3,5 milyona yakın kamu emekçisi ve 2 milyonu aşkın kamu emeklisi için Toplu Sözleşme süreci 2 Ağustos’ta başladı. Görüşmeleri düzenleyen 4688 Sayılı Yasa’dır. Kamu çalışanları 4688 Sayılı Yasa ile başlayan önceleri ”Toplu Görüşme”, sonradan 2010 Anayasa referandumu ile grev hakkını da gizli bir şekilde yasaklayan düzenlemedeki adı ”Toplu Sözleşme” olarak değiştirilen kanunun muhatabı durumunda kaldılar. Yaklaşık yirmi yıldır süren bu tartışmada KESK hiç bir zaman oynanan oyunun parçası olmadı. Ancak siyasi iktidarlar oynanan oyuna kendilerinin yarattığı figüranları buldu. Son dönemde tek adam rejimine uygun olarak yapılandıran rejim, emek alanını görmezden gelemezdi. AKP tabelasında sendika yazan ancak sendikayla ilgisi olmayan yapılanmaları yarattı. Şimdi de bu ”sendikalarla” müzakere ederek bir ay süre ile yoksullaşan insanlar umutsuz da olsa bir beklentiye girecekler. Havuz medyası daha çok gazete satmak için emeklileri öne çıkaran haberler yapacaklar. Adı sendika olan yapılar hükumeti eleştiriyormuş gibi yapacaklar ve sonunda sonucu belli olan uzlaşma sağlanmış olacak. Ya da hükümetin anayasal düzeyde yetkilendirdiği hakem kurulu söz sahibi olarak, son sözü bütün emekçiler adına ‘‘tarafsız” bir şekilde söyleyecek.

Bu nedenle kamu emekçilerinin bu görüşmeleri takip etmeleri anlamını kaybetmiştir. Emekçilerin 21 yıldır oynanan oyuna itiraz eden KESK’in mücadelesine kulak vermeleri, eylemlerine katılmaları gerekiyor.

KESK oynanan oyunu geçmişte ”orta oyununa” benzetiyordu. Aynı sahne, aynı aktörler, aynı laflar, aynı masa… Yeniden bu benzetmeyi söylemek dahi eskide kaldı.

Çok şey değişti, üretim ilişkilerine bağlı olarak çalışma yaşamı sermayenin ucuz iş gücü pazarına dönüştü. İklim değişikliğinin gezegenimizin genlerini bozduğu pandemi ile anlaşılmıştır her halde? Sonu nereye evrileceği bilim insanlarınca söylenen orman yangınları, toprakların, denizlerin, akarsuların kirlilikte sınıra dayandığı ve göllerimizin yok olduğu günleri yaşıyoruz. Bütün bunların üstüne örgütlenen ırkçı saldırıları, mültecilerin dramını da eklememiz gerekiyor.

Emekten yana siyaset ve emek mücadelesinin öznesi ilerici sendikalar geleceğe umutla bakamayan milyonların örgütü olma yönünde mücadeleyi ve kendilerini tekrar toparlamaları gerekiyor. Kapitalist sistem uygulanan neo-liberal politikalarla doğa, emek, mülteci, kimlik, beden sömürüsünün koordinatlarını artık açık etti.

Her şey ortada.

Bu durumda KESK yoksulluk sınırının altında ücret alan, işi olan ”güvencesi” olan insanların haklarıyla sınırlı bir mücadele programına sahip olamaz. Ve nitekim de olmadı.

Bu nedenle yapmış olduğu açıklamada:

”Sermaye yanlısı, emek karşıtı mevcut düzende aynı iş yerlerinde birlikte alın teri döktüğümüz, aynı-benzer sorunlar yaşadığımız dolayısıyla taleplerini kendi taleplerimiz olarak gördüğümüz, 750 bin kamu işçisini kapsayan toplu sözleşme süreci de devam ediyor. KESK olarak, işçisinden, kamu emekçisine, emeklisinden asgari ücretlisine, küçük esnafından çiftçisine kadar emeği ile yaşam mücadelesi verenleri bir bütün olarak görüyoruz. Çünkü bu ülkenin sadece kamu emekçileri değil tüm emekçileri, ezilenleri, emeği sömürülenleri, işsizleri, emeklileri aynı şeyleri talep ediyoruz. Yoksullaştırılan, güvencesizleştirilen milyonlar, emeğiyle geçinen tüm kesimler bugüne kadar ellerinden alınanları, budanan haklarını geri istiyor. Gecelerinde aç yatılmayan, gündüzlerinde işsiz kalınmayan bir ülke istiyor. İnsanca yaşam, güvenceli iş ve güvenli gelecek için haklarının garanti altına alınmasını istiyor. Pandemi ile derinleşen krizde pek çok ülkede hayata geçirilen “Temel Gelir Güvencesini” istiyor. belirlemesini yapıyor.

Bu durumda yapılması gereken tek adam rejiminin bunaltıcı havasını dağıtmak için her zamankinden daha fazla olarak hak arama mücadelesi ile demokrasi mücadelesini birbirinden ayırmadan yeni toplumsal mücadele stratejileri kurmaktır. Asla KESK yüzünü dönüp sahte tiyatro salonunda seyirci olmamalıdır.

90’lı yılların, emekçiler açısından hikayesi hak arama mücadelesinin örgütlenmesidir. KESK bunu hakkıyla yaptı, emekçilerin eylem birliği örgütü olarak doğdu. Şimdi yeni bir hikaye yazmanın başındayız. Bu hikaye güvencesizlerin geleceği yok edilen milyonların hikayesidir. Geçmişimizi kısaca hatırlar isek biz emekçiler elimize eylem kalemini daha cesaretli alabiliriz.

Kamu Emekçileri Konfederasyonu’nun (KESK) resmi kuruluş tarihi 8 Aralık 1995 olarak gösterilse de, Kamu çalışanlarının mücadelesi ve onların örgütlenmeye başlaması Türkiye işçi sınıfı tarihinde işçilerin bahar eylemliliklerinin yaşandığı 1989 yılına tekabül eder.

12 Eylül sonrası dönemde işçiler seslerini ilk kez 24 0cak kararlarının sonuçlarına yaptıkları itirazla yükseltmişlerdi. Zonguldak maden işçileriyle devam eden eylemler, susturulmuş kitlelerin bir anda umudu oldu. 16 Şubat 1988’de kurulan Eğitimciler Derneği (Eğit-Der) eğitim emekçilerinin bir araya geldiği ilk örgütlerinden biriydi. 

Böylece kamuda uzun zamandandır örgütlenme çabası içinde olan kamu emekçileri hızlı bir sendikalaşma sürecine girdiler. 18 Şubat 1990’da sendikal haklar komisyonlarının kuruluşuyla başlayan süreçte önce Eğitim-İş, 13 Kasım 1990’da Eğit-Sen kuruldu. Bu sendikaları farklı iş kollarında diğer sendikaların kurulması izledi.

Kısa sürede kamu alanında 23 sendika kuruldu.  Bu sendikalar mücadeleyi KESK kuruluncaya kadar Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu (KÇSP) bünyesinde sürdürdü.

Birinci Ankara yürüyüşü

Sendikalar hükümet beklenen adımları atmayınca ve getirdikleri  “zirve” önerisine de yanıt alamayınca üye formları ve dilekçeleriyle Çalışma Bakanlığı önünde “yetki” talebinde bulunmaya karar verdiler. 

Kamu çalışanları 15 Haziran’da çeşitli illerden Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. 1 hafta süren yürüyüşün sonunda  20 bin kamu çalışanı 22 Haziran 1991’de Bakanlık önündeydi.  Sendikalar taraf kabul edilerek yasal düzenleme yapılmasını, hükümetin toplu sözleşme masasına oturmasını talep ediyordu. Hükümet gereken düzenlemeleri yapacağını vaad edince eylem sona erdi.

Kamu çalışanları yine beklenen adımları atmayınca 15 Temmuz 1992’de ”Hak Direnişi” adıyla ilk iş bırakma eylemini yaptı, kamuoyu, medya ve siyasi partilerden büyük destek buldu.

1992’nin son aylarında sendikalar mahkeme kararlarıyla genel kurullarını gerçekleştirdiler. 2911 ve 657 sayılı yasaları ihlal etme gerekçesiyle açılmış davalar beraat kararlarıyla sonuçlandı. 30 yıldan beri askıda tutulan 87 ve 151 sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri TBMM’de onaylandı.

21 Aralık 1992’de kamu çalışanları yine sokaklardaydı; sendikal kadrolara yönelik baskıların durdurulması, sendikaların taraf kabul edilerek toplu sözleşme ve grev hakkını içeren yasal düzenlemelerin yapılması isteniyordu. Çeşitli illerde kitlesel basın açıklamaları yapılırken Ankara’da 20 bin kamu çalışanı Zafer Meydanı’nda toplanarak taleplerini içeren sloganlarla Başbakanlığa yürüdü. Sendika yöneticilerinden oluşan İnönü konuyla ilgilenecekti. Heyet’le görüşen Çalışma Bakanı Mehmet Moğoltay da bir komisyonun sendikalarla ilgili yasa üzerinde çalıştığını, sendikalardan komisyona katılmak üzere resmen temsilci isteyeceklerini açıkladı. Kamu çalışanları kamuoyu ve medyadan yine olumlu tepkiler aldı.

İkinci Ankara yürüyüşü

Başbakan Vekili Erdal İnönü bir genelgeyle 15 Haziran 1993’te yetkililerden “Kamu Görevlilerinin sendika kurma, sendikalara üye olma ve sendikal etkinliklerde bulunmalarının engellenmemesini” istedi. Kamu çalışanları hükümeti toplu sözleşme masasına davet, ortak çalışanlar yasasının çıkartılması talebiyle 3 Temmuz 1993’te Ankara’da olmak üzere ülkenin dört bir tarafından yollara düştü. Talepler hükümet adına Devlet Bakanları Bekir Sami Daçe ve Yıldırım Aktuna’ya ilettiler. Hükümetten taleplerle ilgilenme sözü alan kamu çalışanları, isteklerinin gerçekleşmemesi durumunda “üretimden gelen güçlerini” kullanacaklarını deklare ederek dağıldılar.

2 Temmuz 1993’te “Sivas Katliamı” olarak anılan olaylarda ölen aydın, yazar ve sanatçıların cenaze törenlerinde kamu çalışanları sendikaları örgütlü güçleriyle katliamı protesto ettiler.

Hükümet sözlerini tutmadı, Temmuz ayı maaş zam oranlarını tek taraflı olarak düşük düzeyde belirledi. Kamu çalışanları 15 Temmuz’da Türkiye genelinde telgraf çekerek, iş bırakarak, yemek boykotu yaparak hükümeti protesto etti, taleplerini tekrarladı. 29-30 Temmuz 1993 günlerindeki iş bırakma eyleminde sağlanan kitlesel katılımla kamu çalışanları sendikaları yeniden gündemdeydi. 

15 Eylül 1993’te bazı illerde “sivil itaatsizlik” olarak anılan sakal bırakma ve kılık kıyafet kurallarına uymama gibi eylemlilikler yapıldı. 15 Ekim 1993’te, kamu çalışanları Türkiye genelinde, yüzde 12’lik maaş zammını protesto etmek için “psikolojik rahatsızlık” gerekçesiyle toplu vizite için hastanelerde kuyruklar oluşturdu. Bu eylemlerde gündemdeki grev ve toplu sözleşme hakkı içermeyen yasa tasarısı da protesto etti. Eylem sonrasında kimi sendikacılar hakkında 2911 sayılı yasaya muhalefet etmekten dolayı dava açıldı.

1993 Aralık ayında, çeşitli illerde yapılan “Demokrasi ve Sendikal Haklar” mitinglerinde grev ve toplu sözleşme hakkı başta olmak üzere sendikal talepler bir kez daha dile getirildi.

Ocak-Şubat eylemleri ve ”Cop zammı”

Çalışanlar 13 Ocak 1994’te karşılık bulamayan talepler için her sendika özgün durumuna göre iş bırakma veya yavaşlatna, toplu viziteye çıkma, kitlesel basın açıklamalarıyla yeniden eylemdeydi. Ankara ve Malatya’da polis saldırdı. Ankara’da Emniyet Müdürü’nün aleni emirleriyle kamu emekçileri coplandı.

Hükümet, kamuoyunun ve medyanın tepkileri üzerine maaşlara yüzde 5 ek zam vereceğini açıkladı. Kamu çalışanları arasında “cop zammı” olarak anılan bu gelişmeyle somut bir kazanım elde etmiş oldu. Hükümet de sendika yasa tasarısını çalışmalarını hızlandırdı.

Açlık grevi ve yeniden Ankara

22 Sendika başkanı 25 Mayıs 1994’te sözlerin tutulmaması ve yeni hak gaspları içeren 5 Nisan kararlarını  protesto etmek ve  grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı için Ankara Güven Park’ta üç günlük açlık grevine başladı.

Polis 28 Mayıs gecesi 22 sendika genel başkanı ve 54 kamu çalışanını gözaltına aldı. Sendika genel sekreterleri aynı gün açlık grevine başladılar. Gözaltına alınan sendikacılar serbest bırakıldı ve Kızılay’da toplanan 30 bin kamu çalışanı Başbakanlığa yürüdü. Sendika yöneticilerinden oluşan heyet Başbakan Vekili Necmettin Cevheri ve Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın ile görüşmelerde bulundu. Görüşmelerde sendika yöneticileri, hükümetin verdiği sözleri tutmasını ve 5 Nisan kararlarının geri alınmasını istediler. Güneydoğu’da devam eden savaşın, demokratik yollardan çözüme kavuşturulmasını dile getirdiler. Başbakan Yardımcısı Karayalçın, kamu çalışanlarına sendika hakkını tanıyan yasal düzenlemelerin yapılmaması durumunda hükümetten çekileceklerini açıkladı.

20 Temmuz 1994 ortak ve genel eylem

5 Nisan 1994 Ekonomik İstikrar Paketinin açıklanmasından sonra TÜRK-İŞ, DİSK, HAK-İŞ, KÇSP, Demokratik Kitle Örgütleri ve Meslek Odalarının birlikte hareket etme girişimleri devam etti.

Bu girişimlerin örgütsel ifadesi olan Demokrasi Platformu bir bildiri yayınlayarak “Çalışanların Ortak Eylemi” olarak anılan 20 Temmuz 1994 eylemini gerçekleştirdi. İşyerlerinde iş bırakma ve belirli merkezlerde kitlesel basın açıklamaları şeklinde yapılan eylem, belirli hizmetlerin aksamasıyla etkili oldu.

20 Aralık 1994’te İş bıraktılar

1990’dan itibaren yaşanan süreç içinde, kimi pratik politika ve sendikal hareketin geleceği ile ilgili sendikalarında yoğun iç tartışmalar yaşandı. Bu sorunlara çözümler üretmek üzere kamu çalışanları Ekim 1994 boyunca altı ilde bölgesel kurultaylar düzenlediler. Kurultaylarda bir dizi kararlar yanında 20 Aralık 1994 iş bırakma eylemi de planlandı.

Kamu emekçilerinin ve işçi sınıfının mücadele tarihine onurlu bir gün olarak yazılan “20 Aralık iş bırakma eylemi” kamu emekçilerinin hizmet üretiminden gelen güçlerini ilk kez bu kadar yaygın ve geniş biçimde kullandıkları eylem oldu.

 350 bin üyeye sahip Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu’nun (KÇSKK) aldığı bu karara ülke çapında 1 milyonu aşkın kamu emekçisi katıldı, “Artık Yeter! Grevli-Toplu Sözleşmeli sendikal hakkımız yoksa hizmet de yok”  dediler.

 Özellikle metropol illerde hizmet üretimi tamamen durdu, 20 Aralık eylemi kamu emekçilerinin ve işçi sınıfının mücadelesinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 

Siyasal iktidar kamu emekçilerinin mücadelesinin geldiği boyutu görünce yine anti-demokratik ve baskıcı anlayışıyla sürgün, soruşturma ve cezalandırmalarla saldırıya geçti, 30 bini aşkın kamu emekçisi değişik cezalara çarptırıldı.

Devlet bu politik tutumuyla sendikal hak ve özgürlükler konusunda başta uluslararası sözleşmeler (ILO vb.) olmak üzere tüm hukuksal zeminleri çiğneyerek suç işledi. 

1995 1 Mayıs kutlamalarında yine örgütlü güçleriyle alanlara çıkan kamu çalışanları, 1 Mayıs’a sahip çıkan önemli bir güç olduklarını yeniden gösterdiler.

Tüm Haber-Sen yöneticilerinin sürgün edilmesini protesto ettikleri ve iş bırakma eylemine katıldıkları gerekçesiyle Bursa’da 740 PTT çalışanı hakkında açılan mahkemenin ilk duruşması, kamu çalışanlarının gösterisine dönüştü. 1 Haziran 1995’te  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun TÜM HABER-SEN’i kapatma kararını onaylaması, kamu çalışanları tarafından tepkiyle karşılandı ve kararın siyasi bir tavır olduğu açıklandı.

20 Nisan 1995’te İş bıraktılar

20 Aralık 1994 eyleminden sonra siyasi iktidarın kamu emekçilerine yönelik saldırı, sürgün, soruşturma ve cezalandırmalarına karşı KÇSKK, 1 Mart 1995’te bir günlük iş bırakma kararı aldı.

Kamu emekçileri bu eylemde yüzdelik zamlar değil, hükümetin sendikalarımızla Toplu Sözleşme masasına oturmasını, sürgün, soruşturma ve cezalandırmaların son bulmasını, ceza alan arkadaşlarımızın cezalarının kaldırılmasını istedi.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Ben devleti felç ettirmem.” sözüne ve tehditine, Başbakan ve İçişleri Bakanının tüm valiliklere eylemin engellenmesini ve kamu emekçilerinin cezalandırılmasına yönelik tehdit ve engellemelerine rağmen kamu emekçileri ülke genelinde trenleri durdurdu, vergi toplamadı, PTT ve elektrik hizmetlerini durdurdu, sağlık çalışanları acil hizmetler dışında iş bıraktı.

Bu eylem siyasi iktidarın ve devletin yaptığı baskı ve sürgünlerin kamu emekçilerinin örgütlü mücadelesini engelleyemeyeceğini gösterdi. 

Görkemli Haziran

1 Haziran 1995’te Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu (KÇSKK)  baskı ve sürgünlerin durdurulması, siyasi iktidarın yargı üzerindeki baskılarının kalkması, meclise sunulan grev ve toplu sözleşme hakkı içermeyen anayasa değişikliği maddesinin geri alınması ve grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkının anayasal güvenceye kavuşturulması taleplerinin ön plana çıkarıldığı eylem programı açıklandı.

Programa göre; her ilde bazı etkinlikler gerçekleştirilirken oturma eylemini sendika başkanları 15-16 Haziran günleri Ankara Güven Park’ta başlatacak, 17 Haziran’da diğer illerden gelen kamu çalışanlarıyla birlikte iki gün Kızılay Meydanında oturma eylemi devam edecek, sonuç alınmadığı durumda 19 Haziran’dan itibaren iş bırakılacaktı. 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi, eylem tarihinin belirlenmesinde esas alınmıştı.

Eylem planlandığı gibi yürütülürken özellikle medya adeta sansüre uğradı. Hükümet, eylemi yasadışı olarak ilan etmekten öte neredeyse tepki vermedi.

Bu eyleme 150 bin kamu emekçisi katıldı. Sendika yöneticileri eylemin 2 gün öncesinden Ankara’nın merkezi olan Güvenpark’ta çadır kurarak ve açlık grevi yaparak eylemin gerekçelerini Türkiye ve Dünya kamuoyuna aktardılar. 

Bu eylem sonrasında Anayasa’da yapılan değişiklikle kamu emekçilerinin örgütlenme ve üyeler adına toplu görüşme yapma hakkı kabul edildi.

Bu değişiklik parlamentonun kendi istem ve iradesinden çok, kamu emekçilerinin grevli-toplu sözleşmeli sendikal haklar mücadelesinin zorlamaları sonucunda oldu. Parlamentonun kısıtlayıcı, kendi istemleri ile örtüşmeyen ve bütün nihai kararları işveren devlete bırakan bu anayasal değişikliği protesto etmek için 19-20 Haziran’da ülke genelinde iş bıraktılar. 

16-17 Haziran’da 150 bin kamu emekçisi ile iki günlük geceli-gündüzlü yapılan oturma eylemi, kamu emekçilerinin yaratıcı inisiyatiflerinin önemli ve yeni bir örneği oldu. Emekçilerin ve ezilenlerin mücadele tarihine yeni bir sayfa olarak girmesine tahammül edemeyen iktidar ve devlet güçleri kamu emekçilerinin sendika başkanlarını ve temsilcilerini gözaltına alarak cezalandırma mantığı gütmesine tüm ülke genelinde kitlesel tepki gösteren kamu emekçileri tüm illerde iktidar ortağı olan DYP ile binalarını onbinlerce kamu emekçisi ile kuşatarak yeni bir eylem sürecine girdi. 

Gözaltına alınan temsilcilerini emniyette ve adliyede yalnız bırakmayarak Ankara’da on binlerce kamu emekçisi Sakarya Caddesinde toplanarak Ankara Adliyesine yürüdü.

İstanbul’da ise; yine on binlerce kamu emekçisi temsilcilerinin gözaltına alınmasına karşı Kadıköy Meydanı’nda oturarak temsilcileri serbest bırakılıncaya kadar geceli-gündüzlü oturma eylemi yaptılar. O güne kadar yapmış olduğu bir günlük iş bırakma eylemlerini de iki güne taşıdılar.

Siyasi iktidarın ve devletin bu büyük eylemi, basına ve medyaya da müdahele ederek görmezlikten gelme ve geçiştirme mantığına rağmen, kamu emekçilerinin bu eylemi dünya basını ve medyasında “Türkiye’de Olay!”, “Tienenman Meydanından sonra, Türkiye’de yüz binlerce kamu çalışanı Ankara meydanında yatıyor” başlıkları ile olay haber olarak geçti. .

18 Nisan 1996’te iş bıraktılar 

KESK’in, Valiliğe başvuru tarihi ülkenin yaşadığı seçim sürecinde oldu. Parlamentonun tıkandığı, yeni siyasi seçeneklerin oluşmadığı bir konjonktürde yaşanan krizden dolayı gerçekleşen erken seçimde KESK, ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal sorunlarını teşhir ederek barış, demokrasi ve özgürlük ekseninde bir sendikal faaliyet yürütme yönelimine girdi. 

KESK, seçim sonrasında yeni kurulacak hükümetin sendikal hak ve özgürlüklerin kullanılması özellikle sürgünler, baskılar, açığa almalar, adli ve idari cezaların kaldırılması, kamu emekçilerinin içerisinde bulunduğu ekonomik çöküntünün giderilmesi için oluşacak eylem programını hazırlığına girişti.

Yüzbinlerce üye tartışma platformları, paneller, söyleşiler, oturumlar, basın açıklamaları, siyasi parti ziyaretler, sivil kuruluşlarla diyaloglar dahil olmak üzere yeni eylemli bir sürece girilmesi gerektiğinin önemini kamuoyuna anlatan yoğun çalışmaları önüne koydu.

16 ilde aynı tarihlerde “Barış, Demokrasi, Sendikal Hak ve Özgürlükler” mitingleri yapıldı. Büyük bir kararlılık ve coşkuyla yapılan bu mitingler daha önceden kararı alınan 18 Nisan iş bırakma eyleminin hazırlayıcısı oldu. 

Hükümete iletilen taleplerin kabul görmemesi ve hükümetin KESK’le görüşmekten kaçınması üzerine 18 Nisan’da bir günlük iş bırakıldı.  Aynı gün tüm illerde on binlerce insanın katıldığı kitlesel basın açıklamaları yapıldı. 18 Nisan iş bırakma eylemi hükümetin özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve savaş politikalarını egemen kılmak için topluma büyük baskıların dayatıldığı, emek güçlerinin yalnızlaştırma gayretlerinin yoğunlaştığı koşullarda gerçekleşti. 

Başbakanlık bir genelge ile eylemi yasakladı ve eyleme kalkışanların derhal cezalandırılacağını açıkladı. Tüm bu baskıcı kuşatmaya rağmen kamu çalışanları, kararlılıkla ve büyük bir kitlesel katılımla iş bıraktılar ve devlet çarkını bir kez daha durdurdular. 

18 Nisan eyleminden sonra hükümet bir çok sendika üyesini açığa aldı, il içi, il dışı sürgünler yaptı, yüzbinlerce kamu emekçisine idari soruşturmalar açtı. Kamu emekçileri bu soruşturmalar karşısında eylemlerini örgütlü bir şekilde savundular ve demokratik haklarını kullandıklarını açıkladılar. 

Verilen cezalar üzerine “Anayasa’nın ilgili maddelerini ve uluslararası yasaları ihlal ettiği, görevini kötüye kullandığı” gerekçesi ile Başbakan Necmettin Erbakan hakkında 24 Mayıs 1996’da suç duyurusu yapıldı. Polis kitlesel başvuruda kitleyi yürüyüşünü ve basın açıklaması yapılmasını engellemeye çalıştı. Kitlenin kararlı duruşu sayesinde engeller aşılarak demokratik hak kullanıldı.

Kamu emekçileri iş bırakma eylemi ile ilgili verilen cezaların iptali için hukuksal alanda da mücadelesini sürdürdüler. 29 Mayıs günü cezaların iptali ile ilgili 15 ilde bulunan Bölge İdare Mahkemelerine kitlesel gidilerek başvuru yapıldı, cezaların iptali istendi. Bölge İdare Mahkemelerinin vereceği karar sendikal hakların kullanılmasında önemli bir hukuksal dönemeç olacaktı.

Kamu çalışanları sendikaları 4 Ağustos 1995’te Türkiye genelinde Tüm-Haber-Sen’in kapatılmasını protesto etmek üzere valiliklere siyah çelenk bıraktılar. Polis, Ankara’da İçişleri Bakanlığı’na siyah çelenk bırakılmasını engelledi. 

Kamu çalışanları 5 Ekim 1995’te ek zam talebi, Tüm Haber-Sen’in kapatılması kararının kaldırılması, sürgün ve soruşturmaların durdurulması ve grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakların verilmesi talebiyle kitlesel basın açıklamaları yaptılar. 6-7-8 Ekim günlerinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller ve Maliye Bakanlığına kitlesel olarak telgraflar çektiler.

Eğitim Sen Ankara Valiliği’nin kapatılmaları talebiyle açtığı davanın iptali için eylemler başlattı. Polisin Güvenpark’ta çadır açarak oturmak isteyen eğitim emekçilerini coplaması büyük yankı yarattı. Davanın görüleceği 13 Mart 1996’da Türkiye genelinden Ankara’ya gelen on binlerce eğitim emekçisi, davanın düşmesini sağladı.

Doğru Yol Partisi – Refah Partisi koalisyon hükümetinin zorunlu tasarruflara ilişkin yapmak istediği düzenlemeye karşı basın açıklamaları ve çeşitli illerde “Ekonomik ve Demokratik Haklar” mitingleri düzenlendi. Mitingler İzmir’de ve Diyarbakır’da yasaklanırken DİSK’in de katılımı ile Adana’da ayrıca Ankara, İstanbul, Mersin, Antalya, Zonguldak ve Trabzon’da gerçekleştirildi.

8 HAZİRAN 1996’da HABITAT II eylemi 

KESK, İstanbul’da yapılmakta olan HABITAT II Zirvesi vesilesiyle “6 Milyar Dünyalı”nın Türkiye’de olacağı düşüncesiyle, kamu çalışanlarının sendikal hak ve özgürlükleri üzerindeki baskıları duyurmak amacıyla 8 Haziran 1996’da Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapma kararı aldı. Ancak, polis o gün Taksim civarında adeta sivil sıkıyönetim ilan etmişti. Polis, kamu çalışanlarına pervasızca saldırarak 2000 civarında kamu çalışanını gözaltına aldı.

Polis o saatlerde Galatasaray lisesi önünde oturan Cumartesi Anneleri/Cumartesi İnsanları’na ve dayanışmacılar arasındaki Habitat nedeniyle İstanbul’da bulunan  insan hakları delegasyonlarına saldırdı, gözaltına aldı. Aynı gün eyleme katılmak amacıyla Ankara’dan gelen Enerji Yapı Yol-Sen’in 100 üyesi de İstanbul girişinde gözaltına alındı. Büyük gözaltı Türk ve Dünya kamuoyunda geniş yankı yarattı.

Eğitim-Sen’in 23 Kasım 1996’da düzenlediği üyelerinin sürgün, soruşturma ve görevden uzaklaştırılmalarına karşı ”Ankara Yürüşü” Kızılay meydanında fiili bir mitinge dönüştü. Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam’ın “gereğinin yapılacağı” taahhüdünü vermesiyle eylem sona erdi.

Kamu çalışanları sendikaları, 1997 bütçesine karşı yapabilecekleri eylemleri tartışırken “Susurluk Kazası” olarak anılan gelişmelerle açığa çıkan “Polis, Mafya, siyaset ve aşiret” ilişkileri, yapılacak eylemlerin biçim ve içeriğini etkiledi.

KESK “Demokratik Devlet, Halkçı Bütçe” adı altında “Ankara’ya Yürüyüş” kararı aldı. TÜRK-İŞ’e bağlı bazı işçi sendikaları, meslek odaları, Halkevleri ve Siyasi partilerin katılımıyla 14 Aralık 1996’da gerçekleştirilen eyleme yaklaşık 70 bin kişi katıldı. Kızılay Meydanında yapılan “miting”le eylem sona erdi.

KESK’in kuruluşu 

Kamu emekçileri sendikalarını kurmadan önce, Kamu Çalışanları Platformu (KÇP) adıyla oluşturdukları birlikteliklerini, sendikalar kurulduktan sonra, iş ve güç birliğini sağlamak amacıyla Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu’yla (KÇSP) sürdürdüler. Diğer yandan Ankara’da bulunan bazı sendikalar da EŞGÜDÜM adıyla bir araya geldiler.

Bu iki platform 1994 Nisan’ında bir araya gelerek, kamu emekçilerinin birleşik sendikal eylemini ve mücadelesini sistemli bir tarzda sürdürmek amacıyla, konfederal bir yapılanmanın kurulması konusunda görüş birliğine vardılar ve bunu 15 Mayıs 1994’te açıkladılar.  KÇSP ve EŞGÜDÜM’ü oluşturan sendikalar, 11 Haziran 1994’te ortak komisyonlar oluşturdular. 9 Temmuz 1994’te ise komisyonların adı Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu (KÇSKK) oldu. 

Konfederasyonun kamu çalışanlarının gelenekleri doğrultusunda kurulması yönelimi çerçevesinde, tabanın eğilimlerini belirlemek amacıyla, 26-27 Kasım 1994 günlerinde dört bölgede (İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir) ve 25-26 Şubat 1995’te Ankara’da Merkezi Kurultay düzenlendi. 26 Sendikadan 710 delegenin katıldığı Merkezi Kurultay’da, konfederasyonun dört ay içinde kurulması kararı alındı.

Dört ay içerisinde kuruluş süreci tamamlanamadı ancak, konfederasyonun kurulması için 11-12 Kasım 1995’te 28 sendikadan 500 delegenin katılımı ile Ankara’da “Konfederasyonlaşma Tüzük ve Kuruluş Kurultayı” yapıldı. Kurultayda kabul edilen tüzük ile 8 Aralık 1995’te kuruluş dilekçesi İstanbul Valiliği’ne verilerek Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) kuruldu.

Nerede hak ihlali varsa KESK orada oldu.

Sendikal mücadele de yeni bir soluk olan KESK varolan sendikal yapılara ve onların etkisizliğine itiraz olarak mücadelenin içinde fiili ve meşru zeminlerde kendini geliştirdi. Kurumsal ilişkilerde zayıf olsa da sokakta ve hayatın içinde hızlı bir şekilde büyüdü, on binlerce emekçinin katıldığı eylemleri örgütleyen güç haline geldi.

Ekmek mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin iç içe olduğunu kanıtlarcasına nerede haksızlık varsa, nerede insan hakları ihlalleri varsa KESK orada olmaya başladı. Bir yandan örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerle mücadele ederken, bir yandan da ülkenin güneydoğu ve doğusunda devam eden olağanüstü hal uygulamalarına karşı tavır alıyordu.

1990’lı yıllar, Türkiye’de yakın tarihin en karanlık, hala aydınlatılamayan olaylarına tanıklık ettiğimiz yıllardır. Dönemin başbakanlarından Tansu Çiller’in söyledikleri,  aslında  her şeyi, esas olarak da devleti  en iyi anlatan sözler olarak  aklımızda kaldı: “Devlet için kurşun atan da, yiyen de bizim için şereflidir.”  Çiller, 1990’lı yılların devletini gayet iyi özetlemişti.

Bugünkü siyasi ortam farklı olmakla birlikte saray rejiminin geldiği nokta Çiller dönemiyle benzeşmenin ötesinde daha kapsamlı bir uygulamalar yumağının inşa etmeye çalışıyor.

Sağlık krizi, ekonomik kriz, siyasal kriz, iklim krizi ve AKP-MHP bloğunun yönetememe krizini de eklersek daha bütünsel düşünebiliriz. Çoklu kriz sarmalında hak arama mücadelesinden, daha kapsamlı çok yönlü eylemlilikler mücadelesine dönüşüm bizi bekliyor.

Bu nedenle TİS görüşmeleri döneminde KESK geleceğini güvende görmeyenlerle birlikte yeni bir muhalif sendikal mücadelenin öncülüğünü yapmak durumundadır.

KESK bu TİS sürecinde

Yazının başında da ifade edildi 90’lı yıllarda hak alma mücadelesinin örgütü olarak doğan KESK, bugün geleceği yok sayılanların örgütü olarak yeniden alanlara sokaklara dökülecek bir eylem birliğini örgütlemeye talip olmalıdır.

Sami Evren

Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Fen Bölümü mezunu. TÖB-Der üyesi, 90’lı yıllarda Devrimci Öğretmenlerin örgütlenmesinde aktif görev aldı. Kamu çalışanlarının sendikal mücadelesinde önemli yeri olan Eğit-Sen’in kurucusu oldu. Siyami Erdem ve Cafer Yıldırım’la birlikte hazırladığı Eğitim Emekçileri Tarihi (Encümen-i Muallimin’den  Eğitim-Sen’e) kitabı 1995’te yayınlandı. 2.ve 4. Dönem KESK genel Başkanlığı yaptı. Kasım 2010’da KESK’de çalışan kadına yönelik taciz iddiasında kadının beyanı doğrultusunda örgütsel hukukun işletilmesini talep etti. Talebin yönetim kurulunca ret edilmesi üzerine KESK genel başkanlığından istifa etti. Özgürlükçü Sol haber sitesini kurdu. Site mahkeme kararı ile kapatıldı. Demokrat haber ve bianet’te ve Telgraf’da yazıyor.

Bir Cevap Yazın