Haberler Makale Manşet

Kahramanmaraş depremi ve komplo teorileri- Mustafa Durmuş

Kahramanmaraş merkezli son deprem sonrasında bazı çevreler bir yandan bu yıl 18 Haziran’da yapılması gereken seçimleri erteletme çabasında, diğer yandan iktidardaki siyasal iradenin depremin neden olduğu bu ağır zarardaki sorumluluğunun üstünü örtme gayretindeler.

Bir süredir “dünyanın neresinde olursa olsun bu büyüklükteki bir deprem karşısında devletlerin çaresiz kalacağı” söylenerek, AFAD’ın deprem sonrasında müdahalesindeki gecikmesine, koordinasyonsuzluğuna ve afet yönetimindeki beceriksizliğine gerekçeler üretilmeye çalışılıyor.

Bununla da kalınmıyor, aynı zamanda (‘kader’ teorilerinin yanı sıra) bildik ‘dış güçler teorisi’ tekrar ısıtılıyor ve bu depremin bizi sevmeyen bazı dış güçlerin işi olabileceği hikâyeleri anlatılıyor.

“Yüzyılın en büyük depremi mi?”

İktidar, Kahramanmaraş merkezli depremin “asrın felaketi” olduğunu söylüyor. Le Monde Gazetesi’ne göre de, bu deprem bu yüzyılda (yarattığı insani kayıpların büyüklüğü anlamında) dünyadaki en büyük beşinci deprem.

Öyle ki, Endonezya’da (26 Aralık 2004) 9,1 büyüklüğünde gerçekleşen depremde 227,899 ölüm, Pakistan’da (8 Ekim 2005) 7,6 büyüklüğündeki depremde 76,213 ölüm, Haiti’de (12 Ocak 2010) 7,0 büyüklüğündeki depremde 316,000 ölüm ve Japonya’da(11 Mart 2011) 9,1 büyüklüğündeki depremde 18,428 ölüm gerçekleşti.(1)  Türkiye’de şu an insan kaybımız 40,000’i aşmış bulunuyor ama bu sayının böyle kalmayacağı da kesin olarak biliniyor.

Bu verilerden ortaya çıkan ilk sonuç, bir ülkenin gelişmişlik ve depreme karşı hazırlı olma düzeyinin ortaya çıkan zararın büyüklüğü ile doğrudan ilişkili olduğu.

Zira Pakistan’daki 7,6 büyüklüğündeki deprem (resmi olarak) 76 binden fazla insanın, Haiti’de 7,0 büyüklüğündeki deprem 316 bin kişinin ölümüne ve Endonezya’daki 9,1 büyüklüğündeki deprem 228 bine yakın insanın ölümüne neden olurken, 9,1 büyüklüğündeki Japonya depreminde ölenlerin sayısı 18 binin biraz üzerinde oldu. Yani aynı büyüklükteki iki depremde Endonezya’daki ölümler Japonya’dakinden 12 kattan daha fazla gerçekleşti.

Depremle mücadelenin yetersizliği bir azgelişmişlik göstergesi

Bu arada 2022 yılında Endonezya ve Pakistan ekonomilerinin yüzde 5’in üzerinde büyürken, Japon ekonomisinin büyümesinin yüzde 1,7’de kalacağı öngörülüyor (öte yandan Japonya’daki kişi başı gelir Endonezya’dakinin 10, Pakistan’dakinin 24 katı büyüklüğünde). (2)

Bu da bir ülkenin gelişmişliğinin, sadece ekonomik büyümesinin hızıyla değil, belki de daha büyük bir oranda, bu tür büyük felaketler karşısında kayıpları en azda tutabilme hazırlığı, becerisi ve kararlılığıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

Şiddetli her deprem bu kadar ölüme neden olmayabiliyor

Depremlerin büyüklüğü açısından bakıldığında; dünyada 1956-2022 arasında 8,4 ile 9,5 deprem büyüklüğü arasında 20 adet deprem yaşandığı görülüyor. Örneğin bu yüz yılda (27 Şubat 2010 yılında) Şili’de (Bio-Bio) Maule adı verilen 8,8 büyüklüğünde bir deprem ve bunun yol açtığı tsunami gerçekleşti. Bunun sonucunda 521 insan öldü, 41 kişi kayboldu, 1,5 milyon insan göç etmek durumunda kaldı. (3)

Kuşkusuz bu depremin Okyanus merkezli gerçekleşmesi (Kahramanmaraş’ta olduğu gibi karada olmaması) ortaya çıkan ölümlerin çok sınırlı kalmasının nedenlerinden biri olabilir. Ancak olayın bir de depreme hazırlıklı olma ile ilgili bir boyutu var ki Unesco bir çalışmasında buna dikkat çekiyor.

Depreme hazırlıklı olmak ölümleri azaltıyor

Uluslararası Tsunami Enformasyon Merkezi’ne göre, bu çaptaki bir depremin ve ardından gelen tsunaminin neden olduğu insan kaybının göreli olarak düşük olmasının nedenleri:

“ İyi tasarlanmış ve inşa edilmiş binalar, etkili tsunami uyarıları,  polis ve uyarı ve tahliyeye yardımcı olan itfaiye ekiplerinin hazırlıklı olması, halkın okullarda ve topluluk içi uygulama tatbikatları aracılığıyla deprem ve tsunami konusunda iyi eğitilmiş ve hazırlıklı olmaları gibi faktörlerdi”. (4)

Gezegen Yerbilimleri Profesörü D. Rothery, Kahramanmaraş depremini ele aldığı makalesinde (5); Türkiye’deki iktidarın “ bu büyüklükteki bir felaket karşısında önceden hazırlıklı olmanın imkânsız olduğu” yönündeki iddiasının haklı bir iddia olmadığını ileri sürüyor.

Japonya ve Kaliforniya’daki başarılı büyük afet önlemlerinden ve yönetimlerinden örnekler vererek, örneğin, her iki ülkede de trafik ışıklarını kırmızıya ayarlayarak ve trenleri durdurarak birkaç on saniyelik uyarı verebilen uyarı sistemlerinin olduğunun altını çiziyor.

Prof. Rothery: Hasar daha az olabilirdi…

Dahası Rothery, binaların büyük depremlere dayanıklı ve yıkılmayacak şekilde tasarlanıp inşa edilebilmesinin birçok yolunun olduğunu, büyük deprem riski olan bir bölgedeki çok katlı bir binanın, zemin sallanmaya başladığında, her iki taraftaki dış duvarlarının aynı yönde sallanacak şekilde tasarlanması gerektiğini vurguluyor. Aksine, karşılıklı duvarlar birbirinden uzaklaşmak için serbest iseler, araya giren katlar bir an için desteksiz hale geliyor ve üst katların alt katlara doğru inmesine neden oluyor. Böyle inşaatların Türkiye’de ölümcül etki yaptığını, söylüyor.

Müteahhitlerin, binaların çökmesini önleyecek şekilde, zeminleri ve duvarları yapısal olarak birbirine bağlayarak, binaları biraz esneyecek hale getirerek, bunu önleyebileceklerini, bunun da daha fazla çelik ve daha az beton kullanmak anlamına geldiğini, depreme dayanıklı bina yapmanın en fazla yüzde 20’lik bir ek maliyet getirebileceğini ileri sürüyor ve ülkedeki iktidarın bunları önceden bilmesine rağmen önlem almamasını, bir trajedi ve skandal olarak nitelendiriyor. (6)

İMO: AFAD yetersiz kaldı, yurttaş dayanışması hasarı azalttı

Keza İnşaat Mühendisleri Odası’nın depremle ilgili ön değerlendirme raporunda, sırasıyla; zayıf zemin koşullarından, malzeme zafiyetlerinden, konstrüktif zafiyetlerden, yapı düzensizliklerinden ve afet yönetimindeki eksikliklerden söz ediliyor ve şu tespitlerde bulunuluyor:

“Depremler doğa olaylarıdır. Afete dönüşmesinin nedeni ise insan eliyle yapılmış yapılar olmalarıdır. Yapı üretim sürecinin tüm gerekliliklerine uygun olan bir yapılaşma söz konusu olsaydı, deprem yönetmeliğinin tasarım felsefesine uygun olarak binalar yine hasar alacak, hatta belki büyük kısmı ağır hasar alacak, ancak insanların içerisinden çıkmasını sağlayacak davranışı gösterecek, deprem afete dönüşmeyecekti. Hasar büyük olsa da can kaybı asgari sınırlarda kalabilecekti…

 Arama kurtarma çalışmaları için organize olmakta çok geç kalınmış, arama kurtarma çalışmaları çok kısıtlı bölgelerde, yetersiz kadro ve ekipmanla yürütülmüştür. Birçok depremzede günlerce hiçbir arama kurtarma ekibi bölgeye ulaşmadan göçük altında beklemiştir. Arama kurtarma çalışmalarına katkı sağlayabilecek maden işçileri gibi sivil olanaklar harekete geçirilmekte çok geç kalınmıştır. Afet yönetiminde ciddi bir koordinasyonsuzluk tüm deprem bölgelerinde gözlenmiş, arama kurtarma ekipleri doğru yönlendirilememiş, yardımlar ihtiyaç duyulan bölgelere ulaştırılamamıştır. Barınma ve gıda konusunda insani kriz yaşanmıştır. Yaşanan kriz, tüm Türkiye’den yurttaşların dayanışma seferberliği sayesinde kısmen hafifletilse de deprem bölgelerinde yardımların dağıtılması konusunda da kaos yaşanmıştır”.(7)

Komplo teorileri: “Uzaydan atılan iki titanyum çubuk depreme neden olur”

Türkiye’de, bu aralar, özellikle de son yıllarda çok sıklıkla kullanılan dış güçler söylemi ve buna uygun olarak hazırlanmış olan depremle ilgili uydurma hikâyeler halk arasında yaygınlaştırılıyor. Bu hikâyelerden biri Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın geçtiğimiz yıllarda katıldığı bir konferansta anlattığı bir komplo teorisinden türetilen bir hikâye.

Yıldırım, video kayıtlı bu konuşmasında uzaydan bir uydu aracılığıyla dünyaya istenilen bir hedefe fırlatılabilecek olan 10’ar metre uzunluğunda 2 titanyum alaşımlı çubuğun dünyaya çarparak yerin 4-5 km derinliğine nüfus edebildiğinden ve bunun da dünyada 7-8 büyüklüğünde bir deprem oluşturabileceğinden söz ediyor. (8)

Bu tür söylemlerle yaratılmaya çalışılan algının neye hizmet edebileceği kabaca şöyle özetlenebilir:

Depremlerin neden olduğu büyük hasarın nedenlerini bilimsel olarak araştırmayalım, bu konudaki çalışmalara itibar etmeyelim, hatta bu çalışmaları yapanları gerekirse kriminalize edelim. Çünkü asırlık düşmanlarımız olan ‘dış güçler’ ülkemizi derinden etkileyecek depremleri yaratıyorlar (tıpkı ekonomik krizleri de çıkarttıkları gibi). Bu nedenle de, siyasal iktidarı deprem konusunda eleştirmememiz, tersine iktidarımızın arkasında tek yürek olarak bu güçlere karşı durmamız gerekiyor.

Bu videoya gelen yoğun tepkiler üzerine Yıldırım, “kendisinin de tanık olduğu bir mühendislik çalışmasından söz ettiğini, ancak bu sistemin deprem oluşturmak gibi bir etkisinin olmadığını” ileri sürerek (9), söylediklerinden çark etti.

Diğer yandan, “yalan söz yiter, izi kalır” misali, ülkede azımsanamayacak büyüklükte bir kesim bu tür bilim dışı sözde teorilere inanmaya devam ediyor.

Koenig: “Terör saldırısı olduğuna dair kanıt yok”

Oysa jeopolitik analist ve Dünya Bankası ve Dünya Sağlık Örgütü’nün eski kıdemli ekonomisti Peter Koenig, “Kahramanmaraş depreminin bir terör eyleminin sonucu olarak yapılmış olabileceği” iddiasını irdelediği makalesinde, bu yöndeki 15 iddiadan yola çıkıyor ve şu sonuca ulaşıyor:

“Bu yazının yazıldığı sırada, Türkiye-Suriye Depreminin Çevresel Modifikasyon Teknikleri tarafından tetiklenen bir Terör Eylemi olduğuna dair şüpheler olsa da, bunları destekleyecek somut kanıtlar mevcut değildir”. (10)

İşin aslı, komplo teorilerinin bir parçasını oluşturan bazı gerçek ötesi (post-truth) iddialar ve yalanlarla kitlelerin manipüle edilmesi otokratik rejimlere olan halk desteğinin sürmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu yüzden de böyle rejimlerde bu tür uydurma teorilere ve haberlere sıklıkla yer veriliyor.

Türkiye’de, özellikle de 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü böyle bir sürecin önünü açtı, son 8-10 yıl ise bunu katmerli bir hale getirdi. 1989 yılında reel sosyalizmin de çöküşünün sonucunda, ideolojik üstünlüğün her türden aşırı sağcı, ırkçı ideolojilere geçmesi sonucunda, baskı altındaki kitleler hakikatlerden kopartılarak yalanlara kolayca inandırılabildiler.

Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri olduğu efsanesi

Bu konudaki en çarpıcı örnek “Lozan Antlaşması’nın sözde gizli maddelerinin 2023 yılında sona ereceği ve bu tarihten itibaren ülkenin Batının kontrolünden kurtulup, ülkedeki zengin petrol ve bor başta olma üzere doğal madenlerinin çıkartılıp, ülkenin hızlı bir biçimde zenginleşeceği,  bu ‘deli gömleği’nden kurtulan Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağında olduğu gibi yeniden süper güç olacağı” yalanı. Bu, kuşkusuz, yönetenlerin kendilerine yeni on yıllarca yönetme imkânının tanınması için köpürtülen bir yalan.

Bu konuda çok daha çarpıcı olan şeyse KONDA’nın yapmış olduğu araştırmaya göre ülke nüfusunun neredeyse yarısının, üniversite öğrencilerinin ise yüzde 43’ünün bu yalana inanıyor olmaları. (11)

Grup kimliğini ön plana çıkarma kaygısı

Diğer bazı araştırmalar, komplo teorilerinin tahmin edilebilir psikolojik faktörlerden de kaynaklandığını gösteriyor. Bunlar, güçlü bir grup kimliğini destekleme motivasyonunu ve kendi grubunu, düşman olduğu düşünülen insanlardan oluşan başka bir gruptan ya da gruplardan koruma arzusunu içeriyor.

Hayali Lozan komplo teorilerinin kökenleri bunu doğruluyor. Ancak bir akademisyenin altını çizdiği gibi:

“Lozan komplo teorileri, yalnızca tarihsel gerçeklere karşı kayıtsızlığın ve hatta Türkiye’deki okullarda tarihin öğretilme biçiminin, baskın bir anlatının eleştirel düşünmeyi engellediği bir gelişimin ürünü değil. Yapısal faktörler de söz konusu.

Öğle ki komplo teorileri Türkiye’de neredeyse hiç eksik olmayan bir şey olan toplumsal kriz zamanlarında güç kazanıyor. Yani sadece ülkenin şu anda maruz kaldığı korkunç ekonomik ve politik koşullar değil, ülke insanının son birkaç yüzyılda yaşadığı çok daha uzun vadeli bir sendromdan söz ediyoruz. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve öncesindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu tehlikeli bir şekilde en tuhaf komplo teorilerine bile eğilimli bırakan bir olgu. Kısaca, hem Kemalistlerin hem de İslamcıların, dış güçlerin “Türk milletine karşı büyük bir komplo” hazırladığına dair ortak bir kanıya sahip olmaları biçimindeki bir sendrom”. (12)

Sonuç olarak

Bugün itibarıyla 40 binden fazla insanımızın ölümüne, on binlercesinin yaralanmasına, yüzlerce milyar liralık ekonomik kayba, milyonlarca insanın evsiz kalmasına ve başka illere göç etmesine ve tüm bunların devasa büyüklükte bir acıya neden olan bu deprem ‘kader’ gibi metafizik söylemlerle ya da ‘dış güçler’ gibi komplo teorileriyle açıklanamaz.

Ortaya çıkan bu çok büyük toplumsal zararın nedenlerini arıyorsak, öncelikle,  iktidardaki siyasal partilerin hem sermaye hem de örgütsel alt yapısının önemli bir kısmını oluşturan müteahhitlerin kâr hırsı olmak üzere, depreme dayanıklı olmayan, standartlara uymayan binaların yapılması, bunlara izin verilmesi, bunların denetlenmemesi, çıkartılan çok sayıda imar affı ile bu yapıların affedilmesi, bu süreçlerde yerel yönetimlerin ve merkezi bürokrasi ve siyasetin de dâhil olduğu yolsuzluklar, liyakatsizlik,  felaketi yönetememe gibi olgulara odaklanmalıyız.

Bu olgular ülkede son 20 yıldır uygulanmakta olan ve başlangıçta neo-liberal neo- muhafazakâr karakterli, ancak 2015 yılından bu yana neo-liberal Siyasal İslamcı ve milliyetçi karaktere bürünen ve asıl olarak inşaat ve emlak üzerinden büyük rantlar ve kârlar sağlamayı amaçlayan bir rejimin ana unsurlarıdır.

Bu depremin altında sadece on binlerce insanımız ve diğer canlılar değil, sadece ‘Tek Adam Rejimi’ değil, aynı zamanda bir bütün olarak kapitalist neo-liberal sermaye/servet birikimi rejimi ve onun koruyucusu olan otokratik siyasal rejim kalmıştır. Bu da önümüze, demokratik, sosyal ve özgürlükçü laik bir Cumhuriyet altında daha iyi bir toplumu ve ülkeyi inşa edebilme fırsatını ve görevini koymaktadır.

Dip notlar:

  • https://www.lemonde.fr/en/les-decodeurs/article/the-earthquake-in-turkey-and-syria-is-the-fifth-deadliest-of-the-21st-century (16 February 2023).
  • https://www.imf.org/en/Publications/REO/APAC/Issues/regional-economic-outlook-for-asia-and-pacific-october-2022 (13 October 2022).
  • https://www.visualcapitalist.com/cp/mapping-worlds-major-earthquakes-from-1956-2022 (11 February 2023);
  • “27 February 2010, MW 8.8, Off Central Chile”, http://itic.ioc-unesco.org/index.php (17 Şubat 2023).
  • David Rothery , “Turkey-Syria earthquake: the scandal of not being prepared”, https://theconversation.com (15 February 2023).
  • Agm.
  • TBMMO İnşaat Mühendisleri Odası, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş, Pazarcık ve Elbistan Depremleri Ön Değerlendirme Raporu, s. 2, 15, 16.
  • https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/turkiye-uzay-ajansi-baskani-serdar-yildirim-uzaydan-gelen-guc-7-8-buyuklugunde-deprem-olusturuyor (17 Şubat 2023).
  • Agh.
  • https://www.globalresearch.ca/turkey-syria-earthquake-act-terror (9 February 2023).
  • https://www.odatv4.com/guncel/turkiye-2023-un-ilk-gununde-bunu-konustu-lozan-bitti-mi (1 Ocak 2023).

Ozan Özavcı, “Why do so many Turkish people believe ‘secret clauses’ in the 1923 Lausanne treaty will be unveiled this year?”, https://theconversation.com (13 January

Öğretim üyesi, yazar Mustafa Durmuş, 10 Nisan 1956 yılında Gümüşhane’de dünyaya gelmiştir. 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başlamış, aynı yıl Akademiye bağlı Maliye Fakültesinde Doktora Programına kabul edilerek bu programdan mezun olmuştur. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını almıştır. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulunmuştur

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir