1 Mayıs, hiç kuşkusuz işçi sınıfının mücadele tarihinin günümüze devrettiği direniş öykülerinin en görkemlisidir.

1 Mayıs, 18. Yüzyıldan itibaren radikal ve geri dönüşsüz biçimde değişen dünyada yeni üretim ilişkilerinden ve yeni çalışma biçiminden kaynaklanan sorunlara karşı yürütülen, emeğin hak mücadelesinin en politik simgesidir.

Sanayi devrimiyle birlikte değişen çalışma hayatı bir yandan sınıfların bileşimini yeniden şekillendirirken diğer yandan sınıflar arasındaki ilişkiyi/çatışmayı da yeni bir forma sokuyordu. Kapitalizmin, feodaliteden devraldığı sömüren-sömürülen ilişkisi yeni üretim biçimiyle birlikte değişikliğe uğramış ve bugünden yaklaşık yüz elli yıl önce parlayan kıvılcım, günümüzün 1 Mayıs meşalesine dönüşmüştü.

18. yüzyılda buharlı makinelerin kullanımıyla birlikte gelişen yeni üretim teknolojisi üretici sınıfın özelliklerini ve çalışma koşullarını belirlemede önemli bir rol oynamıştı ve Marx’ın “katı olan her şey buharlaşıyor” sözüyle ifade ettiği şey de bu değişimin radikal yanına yapılan vurguydu. Geldiğimiz noktada sömürü, olgusal olarak varlığını korumakla birlikte üretim teknolojileri, çalışma hayatı ve üretici sınıfın özellikleri değişerek yeniden şekilleniyor. Bugünün dünyasında, geçmişteki türdeş ve yığınsal bir sınıf neredeyse kalmadı. İşçi sınıfı günümüzde türdeş değil parçalı ve farklı, yığınsal değil bireysel özellikleri ağır basan, toplu pazarlık yapmak yerine bireysel yeterlikleriyle öne çıkmaya çalışan emek öznelerinden oluşan yeni bir biçim kazandı.

Geri dönülmez biçimde ilerleyen bu değişim süreci, teknolojinin, dijitalleşmenin ve dünya çapında yaşanan olağanüstü koşulların etkisiyle hız kazanıyor. İçinden geçtiğimiz dönemde yaşanan COVİD-19 salgını da dünya toplumunu sadece sağlık açısından etkilemekle kalmıyor, küresel düzeyde yaşanmakta olan çalışma ilişkilerindeki dönüşümü hızlandırıyor.

Böylece Marx’ın iki yüzyıl önceki bir durumu tespit için söylediği söz, 21. yüzyılda bir kehanete dönüşüyor ve içinden geçtiğimiz dönemde, katı olan her şey yeniden buharlaşıyor. Durum böyleyse Marksizm’in “somut koşulların somut tahlili” ilkesi devreye giriyor ve sınıf mücadelesinin 18. yüzyılın sınıf niteliklerine göre değil, günümüzün çalışma ilişkilerine ve sınıfın bugünkü özelliklerine göre yürütülmesi gerektiği kaçınılmaz oluyor.

Yeni Bir Biçim: Dijital emek

İşçi sınıf değiştikçe ortaya çıkan yeni çalışma biçimleri emek mücadelesine ilişkin eski bilinenleri gözden geçirmeyi gerektiriyor. Fabrika ve işyeri merkezli üretim araçları yerine yeni ve bambaşka araçlarla çalışan farklı emek özneleri ortaya çıkıyor. Bu alanlardan biri olan dijital platformları, teknolojideki gelişime bağlı olarak hızla yaygınlaşıyor. Böylece geçmişten beri alışılageldiğimiz iş yeri odaklı üretim, yerini başka bir forma bırakıyor, kitlesel ve standart üretim yerine bireysel yetenekler ve yeterlikler ön plana çıkıyor. Dijital çalışma platformlarının sayısının son on yılda beş kat artması üretim teknolojilerinde yaşanan dijital devrimin göstergelerinden biri olarak dikkati çekiyor. Bu, arzu edilen değil fakat kaçınılmaz olarak yaşanan bir değişim sürecidir.

Yeni çalışma rejimiyle birlikte, her çalışan adeta tek kişilik bir işletmeye dönüştürülüyor, böylece çalışanların işçi olma niteliğinden kaynaklanan hakları pratik olarak ortadan kaldırılıyor.

Diğer benzerleri gibi dijital emek alanı, işveren ile çalışanlar arasında kurulmuş olan geleneksel ilişkiyi de değiştiriyor. Dijital platform ekonomisinin işçileri, kendi hesabına çalışan ya da bağımsız yükleniciler olarak sınıflandırıldığından tam zamanlı iş ilişkisine dayalı çalışanların sahip oldukları haklardan yoksun bırakılıyor. Giderek yaygınlaşan bu tarz, girişimcilik, özerklik, özgürlük, kendi patronu olma gibi aldatmacalarla yeni nesil işgücüne cazip hale getirilen, temelde sermayenin maliyetlerini düşürme amacına hizmet eden bir çalışma biçimidir. Böylece bu yeni emek özneleri bir yabancılaşmaya uğrayarak sınıf olma bilincinden de uzak kalıyorlar. Bu çalışma biçimi, kapitalizmin daha önce geliştirdiği esnek çalışma biçiminin yaygınlaşan ve ileri bir türüdür.

Dijitalleşme, geleneksel toplumsal ve ekonomik yapıları giderek daha yıkıcı bir biçimde etkiliyor. Bu geleneksel yapılardan biri de sendikalardır. Sendikaların hızla değişen bu sürece adapte olmaları, bu değişime yanıt üretebilecek yetkinliğe ulaşmaları gerekiyor. Bunu başaramadıkları takdirde, değişimin yarattığı bu toplumsal anafor içinde sendikaların önce işlevsizleşmeleri, sonra da kaybolup gitmeleri işten bile değildir.

Yeni nesil işgücü yükselişini sürdürürken, bu alanda çalışanların, yaşadıkları sorunlara kolektif çözümler bulmaya yönelik girişimlerde bulunmaya başladıkları da dikkat çekiyor. Bu durum emek örgütleri için hem bir şans, hem de bir tehlikedir. Üretici sınıfın değişimini kavrayamayan ve buna yönelik yeniden yapılanmayı başaramayan örgütler için bu girişimler hiç kuşkusuz yıkıcı sonuçlara yol açacaktır. Sendikalar için bu alt üst oluş sürecinden ayakta kalarak kurtulmanın yolu, değişimin gerekli kıldığı adaptasyona göre hareket etmekten geçiyor.

Günümüzün sosyal güvenlik ve ücret politikaları, çalışma koşulları, örgütlenme olanakları, dijital platformlar gibi alıştığımızın ötesindeki esnek çalışma ilişkilerine göre değil geleneksel, tam zamanlı ve standart istihdam prensibine göre şekillenmiştir. Sendikalar da bu prensiplerin ürünü olan örgütlerdir. Oysa diğer benzerleri gibi dijital platformlar ise, alıştığımızın çok ötesinde esnek çalışma ilişkileri dayatmaktadır. Dijital platform çalışanları için klasik anlamda bir işyeri söz konusu olmadığı gibi, bu işçiler işverenle ilişkilerini, belirli bir işyeri ve düzenli bir çalışma programı olmadan kurmaktadırlar. Alışılagelmiş emek mücadelesi ve bu mücadelenin ürünü olan sendikalar, artık bu yeni çalışma ilişkilerini karşılamakta yeteriz kalıyor.

Dijital çalışma alanında belirsizliğini koruyan ve bu nedenle çalışanlar için olumsuz sonuçlara yol açan İş Sağlığı ve Güvenliği, Sosyal Güvenlik, İstihdam İlişkisi, Çalışma Süresi ve Ücret, Uyuşmazlıkların Çözümü, Verilere Erişim ve Gizlilik gibi sorunların emek örgütlerinin gündeminde nasıl yer tutacağının üzerine düşünmek gerekiyor. Bu yeni emek alanlarında hangi tarzda bir örgütlenmeye gidileceğine sendikaların üreteceği yanıt önemlidir.

Emek mücadelesinin öznesi olarak sadece fabrikaları ve oradaki işçileri işaret etmek tarihsel olarak anlamlı olsa da günümüz koşullarında bu durum, gerçek durumu tam olarak karşılamaktan uzaktır. Emekçi sınıf değişip dönüştükçe, türdeş olmaktan uzaklaşmış ve farklılaşmıştır. Dijital emek üreticileri bu farklılaşmanın hızla büyüyen sadece bir bölümünü oluşturuyor. Emek hareketinin özneleri değişirken, emek mücadelesini bu öznelerdeki değişimi yok sayarak sürdürmek mümkün görünmüyor.

Katı olan her şey yeniden buharlaşırken emek mücadelesinde alışageldiğimiz şeyleri de gözden geçirmek ve yeni sorulara yeni yanıtlar aramak kaçınılmazdır.

Zeynel Özgün: 1963 yılında Dersim’de doğdu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Coğrafya bölümünü ve sonra da İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi.
Eğitimciliğin yanı sıra Eğitim-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Hukuk Sekreterliğini de yürüterek sendikacılık yapıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here