için bunlarla… Üç kişi bir olup öyle inşa ettik
burasını. Yani ondan sonra, başka zamanda biraz para biriktirince olduğu kadar onlara
para da verdim haklarını helal etsinler diye. Böyle işte. Kapı meselesine gelince…
Yani biz hiç yoktan bahçeye bir kulübe yaptık. Ama kış geldi bu sırada, hava soğudu.
Aralardan hep soğuk geliyor, dışarıyla içerinin farkını anlamıyorsun bazen. Bir de kar
yağdı ki, eriyen kar eve doluyor. Çok zor olmuştu gerçekten. Ama şimdi güzel. Güzel bir
şeyler olunca zorluklar unutuluyor. Yeter ki sonucu güzel olsun.

Elektriği suyu da bizimkilerden çektik. Faturalar geldikçe paylaşırız dedik. Biraz evi tarif
edeyim. Bir odası var, bir de mutfağı var. Mutfakta piknik tüpü kullanıyoruz, ama tüpü
de sadece yemek pişirmek için kullanıyoruz. Yine tezgah dolap falan yok da, mutfak ayrı
yani. Tuvaleti var, bir tane de lavabo var, onu banyo olarak da kullanıyoruz.
Dışarıya kalıp yapmak lazım. O süngerler oluyor ya, onlardan yapmak lazım. Yoksa
soğuk oluyor. Aralardan bir yerlerden geliyor. Şimdi yaza girdik ya, sorun yok. Soba
yakınca ısınıyor. Ama kışın soba yakınca da ısınmıyor hiç.
O aralardan sadece soğuk değil böcek, örümcek de giriyor. Mesela karafatmalar çok
oluyor. Yine de kendimiz yaptık, zamanla güzelleştiririz, tüm delikleri kapatırız diyoruz.
Aslında kendi yaptığımız evde oturması güzel bir şey. Ama başkasının arsasında
olduğunu, sonradan burasının yıkılacağını düşününce o biraz daha zor oluyor. Yani fark
etmiyor yine. Ha kiradasın ha burada kendi yaptığın evdesin. Değişen bir şey yok.
Yaptık evi. Gidecek bir yerimiz yok. Gidecek yerin olsa zaten böyle yaşamazsın.
Burası bizimkilerin evinin kömürlüğü gibi oldu. Dışarıdan öyle görünüyor yani…
En sevdiğimiz eşya diye bir şey yok. Hiçbir yerde durmuyor ki en sevdiğimiz eşya. Yani…
Bir tek çöpten bulduğumuz bir UFO elektrikli ısıtıcı vardı. Onun tamirini yaptım ben,
çocuğun yanında sürekli UFO yansın diye. İki gözünü yakmayı başardım, diğer iki
gözünü yakamadım. Şu anda çocuktan dolayı en sevdiğimiz eşya olarak UFO var yani.
Bense hepsini seviyorum. Eşyalar aynı eşyalar. Değişen bir şey yok. Burada tabii bizim
ikamet sorunumuz da var. Evin kapı numarası, ikamet adresi yok. O yüzden ikameti
bizimkilere aldıralım diyoruz. Ama belediyeye, kaymakamlığa falan başvuracağın zaman
da aynı evden bir kişiye veriyorlar. O bir sıkıntı.
Ben işe geri dönmek ya da başka bir işe girmek istiyorum asıl. Zaten orası tadilata
girecekti. Bu pandemiden ötürü kapanmaya geçeceklerini söylediler. “Bilginiz olsun,
Uücretsiz izine çıkacaksınız iki aylığına” dediler. İki aylığına diye biz bildik. Sigorta
girişim vardı, düzensiz de olsa sigorta da, maaş da yatıyordu. Bu pandemiyle, bir
de ekonomiyle de ilgisi var, orası da kapandı gibi. Çalışan sayısı çok düştü. Geri
çağırmazlar, çağıramazlar, hiç umudum yok. Kendilerine hayırları kaldı mı ki… Neyse,
ben araştırıyorum temizlik işidir, depo işidir… Sürekli kağıt toplarken ilan, duyuru var
mı, bir gözüm onlara bakıyor. Araba ehliyetim var. Şoförlük işine gireyim dedim. Merak
sardım. İnternetten kendime şoförlük işi baktım. Artık çalışmak istiyorum gerçekten.
Çok sıkıntılar çekiyoruz. Bir arkadaş var, kurye olarak bir markette çalışmaya başladı.
Çok yoruluyor ama sigortası ve maaşı düzenli yatıyormuş. Öyle az da değil, beş bin
lira! Sordum ne gerekiyor diye, motor ehliyeti… Gittim ehliyet kursuyla konuştum.
Çok rahatladım ya. Bu şoförlük konusundan umudumu kestim, kurye olayım dedim.
Durumumu artık gerçekten düzlerim dedim. Bir de benim hakikaten çok borcum var.
Gerçekten öyle böyle değil yani…

Biz pandemiyle ihtiyaç kredisi çektik. Bizim mahallede herkes çekti. Geri ödemesi 6 ay
sonra dediler. 6000 lira o zaman bize çok lazımdı. Pandemiden sonra düze çıkınca
öderiz dedik. Düze çıkmak ne, daha da battık! Neyse, sonra gittim kursa yazıldım. 1380
lira kurs parasını pazarlıkla 1000 yaptım, 200 lira taksitle. Derslere girdim, öğrendim.
Sınav parası 130 lira… Onu da bizim hurdacıdan aldım yine. Yani hurdacı var bir tek.
Başka kimse yok. Hepsi benim gibi… Çıktım hurdacıya işte, biraz sohbet ettik. Ya abi
dedim, böyle böyle… Hurdacı biraz yüzünü bıraktı ama vermek zorunda da kaldı. Allah
razı olsun, kırmadı beni. Ondan aldım, sınav parasına yatırdım. Sınava da girdim,
geçtim. Şimdi kursun kalan taksitlerini yatırınca, bir de vergisi oluyormuş ehliyetin, onu
da yatırınca, hemen gidip kurye olmak için kapısını çalacağım bu marketlerin.
Sınav gecesi “Sınavı geçmem lazım” diye diye uyudu. Pantolonla yatmış. Sınavı geçti.
Kurstan sertifikayı alacak, onu nüfus müdürlüğüne götürecek. 590 lira da A2 ehliyeti
vergisi var. O vergiyi de ödeyecek. Sonra ehliyeti olacak.
Her yer de almıyor. Bazı yerlere ben çok girmek istiyorum da, onlar çok kurumsal…
Ehliyetinin bir senelik olması gerekiyor. Sabit maaş üstüne, her paket için de para
veriyor. Komisyon gibi yani. Ben bunlar hakkında çok araştırma yaptım, o yüzden
biliyoruz ikimiz de. Şimdilik tek umudumuz kurye olmak, yani düzenli bir gelirin olması.
O zaman nefes alabiliriz. Arsa sahibi çık dese, gider bir ev tutarız. O zamana kadar para
biriktiririz. Şu borçları da kapatırız, kimseye borcumuz kalmaz.
Ben de o zaman bir okuma kursu bulurum, okuma yazma öğrenirim. Daha önce de
sormuştum, bir okuma yazma kursu demiştim keşke olsa… Okulu tamamlayamamıştım,
onu tamamlarım.

HİKAYENİN SAHİBİ: SULTAN ve ALİ
GÖRÜŞMEYİ YAPAN VE HİKAYELEŞTİREN: ŞEVVAL ŞENER
(Bir çiftin diyaloğu – Sultan ve Ali)

Yoksulluk alanında çalışırken karşılaştığımız hikâyeleri en iyi anlatacak kişilerin, o hikâyelerin sahipleri olduğu inancıyla; yoksulluğu doğrudan deneyimleyenlerin sesinin bu kitapta duyulabilmesini amaçladık.

Kitabın ilk bölümünde, Derin Yoksulluk Ağı’nın parçası olan on dört kişinin hikâyesini bulacaksınız. Bu hikâyeler, sahipleri tarafından anlatıldı, Derin Yoksulluk Ağı ekibi tarafından hikâyeleştirildi. Anlatıcıların kimlikleri ya kendi istekleri doğrultusunda gizli tutuldu ya da hikâyeye dahil edildi. Her hikâyenin sahibi, yayımlanmadan önce metinleri okudu ve son halini şekillendirdi.

Katılımcıların anlattıklarıyla ilgili mevzuat, araştırma verisi, haber gibi bilgileri de hikâyelerin sonuna eklemeyi uygun gördük. İkinci bölümün ilk hikâyesi, 20 yıldır yoksulluk alanında çalışan gazeteci ve aktivist Hacer Foggo tarafından kaleme alındı. Derin Yoksulluk Ağı olarak yaptığımız mahalle ziyaretleri, telefon görüşmeleri ve destek süreçleri esnasında duyduğumuz günlük insan hakları hikâyelerini de, tıpkı bir günce gibi, bu bölümde derledik.

Yoksulluğun bir insan hakları ihlali olduğunu; yoksulluğu ortadan kaldırabilmenin ise öncelikle görerek, kabul ederek ve hak temelli bir yaklaşımı benimseyerek mümkün olabileceğini kabul ederek, yoksulluk üzerine düşünebilmek,
tartışabilmek dileğiyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here