İstanbul’da doğdum. Mahalledeki ilkokulda sekize kadar okudum. Cebimde harçlık
olmadan okula gittim, çoğu zaman beslenmem de olmazdı. Ama öyle böyle ben okula
devam ettim. Çok istedim liseyi de okuyayım ama maddi imkanlar el vermedi. Biz üç
kardeştik, ben en küçükleriyim. Benden büyükleri ilkokulu bile bitiremeden okulu
bıraktılar. Günlük işler yaptılar. Bir şekilde ayakta durmaya çalışıyorduk. Ben yine sekize
kadar iyi okudum… Sonra fabrikalarda çalıştım. Gurbete gittim iş için, inşaatlarda
çalıştım. Ayakkabı boyacılığı yaptım. Kağıt topladım. 17 yaşımda evlendim. Askere
gitmeden önce bir çocuğum vardı benim.
Şimdi kağıt topluyorum, arada başka işler bulursam onlara da gidiyorum. Diyelim
sabah oldu, evden beş gibi çıkıyorum. Alemdağ, Taşdelen, Nişantepe… Dokuz-ona
kadar dolaşıyorum. Günde en az 7-8 saat yürüyorum, çekçek de benimle geliyor. Saat
geçtikçe o da doluyor, ağırlaşıyor, yürümek daha da zorlaşıyor. Hem kağıt topluyorum,
karton, koli ne varsa, hem plastik, naylon, poşet, şişe işte… Çöpten hurda çıkarsa onları
da alıyorum. Hurda olsa yine daha iyi oluyor.


Yenecek gibiyse, varsa yiyecek de alıyorum.
Sebze, domates, biber, patates… Eve
getirip yıkayıp temizleyip yiyoruz. O
çekçek de benim değil, sabah çıkınca
hurdacıdan alıyorum, topluyorum,
dönüşte hurdacıya geri gidiyorum.
Topladığımı alıyor kantara
koyuyor. Kağıdın kilosu
60 kuruş. Yüz kilo olursa 50
lira, 60 lira alıyorum. Çekçeği
de bırakıyorum. Bakkala,
o gün varsa pazara, markete
giriyorum.

Arabaların kenarından, peşinden hızlı
hızlı gitmeye çalışıyorsun. Yokuş aşağı inmesi ayrıca zor. Hepsi çok zor. Ağırlaşsa bir dert,
ağırlaşmasa para kazanamıyorsun.


Neyse o günlük para, ona göre bir şeyler alıp eve dönüyorum. Yani biz topladığımızla
ancak mutfaklık neyse onu alıyoruz, tüpü değiştiriyoruz. Bunun kirası var, faturası
var, başka borçları var, çocukların masrafı var… Var da var, öyle değil mi? Evi böyle
döndürüyoruz. 100 kilo toplaması da öyle kolay değil, ayaklarım yoruluyor, su topluyor,
bazısı mantar oluyor. 30 kilo, 40 kilo toplayıp bıraktığım oluyor, sonra akşam serinliğinde
yine çıkıyorum çıkabileceksem. Bazen birkaç gün dinleniyorum, ayaklarım toparlasın diye.
Bazense birkaç gün toplayıp biriktiriyorum, ancak öyle 100 kilo yapabiliyorum. Bunun
yağmuru var, sıcağı var, kışı var. Şimdi bizim mahallede herkes çekçeğe çıkıyor. Farklı
farklı saatlerde çıkıyoruz, farklı çöplere gitmeye çalışıyoruz. Ben aslında sekiz yaşımdan
beri çıkıyorum, okuldan sonra gidiyordum eskiden. O zaman bu kadar yoktu kağıt
toplayan. Bir kişi sürekli her gün de çıkamaz, insanın vücudu kaldırmıyor. Dönüşümlü
çıkmak gerekiyor.
Ben Gebze’deydim. Eşimle görücü usûlü tanışıp evlendik, 17 yaşlarındaydım ben de…
Üçe kadar okudum, okuma yazmayı tam sökemedim. Okuyorum ama yazamıyorum diyeyim.
6 seneden beri kağıt topluyorum. Bir gün eşim gidiyor, bir gün ben. Tek kişi yapamayız bu
işi. Hem çocuklar var, hem de inanın insanın vücudu kaldırmıyor. Pandemide Cumartesi pazar günleri ve akşamları sokağa çıkma yasağı vardı. Normalde akşam beş-altı gibi
serinlikte çıkıp geceye kadar topluyorduk ya da sabah daha erkenden çıkıyorduk. Bir
bakmışsın yasak dokuzda başlamış, bir bakıyorsun yedide… Akşam beşten sonrası
bile yasak oldu bazen, biliyor musunuz? Tam çekçeğe çıktığımız saatler. E o günlerde
çıkamıyorsun. Bir de hastalıkla ne ilgisi varsa, kağıdın kilosu düştü. Bazı yerler kilosunu
30 kuruşa, 40 kuruşa almaya başladı. Yani yüz kilosu ne yapıyor, 30 lira, 40 lira…
Ev kırk lirayla dönmüyor, döner mi? Sizce döner mi? Her şey çok pahalı. Çekçeğe çıkmanın
avantajı ne biliyor musunuz, bazen yiyecek de buluyorsunuz. İyi durumdaysa alıp eve
getiriyorsunuz.
Ben çıktığım zaman eşim çocuklara bakıyor. Çocukları asla yanıma almıyorum, perişan
olurlar. Öğrensinler de istemiyorum, okula gitsinler, bilmesinler bu işi istiyorum. Ancak
yaşayan bilir, çok zor, kaç kilo oluyor çekçek, yokuşu çıkması çok zor. Kan ter içinde
kalıyorsun, bırakayım diyorsun. Sonra trafiği var, arabaların kenarından, peşinden hızlı
hızlı gitmeye çalışıyorsun. Yokuş aşağı inmesi ayrıca zor. Hepsi çok zor. Ağırlaşsa bir dert,
ağırlaşmasa para kazanamıyorsun.
Benim tek hayalim, doğru düzgün bir evim olsun… Şu andaki evim hamamböceği
kaynıyor, hep rutubet. Biraz birikim yapıyoruz, 300-400 milyon (lira), açıkları kapatmaya
çalışıyoruz. Mutfağın yapılması lazım. Her şey kaldı. Boya yapsak rutubeti gider diyorum
ama ev çürük. Bir evim olsa, tertemiz, ailecek girsek yaşasak, kira derdi olmasa…
İkinci hayalim de çocuklarımın sonuna kadar okuması. Şimdi de okula devam ediyorlar,
edecekler tabii ki. Ne olursa olsun okula gidecekler.

KAĞIT VE PLASTİK TOPLAYAN BİR ÇİFTİN ANLATTIKLARI
HİKAYENİN SAHİBİ: İSİM PAYLAŞMAK İSTEMİYORLAR
GÖRÜŞMEYİ YAPAN VE HİKAYELEŞTİREN: ŞEVVAL ŞENER

Yoksulluk alanında çalışırken karşılaştığımız hikâyeleri en iyi anlatacak kişilerin, o hikâyelerin sahipleri olduğu inancıyla; yoksulluğu doğrudan deneyimleyenlerin sesinin bu kitapta duyulabilmesini amaçladık.

Kitabın ilk bölümünde, Derin Yoksulluk Ağı’nın parçası olan on dört kişinin hikâyesini bulacaksınız. Bu hikâyeler, sahipleri tarafından anlatıldı, Derin Yoksulluk Ağı ekibi tarafından hikâyeleştirildi. Anlatıcıların kimlikleri ya kendi istekleri doğrultusunda gizli tutuldu ya da hikâyeye dahil edildi. Her hikâyenin sahibi, yayımlanmadan önce metinleri okudu ve son halini şekillendirdi.

Katılımcıların anlattıklarıyla ilgili mevzuat, araştırma verisi, haber gibi bilgileri de hikâyelerin sonuna eklemeyi uygun gördük. İkinci bölümün ilk hikâyesi, 20 yıldır yoksulluk alanında çalışan gazeteci ve aktivist Hacer Foggo tarafından kaleme alındı. Derin Yoksulluk Ağı olarak yaptığımız mahalle ziyaretleri, telefon görüşmeleri ve destek süreçleri esnasında duyduğumuz günlük insan hakları hikâyelerini de, tıpkı bir günce gibi, bu bölümde derledik.

Yoksulluğun bir insan hakları ihlali olduğunu; yoksulluğu ortadan kaldırabilmenin ise öncelikle görerek, kabul ederek ve hak temelli bir yaklaşımı benimseyerek mümkün olabileceğini kabul ederek, yoksulluk üzerine düşünebilmek,
tartışabilmek dileğiyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here