Doksanlı yıllar boyunca insanlara, hayatlarını devam ettirebilmek için tek ve alternatifsiz bir sisteme mecbur oldukları anlatıldı. Kapitalizm ve onun iktisadî-siyasî mekanizmaları en akılcı, insan tabiatına en uygun seçenek olarak sunuldu; piyasanın hayatı en adilane bir şekilde düzenleyen mübadele biçimi olduğu tartışmasız kabul edilsin istendi. Kapitalizme geç kalan toplumların önlerinde ne büyük fırsatların olduğu vazedildi. Joma Nazpary, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Kazakistan’da ortaya çıkan gelişmeleri tartıştığı Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme’de, kapitalizmin tek alternatif olarak sunulduğu ve savunulduğu bir ortamda birbirlerini yok edecekmişçesine çatışan, çarpışan, yaşamaya gayret eden insanların hikâyesini anlatıyor. Adına yaşamak denen bir mücadelenin kâh mülksüzler arası şiddete, rüşvete, acımasızlığa; kâh fahişeliğe, dışlanmaya, ezilmeye dönüştüğü bir cangılda insanları ne hale getirdiğini vukufla tartışıyor. Kazak milliyetçiliğinin dil, toplumsal hayat, eğitim, sosyal güvenlik politikalarındaki pervasızlığı ve kendine has trajikomikliğiyle çevrelenmiş araştırma, kapitalizmin insanları kendi insanî vasıflarından sıyırırken ne tür bir “devlet planlaması” ile var olabileceğini bir kez daha ve acımasız bir çarpıcılıkla gözlerimizin önüne seriyor.”

            Yukarıdaki satırlar, Londra Üniversitesi öğretim üyesi Joma Nazpary’nin kaleme aldığı ve Selda Somuncuoğlu’nun çevirisini yaptığı Haziran 2003 tarihinde İletişim Yayınları’ndan çıkan ve ne yazık ki baskısı tükenen Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme kitabının tanıtım yazısından alıntılanmıştır. Bu eseri Türkçede yayımlandığı yılın ertesinde Kazakistan’daki görevim sırasında Almatı’da Karl Marx Caddesi’ndeki evimde okumaya başlamıştım. O yıllarda caddenin adı Kunaev Caddesi olarak değiştirilse de herkes Karl Marx Caddesi demeye devam ediyordu. Bu ad değişikliği aslında Kazakistan’daki dönüşümü de ifade ediyordu. Karl Marx, üretimi kontrol eden yönetici sınıf ile üretim için gereken emeği sağlayan mülksüz bir emekçi sınıf arasındaki çatışmayı irdeliyordu. Devletlerin yönetici sınıf tarafından idare edildiğini ve devletin ortak kamu çıkarı adına hareket eder gibi yapıp yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini düşünüyordu. Almatı’nın bu en önemli ikinci caddesi – birincisi Lenin caddesiydi ki onun adı da Dostık olarak değişmişti- artık Kunaev Caddesi olmuştu. Marx yerine caddeye adını veren Kunaev için Joma Nazpary kitabında şu tespiti yapar: “Kazak Dekan Kunaev neredeyse bütün bu dönem boyunca (1960-1986 dönemi kast ediliyor)komünist parti sekreterliği görevini yürüten kişidir. Leonid Brejnev’in yakın arkadaşı olan politbüro üyesi Kunaev, Kazak çıkarlarının yanı sıra yakın çevresinin çıkarlarını da gözetir.” S.53

            Bugün hem Kazakistan’da yaşananları hem de Sovyet sonrası dönemi anlamak için çok önemli bir çalışma niteliği taşımakta bu kitap. Sosyal medyaya yansıyan çatışma görüntülerini izlerken aklıma yazarın “karmaşa”yı tanımlamasını istediği genç Kazak erkeğin verdiği şu cevap geldi ister istemez. “Burada hayat kokuyor. Herkes farkında olmadan birer Raskolnikov oldu. O, yaşlı bir kadını öldürmüş bu nedenle delirmişti. Bugün Kazakistan’da 100 dolar karşılığında birini sabahleyin öldürebilir, akşam da bu parayla yanında bir fahişeyle restoranda hiçbir pişmanlık duymadan içki içersin. Karabasan falan görmeden de uyursun. Ertesi gün yine 100 dolara herhangi birini öldürmeye hazırsındır. Bu bizim hayatımız.” S.8 Aynı soruya genç Kazak kadını şu cevabı veriyor: “Önceleri, Sovyet zamanında, yetkililerin gözettiği ahlaki sınırlar vardı. Ahlak ölçütleri yüksekti, parti bununla ilgilenirdi… Ama bugün insanlar vahşi hayvanlara döndü. Orman kanunlarına göre davranıyorlar. Güçlü olan herkes zayıf olanlara vuruyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, çalıyor.”  (Olduğu gibi alıntıladım, anlatım bozukluğu çevirmene, belki de yazara ya da sözü söyleyene, ait)

            Kazaklar karmaşayı ya da kaosu mecazen “bardak” sözcüğü ile karşılıyorlar.”…Sürmekte olan durumun –fesat, ahlaksızlık, şiddet, mafya, kural tanımayan devlet memurlarının keyfi uygulamaları, refah devletinin ortadan kalkması, geniş halk kesimlerinin ekonomik ve toplumsal haklarını yitirmiş olmaları, alkoliklik, fahişelik, etnik çekişmeler, ümitsizlik, intihar ve gelecek korkusu gibi çeşitli yönlerini tanımlamak için “bardak” kullanılmakta…” Peki, bardağa sebep ne? “…birincisi özelleştirme, kredilerin dağıtımı, rüşvet ve haraç gibi tümü ahlak dışı bulunan yöntemlerle servetin kısa sürede birkaç elde birikmiş olması; ikincisi, toplumun ahlaki bütünlüğünün parçalanmış olması, kanunsuzluk ve yaygın şiddet; üçüncüsü, yeni cinsel pratikler yüzünden aile dengesinin bozulmuş olması, insanlar karmaşaya karşı tepkilerini Sovyet dönemine duydukları büyük bir özlemle ve geliştirdikleri komplo teorileriyle göstermekteydiler.”

            Sovyet sonrası ahlaki çöküş hakkında Kazak tarih öğretmeni Gülcan anlatıyor: “… Önceleri, Sovyet zamanında, ahlaki sınırlar vardı… Açıkça belirlenmiş ahlaki kodlar bulunuyordu. İnsanlara güvenilirdi. İyi yetiştirilmişlerdi. Ama bugün insanlar vahşi hayvanlar gibi. Orman kanunlarına göre hareket ediyorlar. Güçlü olan herkes zayıflara saldırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, soyuyor…  

Elektrikçi İvan’a göre Sovyet döneminde iş bulma sorunu yokmuş, insanların istedikleri işi seçme şansları varmış. “Sovyet zamanında, liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gitmek istersen giderdin. Meslek sahibi olmak istiyorsan meslek okuluna ya da teknik okula gider, bir iki yıl içinde mesleği öğrenirdin. Öğrenimini tamamladığında da kolayca iş bulurdun. Ama bugün yalnızca zengin aile çocukları üniversiteye girebiliyor. Çocuğunu rüşvet vererek bir okula göndersen bile faydası yok. Çünkü iş yok, fabrikalar kapanıyor.”

            Kazak bir öğretmen şunları anlatıyor: “Eskiden genel sekreterimiz vardı… Her şeyimiz olduğu halde açık açık hiçbir şeyimiz yok diye şikayet ederdik. Oysa şimdi her şeyimiz var; Snickers, Finlandia, Smirnov, Absolut, (votka markaları) etekler, şortlar (bunları iğrenerek söylüyor), ama aslında hiçbir şeyimiz yok. Her şeyimiz varken yok diye şikayet ediyorduk. Şimdi pazarda bir sürü mal var ama alamıyoruz. Dükkanlar dolu ama yaşam tarzımızı kaybettik. Sovyet zamanında paramız vardı, gücümüz, umutlarımız vardı. Şimdi hiçbir şeyimiz yok, ölü bedenleriz. Hareket eden cesetleriz, dehşet verici, çok üzücü.”s.92

            Belki de dün olduğu gibi bugün de yaşananları en iyi özetleyen cümleyi yukarıda sözüne yer verdiğimiz Gülcan kuruyor: “Biz Sovyet halkı şanslı bir halkız. Sürekli Sibirya treninde yolculuk ediyoruz. Her zaman geçiş halindeyiz. 70 yıldır sosyalizmden komünizme geçiyorduk, şimdi, bilmiyorum kaç yıl sürecek sosyalizmden kapitalizme geçiyoruz. Treni götürenler hep aynı. Eskiden komünizm cenneti vaat ediyorlardı ki bizi oraya götüremediler, şimdi de kapitalizm cennetinden söz ediyorlar. Ama artık onlara kimse inanmıyor.”

Kitabın AdıSovyet Sonrası Karmaşa
Alt BaşlıkKazakistan´da Şiddet ve Mülksüzleşme
Orijinal AdıPost-Soviet Chaos
ISBN9789750501302
Yayın Noİletişim – 903
DiziAraştırma-İnceleme – 147
AlanTarihSosyoloji
Sayfa312 sayfa
Hakan TUNCAL/ 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının yazarıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here