Hikâye anlatmaktan vazgeçmiştim. Hikâyelerimin kahramanları çaresizlik girdabı
içindeler. Karamsarlar. Sorunları hiç bitmiyor. Çözüldüğünü düşündüğünüz her sorun
yeni bir sorunu doğuruyor. Umutsuzlar, insanın kibrine, kompleksine güvensizler.
Anlattığım hikâyeler sıkıcı geliyor, bunu dinleyenlerin yüz ifadelerinden anlıyordum.
Tanımadıkları bir sürü insanın, hele de böyle sorun yumağı içinde olanların hikâyesini
dinlemek o hikâyenin bir parçası haline gelmektir çünkü, bir ucundan tutmak gerekir, ki
o da kolay değil.
İyilikle başlayıp kolayca kötülüğe de dönüşebilir bu hikâyeler, size zarar verebilir,
konforunuz bozulabilir. Bu satırları yazdığımda henüz “pandemi” hayatımıza
girmemişti. Derin yoksulluk hikâyelerini anlatmaktan artık vazgeçtiğim bir dönemde
salgın başladı. Zor sokaklardaki yokluk açlığa evrildi. Böylece fikrimi değiştirdim;
bu hikâyeleri duymayan kalmasın istedim. Zaman zaman yazıyorum, yazmaya vakit
buldukça tabii… Bazen evini ziyaret ettiğim bir kişinin bazen de okuduğum bir haberin
günlerce, hatta yıllarca etkisinde kalıyorum. Örneğin 2014 yılında bir gazetede haberini
okuduğum garson Alihan… İzmir’de demiryoluna yatarak intihar etmeden önce Facebook
hesabına yazdığı şu sözler 18 yıllık hikâyesini anlatıyordu: “Garson bey menüde ne var
-Hayat var efendim -al senin olsun bu hayat ben yokum…” Ne Alihan’ın ışıl ışıl gözleri
çıktı aklımdan, ne de bu sözleri, yıllarca…
Alihan’ın ömür boyu boynunda taşıdığı “derin yoksulluk” halkasını taşımaktan
vazgeçerken geride bıraktığı bu sözler, yedi yıl sonra pandemide intihar eden yüzü aşkın
müzisyenin de hikâyesiydi…
2006 yılında kentsel dönüşümde evi yıkılan Zehraların kalan hayatlarını çadırlarda,
barakalarda, yarı yıkık gecekondularda geçirmesi de hep aklımda. Bu evlerde sık
sık yangın çıkar, elektrik olmadığı ya da kesildiği zamanlarda gece kullanılan mum
devrildiğinde eşyalar tutuşur, çocuklar yanar. Barakalarda bebeklerin yanaklarını
fareler ısırır, kadınların saçlarına kıran gelir, uyuz, verem, koah, astım hastalıkları hiç
bitmez. Kuyulardan, çeşmelerden su taşırlar.

Çanakkale’de bir çadırda ölen Ünzile için “bakımsızlıktan donarak öldü” diye çıkan
haberleri düzeltmek için günlerce çaba sarf eder yetkililer ve yetkililerin peşinde el pençe
yürüyenler. Haber düzeltmeyi, derin yoksulluğu azaltmak için strateji geliştirmeye tercih
ederler, her nedense… Yıllar önce Kağıthane’de Zeynep bebeğin çadırdaki trajik ölümünü
bir gazeteye yazdığımda, belediye başkanı hemen bir tekzip göndermişti. Baş sağlığı
dilemeden, bebeğin ailesini ziyaret etmeden yazılan bir tekzipti, “Bebek ölebilir ama biz
imajımıza çizik attırmayız!” dercesine.
Sulukule’de son ev yıkılıncaya kadar, “dünyanın en sosyal projesi” deyip durdular.
Hikâyelerim, on beş yıl önce 10-12 yaşlarındayken evleri yıkılan Sulukuleli,
Küçükbakkalköylü, Kağıthaneli çocukların, şimdi 20’li yaşlarında, kucaklarında
bebekleriyle annelerinden, babalarından devraldıkları derin yoksulluğun hikâyeleri….


İ H T İ YA Ç K R E D İ S İ


Mart ayında ortaya çıkan salgınla birlikte sokakta yükselen “Fazla yemeği olan var
mı?” çığlığı ve mamalara alarm takılması… Önümüzde çetin bir yılın, hatta yılların
olduğunun ilk göstergeleriydi. Dediler ki, “Bebek bezi yok, mama yok, süt yok, yağ
yok, sebze yok, hiçbir şey yok…” Birdenbire yoksulluktan açlığa doğru evrileceklerini,
bunun böyle bir hafta içerisinde, bu kadar hızlı olacağını gerçekten düşünememiştim.
Özellikle kadınlar, yalnız anneler bu süreci çok daha ağır geçirdi. Açlıkla mücadele
etmek için kendilerince yöntemler geliştirdiler. Bebeklerine mama yerine şekerli su,
pirinç lapası, hatta hazır çorba vermek gibi yöntemler… Görüştüğüm kimi anneler,
henüz yaşları uygun olmamasına rağmen bebeklerine mamayı bıraktırdıklarını
söylediler.
Yokluk, ama öyle böyle değil. Sürekli açlıkla mücadele eden aileler. Sürekli mamayla
bebek beziyle imtihan edilen ve onların gözlerine bakmaktan utanan anne-babalar.
Yerel yönetimlerin salgındaki “açlık” durumunu geç anlaması, bir “yardım kolisi”
ile hayatın devam edeceğini sanmaları, bir kez verilen 1000 lirayla bütün bir yılın
zararını toparlayacaklarını düşünmeleri, derin yoksulluğu iyice derinleştirdi.
Pandeminin ilk yılında özellikle kağıt toplayıcıları günlük 30-40 lira kazançla
evlerine döndüklerini anlatıyorlardı, o da çıkabildikleri günlerde… Faturalar, biriken
kiralar, gıda harcaması derken, işin içinden çıkamayacak duruma geldiler.
Yasaklar gevşetilip sokağa yavaş yavaş çıkılmaya başlandığında da durumlarında bir
değişiklik olmadı maalesef. Çöplerde eskisi gibi malzeme bulamıyorlardı artık.
Kağıt toplayıcıların sayısı artmış, hurda fiyatları düşmüştü.

Yokluk, ama öyle böyle değil. Sürekli açlıkla mücadele eden aileler. Sürekli mamayla
bebek beziyle imtihan edilen ve onların gözlerine bakmaktan utanan anne-babalar.



Salgının sürmesi nedeniyle, çöpleri karıştırmak onları covid bulaş riskiyle karşı
karşıya getiriyordu. Ve sonunda, birikmiş faturaları nedeniyle önce elektrikleri
kesildi. Ardından biriken kiraları ödeyemedikleri için ev sahipleriyle sık sık
tartışmaya başladılar. Ev sahipleri evden çıkmaları için tarihler verdi. Hatta birkaç
aileye tarih bile verilmedi; doğrudan sokağa atıldılar.
İşte böyle bir dönemde Cumhurbaşkanı’nın ihtiyacı olanların bazı bankalardan çok az
faizle kredi alabileceğini söylemesi, birçok yoksul mahallede etkisini gösterdi. Hatta
bazı bankaların temsilcileri, kredi vermek için bu mahallelerde dolaşmaya başlamıştı.
Çok zor durumda olan kişiler 5 bin liralık tüketici kredisini çekti. Örneğin destek
verdiğimiz kağıt toplayıcılarından biri Kasım 2020’de 5 bin liralık kredi aldı, oysa ne
bir mülkü var ne de sabit bir geliri… Mahallede ziyaret ettiğim iki aile de çektikleri
kredinin kendileri için “can simidi” olduğunu, o dönemde pandeminin kısa sürede
biteceğine ve bu krediyi de rahatça ödeyebileceklerine inandıklarını söylediler.
Kredi alanlardan biri, eline geçen parayı barındığı baraka/gecekonduyu daha
yaşanılır bir hale getirmek, malzeme satın almak için kullanmış. İlköğretime giden
üç çocuğu ve bir bebeğiyle yaşadığı eve, en azından farelerin girmesini engellemiş
böylece. Fakat son dört aydır, aylık 190 lira olan kredi taksidini ödeyemediğini;
gıdaya, mama ve beze erişimde zorlandığından, günlük kazancını temel ihtiyaçlar
için harcadığını anlatıyor.
Kredi çeken ve okuma yazma bile bilmeyen başka bir kadın, bankadan sürekli gelen
uyarı mesajlarını ilköğretime giden oğlunun ona okuduğunu aktardı bana. Geceleri
uyuyamadığını, cezaevine girmekten çok korktuğunu söylüyor.
Her ikisi de günlük iş yapıyorlar; kilometrelerce yol yürüyüp kağıt topluyorlar,
mendil, su satıyorlar, temizliğe gidiyorlar. Günlük 50 lira kazanıyorlarsa 20’sini, 30
lira kazanıyorlarsa 10 lirasını, ay sonunda gelecek kredi borcu taksidini ödemek için
biriktiriyorlar.
Taksit birikmiyor; evde aç kalan bebeğin çığlığı kredi borcu için biriken parayı
eksiltiyor her seferinde

SIĞINAK


Selma pandemiyi kapısı, bacası kırık bir evde, 1, 4 ve 6 yaşlarında üç çocukla birlikte
geçiriyordu. Her arayışımda farklı bir dert anlatıyordu. Bir gün gıda ihtiyacı, diğer
gün temizlik maddeleri, başka bir gün bebek bezi ve maması dert oluyordu. Ama
esasında onun sesindeki hüzün bütün bunların dışında, evde çocuklarıyla birlikte
gördüğü zorbalıktı.
Kapanma dönemlerinde yarı açık ve sürekli kırılan penceresinden gelen seslere
çocukların çığlıkları karışıyordu. Komşularının “aile içinde olur böyle şeyler”
yorumuyla, yükselen çığlıklar yerini sessizliğe bırakıyordu.
Sokağa çıkma yasağı olmadığı zamanlarda, sırtına bağladığı bebeğiyle market önlerine
gidip çöplerden yiyecek topluyordu Selma. Arada sırada kağıt mendil satıyordu.
Eve döndüğündeyse kazandığı tüm parayı eşi alıyor, yine çocuklar aç kalıyordu.
Gece olunca evin içinde çocuklarla birlikte attığı çığlıklar bütün sokağı inletiyordu.
Selma sonunda dayanamayıp üç küçük çocuğuyla karakola gitti. Sonra da kendini
bir sığınma evinde buldu. Sığınma evinde yalnızca bir hafta kalabildi. Orada yabancı
hissettiğini, çocukların da mutsuz olduğunu, süt isteyen çocuğuna istediği anda süt
bulamadığını, çocuklarının çok hareketli olması nedeniyle “sığınma evine rahatsızlık
verdiklerini”, bu nedenlerle oradan ayrıldığını söylüyor. Tek odalı bir evde oturan
annesine gittiğini, üç çocukla bir gece parkta yattığını, sonra yine eve döndüğünü
anlatıyor. Çığlıklı bir gecenin ardından, eşi cezaevine giriyor. Selma’nın ise şimdi
yeni bir evi var. Yine kirasını ödemekte zorluk çekiyor ama, penceresinden gece yarısı
korkuyla çığlık atan çocukların sesi duyulmuyor artık.

TANIKLIK; HACER FOGGO

Yoksulluk alanında çalışırken karşılaştığımız hikâyeleri en iyi anlatacak kişilerin, o hikâyelerin sahipleri olduğu inancıyla; yoksulluğu doğrudan deneyimleyenlerin sesinin bu kitapta duyulabilmesini amaçladık.
Kitabın ilk bölümünde, Derin Yoksulluk Ağı’nın parçası olan on dört kişinin hikâyesini bulacaksınız. Bu hikâyeler, sahipleri tarafından anlatıldı, Derin Yoksulluk Ağı ekibi tarafından hikâyeleştirildi. Anlatıcıların kimlikleri ya kendi istekleri doğrultusunda gizli tutuldu ya da hikâyeye dahil edildi. Her hikâyenin sahibi, yayımlanmadan önce metinleri okudu ve son halini şekillendirdi.
Katılımcıların anlattıklarıyla ilgili mevzuat, araştırma verisi, haber gibi bilgileri de hikâyelerin sonuna eklemeyi uygun gördük. İkinci bölümün ilk hikâyesi, 20 yıldır yoksulluk alanında çalışan gazeteci ve aktivist Hacer Foggo tarafından kaleme alındı. Derin Yoksulluk Ağı olarak yaptığımız mahalle ziyaretleri, telefon görüşmeleri ve destek süreçleri esnasında duyduğumuz günlük insan hakları hikâyelerini de, tıpkı bir günce gibi, bu bölümde derledik.
Yoksulluğun bir insan hakları ihlali olduğunu; yoksulluğu ortadan kaldırabilmenin ise öncelikle görerek, kabul ederek ve hak temelli bir yaklaşımı benimseyerek mümkün olabileceğini kabul ederek, yoksulluk üzerine düşünebilmek,
tartışabilmek dileğiyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here