Son aylarda halkın tepkisini doğrudan ortaya koyduğu olaylara tanık olmaya başladık. İnsanlar kendilerine dayatılana cesaretle sert tepki veriyorlar,  arkalarında bir örgüt yok. Bir kahveci çıkıyor, geçinemediği için çay kazanını yolun ortasına atıveriyor. Çiftçi ürün söküyor. Rize’de, İkizdere köylüleri, bir haftadır İşkencedere Vadisi ’ne yapılmak istenen Cengiz Holding’e ait taş ocağına karşı direniyorlar. Kesilmelerini önlemek için ağaçların tepesine çıkıyor, nöbet tutuyor köylüler. Ortaya koydukları direniş son derece öğretici, düşündürücü!

Eskiden Solcular devrim ateşini yakmak için bu tür tekil eylemlere sahip çıkar, kitlesel katılım sağlamaya çalışırlardı. Şimdilerde bu tür eylemler, kendiliğinden ortaya çıkıyor. Solculara da görüntüleri sosyal medyada paylaşmak düşüyor.

Aslında bu tür eylemleri birbirine bağlayacak, bunları gelecek projesi için kullanacak bir düşünce sistemi geliştirmeye ihtiyaç var. Yazık ki Sol, üzerine çöken ölü toprağından silkinip kurtulamadı bir türlü.

Oysa dünya, ekonomik, siyasal, çevresel derin bir karmaşa içinden geçiyor. Bir biri ile tutarlı önermeler üzerinden, geleceği kuracak yeni hipotezlere, kuramlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bazı emareler olsa da, henüz kararlı, güçlü ideolojik bir zemin ortaya çıkaracak bir görüntü yok ortada.  

İdeoloji kavramını, daha çok bir toplumsal kesimin davranışlarına yön veren düşünce sistemi anlamında kullanıyoruz. Bazıları, gerçekliği çarpıttığı gerekçesi ile ideolojilere olumsuz yaklaşım içindeler. Oysa her ideoloji,  verili bir toplumsal değişim süreci içinde, o toplumsal değişimin yaşadığı sorunları çözmek için ortaya çıkmıştır. İnsanlığın ortak düşünsel, kültürel mirasını oluştururlar.

Her ideoloji, belirli bir yaşam biçimini, alışkanlığı, yaşama bağlanma biçimini, bilgi üretme biçimini, bir inanç sistemini, bir aidiyeti ortaya koyar.

Thomas Khun’un bize gösterdiği gibi, ideolojiler son derece dayanıklıdırlar, kolayca değişmez, dönüşmezler. Ancak eleştirilere verdikleri tepkiler ile yeni ideolojilerin ortaya çıkması için zemin oluştururlar. Karl Poper, önermeleri nasıl yanlışlanabileceklerini gösterecek biçimde kurun önerisinde bulunur. Çünkü ona göre bilim yanlışlama ile ilerler.

Verili bir toplumsal değişimin sorunlarını çözmek için, yaşama geçme iddiası ile ortaya çıkacak bir ideoloji, kendinden önce ortaya çıkmış bütün ideolojilerden beslenmek, yararlanmak durumundadır.

Bu noktada, geçmiş ideolojilerin hepsini tu kaka sayıp, sadece içlerinden birini, ortaya çıktığı haldeki orijinalliği içinde, geleceği tasarlamak için kullanamazsınız. Bunu yaparsanız işte o zaman ideolojik davranmış olursunuz. Kargadan başka kuş tanımayan dogmatik, yaşam karşısında peşin peşin havlu atmış sayılır.

Bunun pratik sonucu, eski güzel günlere öykünmedir. Geçmişte yaşanan duyguları yeniden yaşama arzusu nafile çabadır aslında. Çünkü akan su, aynı su değildir. Köprülerin altından çok sular akmış, toplumu dönüştüren üretim-dağılım ilişkileri çoktan değişmiştir.

Gelecekten ne beklediğinizi, üretim ilişkilerini dönüştürücü manivelaları yeniden tanımlamak, tasarımda bulunduğunuz bina için kullanacağınız malzemeleri, harcı, yöntemi, tekniği yeniden seçmek, belirlemek zorunda kalırsınız.  Bunu yapmak zordur, eski terminoloji racon kesmek daha kolay olsa da kime ne kadar ulaştığınız tartışmalıdır. Geniş halk kitlelerini böyle etkileyemezsiniz.

Kendini Marksizm içinde tanımlayan (ya da tanımlayamayan) Sol’un yaşadığı sorunun kaynağı bence biraz da burada gizlidir.

Liberalizm ile gelen insanların yasalar karşısında eşit olduğu, özgür olduğu savının bir aldatmaca olduğu, Kapitalizmin aslında azgın bir sömürü düzeni olduğu, daha 1850’lere gelindiğinde çoktan ortaya çıkmıştı.

Marksizm’in sürece en önemli katkısı, bence, diyalektik akıl yürütme biçimini idealizmin elinden alıp materyalizmin eline vermesiyle oldu. Bu, insan düşüncenin gelişmesine, zenginleşmesine, çığır açıcı bir katkıda bulundu.

Fakat, Feodal dönem, modernleşme sürecine göre nasıl siyah-beyaz kaldı ise, post modern sürece göre modernleşme süreci de o oranda siyah-beyaz kaldı. Marksizm, sonuçta bugüne göre daha siyah-beyaz bir dönemin ürünüdür.

Mekanik yaklaşım, standartlaşma arayışı, neden sonuç ilişkisi içinde sonuca ulaşma (determinist yaklaşım), bürokratiklik, bilimin inanç haline gelişi (pozitivizm) ve uluslaşma; Modernleşme Dönemine (Feodalizmden Kapitalizme geçiş sürecine) damgasını vuran kavram ve süreçler bunlar oldular.  Marksizm’in bilim haline, oradan da inanç haline gelişinde, Sosyalizmin, Komünist parti elinde inşa edilişinde, Sosyalizmi üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ile kurumsallaştırmada modernleşme dönemine damgasını vuran bütün bu süreçlerin izleri görülebilir.   

Toplumsal değişim serüveni Marksizm’in öngördüğü biçimde gelişmedi. Post modern süreç içinde kapitalist üretim biçimi, üretim güçlerini farklı biçimde yeniden yapılandırdı. Devlet müdahalesine karşı çıkan liberalizmden, bunalımlarda tekelleri kurtaran neo liberal devlete hızla geçildi.  Hizmet sektörü, orta sınıflar öngörülenin tersine büyüdüler, bilgisayarın üretimde kullanılması ile el emeği kullanımının hesapta olmayan sonuçları ortaya çıktı. Kapitalist üretim ilişkilerini kırması beklenen, bir zamanlar zincirlerinden başka kaybedeceği olmayan işçi sınıfı, bu gün tanımlanabilir olmaktan çıktı. 

Öyle ise ne yapmalı?

Bütün bu gelişmelere rağmen Marksizm’e muhabbetle bağlanmaya, sosyalizmi Marksizm üzerinden inşa etmeye devam mı etmeli? Yoksa Kapitalizm’in iç yüzünü, acımasızlığını insanlığın gözleri önüne seren Marksizm’i yok sayıp yeni arayışlara mı girmeli? Marksizm, sınıfsız sömürüsüz toplum ideali ile, otoriter, totaliter (distopik) süreçlere karşı direnişte ilham kaynağı olmaya kuşkusuz devam ediyor.

Fakat öte yandan, tek parti elinde otoriter-totaliter bir rejim dayatması karşısına, yine tek parti elinde, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ile çıkamazsınız. Buradan sınıfsız sömürüsüz bir gelecek tahayyülü çıkaramazsınız.

Eğitimi araç olarak kullanıp, toplum mühendisliği ile yukarıdan aşağıya yeni toplum inşa etme geleneğini artık bir kenara atma zamanı gelmedi mi? Türk milliyetçiliği elinde Kemalistler eliyle de buradan bir sonuç devşirilemedi. Bu, Çarlık Rusya’sında da işlemedi.

Öyle ise, gelin bu sefer tersini yapalım. Önce yerelde, katılımcı temelde adacıklar yaratalım. Tıpkı, Terzi Fikri’nin Fatsa’da yapmaya çalıştığı gibi. “Bütün iktidar Sovyetlere!” Bu Sovyet devriminin en başta yapmaya çalıştığı şeydi. Fakat daha sonra Sovyetler üzerinden hegemonyanın yerini parti diktatörlüğü aldı.

Gelin bütün gücü yerel inisiyatifleri güçlendirmeye verelim.  Daha sonra yerel örgütleri bir araya getirecek bir arayışta bir araya gelelim. Merkezi yapılanma yerel örgütlenmelerin içinden çıksın. Bir zamanlar Tarhan Erdem ve ekibi, Demokratik Cumhuriyet Programı ile bunu yapmaya çalıştı.

İnsanlar çözebilecekleri sorunları, bir araya gelip yerelde kendileri çözsünler. Merkezi yapılanma yerelde kimin nasıl yaşayacağını, insanların toprağını, kurumunu, işletmesini, aracını, suyunu, toprağını, havasını, nasıl kullanacağını yukarıdan dikte edemesin.

Ben, İkizdere direnişinde tam da bu talebi görüyorum.

Ali Türer
1959 yılında Balıkesir’de doğdu. Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe Bölümünün ardından, Anadolu Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü Lisans tamamlama programını tamamladı. Yüksek Lisansını Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bililimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri (Program Geliştirme) Yüksek Lisans Programında yaptı. 1980 öncesinde Balıkesir İlerici Gençler Derneği Başkanlığı yaptı. Sonraki dönelerde TKP ve SHP’de politik çalışmalar yürüttü. 1981-1985 arası TKP gölcük davası hükümlüsü olarak 3.5 yıl ceza evinde yattı.
2003 yılında başladığı öğretim üyeliğini, Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesinde Eğitim Bilimleri bölümünde Öğretim görevlisi olarak sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here