ETELGRAF HABERLER-

Yönetmen ve belgeselci Gül Büyükbeşe, 2015 yılında yaşanan Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarının konu alındığı “Ölüm Ne Yana Düşer Usta” isimli kitabını, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 6. yıl dönümünde yayımladı. Büyükbeşe, “Bu davalar bitirilmeye çalışılıyor. Davalar biterse de o katliamları kimse anımsamayacak. Bizim görevimiz unutulmamasını sağlamak” dedi. Diyarbakır Katliamı’nda iki ayağını kaybeden Lisa Çalan’ın “Eğer bir gün iyiysem, neden halay çekmeyeyim?” sözlerini hatırlatan Büyükbeşe, “Bu acılı insanlar, bu kadar umut doluysa hiçbirimizin umutsuz olmaya hakkı yoktur” diye konuştu.    

Türkiye’de 2015 yılında terör örgütü IŞİD’in üstlendiği üç büyük katliam yaşandı. HDP’nin 5 Haziran 2015’te Diyarbakır’da düzenlediği mitinge düzenlenen saldırıda 5 kişi, 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde gerçekleştirilen saldırıda 33 kişi ve 10 Ekim’de Barış Mitingi için Ankara Garı önünde toplanan kalabalığa düzenlenen bombalı saldırıda 103 kişi hayatını kaybetti. 

Yönetmen ve belgeselci Gül Büyükbeşe, yapımcı Sibel Tekin ile birlikte üç büyük katliamın konu alındığı “Ölüm Ne Yana Düşer Usta” isimli belgesel filmi 2019 yılında yayınladı. Gül Büyükbeşe ve Sibel Tekin, katliamların 6. yılında ise belgeselin aynı isimli kitabını yayımladı. Gül Büyükbeşe ile 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın yıl dönümü olan bugün yayımlanan “Ölüm Ne Yana Düşer Usta” kitabını ANKA Haber Ajansı’na anlattı.

“BENİM BIRAKTIĞIM ÜLKE DEĞİLDİ, DAHA DA KÖTÜYE GİTMİŞTİ HER ŞEY” 

Büyükbeşe, 2015 yılını ömrünün en karanlık yılı olarak tanımlayarak, dönemin iklimini şu sözlerle hatırlattı:

“Türkiye’deki bütün yurttaşlar gibi 2015 yılı doğal olarak benim için de herhalde bütün ömrümün en karanlık yılıydı. Sadece kişisel olarak bize yaşatılanlar yüzünden değil ama toplumsal gerginlikler yüzünden ve başımızda giderek çoğalmaya başlayan ve bize soluk aldırmayan baskı yüzünden de öyle. 2015’i hatırlayalım; Bir kere IŞID’le tanıştık o yıl. 7 Haziran seçimlerinden önce anımsayacaksınız, HDP il binalarına yapılan bombalı saldırılar ardından 5 Haziran HDP mitinginde, son mitingleriydi. Oraya yapılan bombalı saldırı ve beş kişiyi kaybetmemiz. Ardından Suruç’ta 20 Temmuz’da gencecik çocukların Kobani’ye oyuncak götürmekten başka hiçbir suçları olmayan gencecik arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın kaybı. Ardından da 10 Ekim Ankara Gar Katliamı. Tabii 2015 yılı bunlarla da bitmedi.

Ben hemen kitaba döneyim. Kitaptan çok sevgili doktor Çağla Seven’in sözleriyle o yılı anlatmaya gayret edeyim. Çağla, Suruç Katliamı’nın en ağır yaralılarından biri. Yaklaşık otuz ameliyat oldu. Tedavisi hala devam ediyor. İlk müdahale yapıldıktan sonra Urfa’da hava ambulansıyla İstanbul’a kendi okuluna, Çapa Tıp Fakültesi’ne getiriliyor. Yaklaşık otuz beş gün kadar yoğun bakımda tedavi gördükten sonra en sonunda servise çıkartılıyor. Serviste de karşısında bir televizyon var. ‘Benim bıraktığım ülke değildi, daha da kötüye gitmişti her şey’ diyor. Sadece bombalar patlamamıştı bu yıl boyunca. Bir de ölü çocuklar buzdolaplarında saklanıyordu. Ölü analar yerlerdeydi. Yani bana kalırsa en iyi ifadelerinden biridir Çağla’nın söylediği 2015’te neler yaşadığımıza ilişkin.”

“SIRTIMIZI DÖNÜP YÜRÜMEMİZ MÜMKÜN DEĞİLDİ”

Gül Büyükbeşe, belgesel filmin ve kitabın toplumsal hafızayı diri tutma niteliğine de gönderme yaparak bunları yazıp yayınlamanın geride kalanların bir sorumluluğu olduğunu söyledi. Büyükbeşe, şöyle devam etti:

“Ben Ankara Gar Katliamı’nda alandaydım. O gün özellikle belli bir yarıçap içinde olan insanlar için hayatta kalmak da gitmek de eşit olasılıktı. Biz arda kalanların hayatı bir daha aynı olmadı. Bizim için bir sorumluluktu dolayısıyla bu filmi yapmak. 2015 yılında son derece sert şekilde tanıştığımız ve neredeyse pornografik olduğunu söyleyebileceğimiz IŞİD şiddetine bir de ilerleyen yıllarda adaletin yerine gelmemesinden kaynaklanan başka bir şiddet türü eşlik etti. Her üç katliam davası için de bu böyledir. Dolayısıyla bütün bunların toplamı bu konuda bir toplumsal hafıza oluşturmanın kaçınılmazlığını da bize gösterdi, öğretti ve önümüze bir görev gibi geldi. Yani o göreve sırtımızı dönüp yürümemiz elbette ki mümkün değildi. Biz de önce Sibel Tekin arkadaşımla birlikte bir film yaptık, aynı isimle. Üç büyük katliamı anlattığımız bir film.”

FİLMİN SINIRLARI VAR, AMA LAFIMIZ BİTMEMİŞTİ

Belgesel filmin neden bir de kitabını yayımladıkları sorusuna Büyükbeşe, “Filmin sınırları var ama lafımız bitmemişti” yanıtını verdi. Üç katliamın da IŞİD’in Gaziantep yapılanması tarafından gerçekleştirildiğine dikkat çeken Büyükbeşe, şunları söyledi:

“Neden o üç büyük katliam? Aynı hücre tarafından gerçekleştirilmiş üç katliam çünkü bunlar. IŞİD’in Türkiye yapılanması içindeki en kıyıcı hücre olan Gaziantep yapılanması tarafından gerçekleştirilmiş üç katliam, aynı anda HDP binalarına yapılan saldırılar ve 2016 Ağustosu’ndaki Gaziantep düğün katliamını da aynı dizinin içine koymamız gerekiyor. Bu üç katliamın yargı süreçleri de başladıktan sonra demin bahsettiğim o adaletin yerine gelemeyeceği, gelmeyeceği duygusu, adaletin uzağında olduğumuz duygusu ama bir yandan da avukat arkadaşlarımızın her üç dosya için de neredeyse iğneyle kuyu kazarak yaptıkları araştırmalar, hakikat dediğimiz şeyin giderek ortaya çıkması ve tabii o arada tanıştığımız aileler, yaralılar… Onların eşsiz dirençleri ve eşsiz dayanışmaları bu filmi yapmayı zorunlu hale getirdi. Ama filmin sınırları var elbette. Söylenebilecek sözlerin de sınırları var. Belli bir süreyle kısıtlısınız. Bitmemişti lafımız doğrusu. Anlatmak istediklerimiz bitmemişti, sorumluluğumuz bitmemişti. Dolayısıyla bir de kitap yapmaya gayret ettik. Dördüncü yılına filmi yetiştirmiştik, 10 Ekim katliamın 6. yıl dönümüne kitap yetişti.”

“İLK BÖLÜMDE DÖRT ÖNEMİ İSİMLE RÖPORTAJ VAR”

Gül Büyükbeşe, dört bölümden oluşan kitabın içeriği hakkında ise şu bilgileri verdi:

“Bir röportaj kitabı bu. Dört ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde bir teorik arka plan denemesi yaptık. Dört çok önemli isimle röportaj var. Hamit Bozaslan, Ümit Kıvanç, Zafer Yörük ve Doğu Eroğlu’yla. Hamit Bozaslan ile Orta Doğu’daki şiddetin niteliği üstüne bir sohbet gerçekleştirdik. Ümit Kıvanç’la, ona IŞID’in diğer selefi yapılardan farkını toprak üstünde egemenlik iddia etmeye gidecek kadar farklı ne olduğunu, bu örgütün yapısını ve tarihçesini sorduk. Zafer Yörük ile Türkiye’nin Orta Doğu politikasını konuştuk. Çünkü Türkiye’nin Orta Doğu politikasının, IŞID’in Türkiye’de yaptıklarıyla birebir bağlantısı var. Doğu Eroğlu’yla Türkiye IŞID yapılanması üstüne konuştuk.

“İKİNCİ BÖLÜM ‘ÜÇ BÜYÜK KATLİAM, ÜÇ KÜÇÜK İDDİANAME’ ADINI TAŞIYOR”

İkinci bölüm ‘Üç büyük katliam, üç küçük iddianame’ adını taşıyor. Her üç katliamın iddianamesinin de ortak özelliği, birçok ortak özelliği var ama kötü hazırlanmış, özensiz hazırlanmış iddianameler olmasıydı. Kahramanları ortak her üç dosyanın da. Sevgili Kazım Bayraktar’la bu üç dosyanın ortaklığına ilişkin bir röportaj. Ardından her üç katliam dosyasını o katliamlarla ilgili avukat komisyonundaki arkadaşlarımızla konuştuk. Her üç dosyada da avukatların özellikle talep ettiği hükmün insanlığa karşı suç üstünden oluşturulmasıydı. Bunun hukuki nedenleri var. Siyasi, felsefi nedenleri var. Ama hukuk pratiği açısından en önemli gerekçesi, insanlığa karşı suçta zaman aşımının işlememesiydi. Asıl sorumlular yani bu işe yol veren, yol verdiği düşünülen kamu içinden kişiler neden yargı önüne taşınmadı, nasıl bir yargı pratiği izlendi meselesini de sevgili Senem Doğanoğlu’yla konuştuk. Ardından Gökçer Tahincioğlu’yla son dönem davalarının ortak özelliklerini ve cezasızlığı konuştuk.

“ÜÇÜNCÜ BÖLÜM EN ZOR BÖLÜM, TANIKLAR ANLATIYOR”

Üçüncü bölüm ise ‘Tanıklıklar; en sahici kederler’ adını taşıyor. Kitabın en zor bölümü. Belgeselde bu tanıklıkların tabii küçük bir bölümüne yer verdik, tümü var kitapta. Diyarbakır’dan iki kişi sevgili Lisa Çalan. Biliyorsunuz, Diyarbakır katliamında iki bacağını da kaybetti Lisa ve o gün mitingin sunuculuğunu yapan ve onun sayesinde kaybettiklerimizin sayısının artmasının engellenebildiği sevgili Şerko Kanivar’la röportaj yaptık. Suruç’tan üç kişi, Dilek Şeker, Dilek’in babasını kaybettik Suruç’ta, İsmet Şeker’i. İkincisi Sinem Kılıç. Sinem annesini de abisini de kaybetti. Ve Doktor Çağla Seven. Suruç’tan röportaj yaptıklarımız. Ankara’dan yaptığımız röportajlar da Sinan Ok ile Merve Semercioğlu’yla. Merve sağlık çalışanı hemşire ve o gün alanda. Sonra görüntüleri izleyince de hep Merve’yi gördük. Belli bir alan içinde çılgınlar gibi uğraşan bir hemşire. Yani bir kahramandır Merve. Onunla yaptığımız bir röportaj var. Ondan sonra çok sevgili Hatice Çevik ve İzzettin Çevik. Hatırlayacaksınız bu iki ismi. Ankara Katliamı’nın neredeyse sembol fotoğrafı, birbirine sarılmış kanlar içinde bir çift. Hatice Hanım ve İzzettin Bey kardeşlerini ve kızlarını kaybettiler o katliamda. Bizimle konuştular. Ve o bölümün son röportajı aynı zamanda 10 Ekim Derneği Barış ve Dayanışma Derneği’nin Başkanı da olan sevgili Mehtap Coşkun’la. Mehtap da Ankara Katliamı’nda eşi Uygar Coşkun’u kaybetti.

“KİTABI DAYANIŞMANIN TEK ÇARE OLDUĞU DUYGUSU İLE BİTİRDİK”

En son bölüm ‘Ya bundan sonra ne yapacağız?’. Yani bu birbiri üstüne biriken, çoğalan bunca travmanın içinde bizi ne koruyacak? Sağlığımızı nasıl koruyacağız meselesini de Psikolog Banu Bülbül’le konuştuk ve kitabı, dayanışmanın, bir arada, omuz omuza durmanın tek çare olduğu duygusunu pekiştirecek şekilde bitirdik.”

“UMUTSUZ OLMAYA HAKKIMIZ YOK”

Büyükbeşe, okuyucunun kitabı bitirdikten sonra hissetmelerini beklediği duyguya ise ‘Umut’ diyor. Diyarbakır Katliamı’nda iki ayağını kaybeden Lisa Çalan’ın “Eğer bir gün iyiysem, neden halay çekmeyeyim?” sözlerini hatırlatan Büyükbeşe, şunları söyledi:

“Çok uzun bir tedavi süreci oldu Lisa’nın. Bitmek bilmeyen bir tedavi süreci, hala da iyileşmiş değil, iki protez var bacağında biliyorsunuz. Bütün bunları yaşamış, ayaklarını ve ayak izlerini 2015 yılına bırakmış Lisa Çalan diyor ki ‘Eğer bir gün iyiysem, neden halay çekmeyim?’ İşte bu umut. Ya da güzeller güzeli Sinem Kılıç diyor ki ‘Bir çocuğun gülüşü için her yere gidilebilir, gidilmelidir.’ Eğer bu insanlar iki bacağını, annesini, abisini, sevdiklerini o alanlarda terk etmiş bırakmış insanlar, bu acılı insanlar, bu kadar umut doluysa hiçbirimizin umutsuz olmaya hakkı yoktur diye düşünüyorum.”

“BİZİM GÖREVİMİZ UNUTULMAMASINI SAĞLAMAK, O YÜZDEN BU KİTAP OKUNMALI”

Katliamların hukuki sürecine ilişkin de bilgiler veren Büyükbeşe, özellikle Suruç ve Ankara katliamı davalarının bitirilmeye çalışıldığını söyledi. Ankara Katliamı’nın zaman aşımına uğrayan Sivas Katliamı ile aynı kaderi paylaşacağı endişesini taşıdıklarını belirten Büyükbeşe, şunları anlattı:

“Biz unutuyoruz bu bir yanda ama bir yandan da bu davalar bitirilmeye çalışılıyor. Suruç’un son davası geçtiğimiz hafta içinde görüldü. Avukat komisyonunun bütün talepleri ısrarla mahkeme heyeti tarafından reddedildi ve oradaki avukat arkadaşlarımızın hissiyatı şu ki dosya kapatılmaya gayret ediliyor. Ankara Katliamı dosyasıyla ilgili zaten biliyorsunuz karar verildi. Sonra tefrik edildi, ayrıldı bir başka dosya firariler açısından duruşmalar devam ediyor. Ama bir de ana dosyada hüküm giyen Erman Ekici hakkında yeniden suç duyurusunda bulunuldu ve önemli bir şey oldu o noktada. Savcı insanlığa karşı suçtan iddianame düzenledi ve bu iddianame kabul edildi. Yani Erman Ekici şu anda ceza almış olmasına karşın ikinci bir kez insanlığa karşı suçtan yargılanıyor. Erman Ekici’ye ilişkin bir hüküm oluşturulacak. Umuyoruz elbette, insanlığa karşı suçtan. Çünkü ilk olacak bu, insanlığa karşı suçtan bir hüküm oluşturulacak. Ama ardından firariler açısından dosya zamana yayılacak. Zamana yayılmak ne demek? Bir yıl içinde belki bir duruşma, belki iki duruşma… Ve Sivas Katliamı davasının başına gelen gelebilir Ankara Katliamı’na da. Ne demek? Zaman aşımına girer dosya. İnsanlığa karşı suç talebinin arkasındaki ısrarın nedeni zaten buydu, zaman aşımı meselesiydi. Diyarbakır Katliamı dosyası zaten kapatıldı. Hani böyle bir davaları bitirme eğilimi de hissettiğimiz için demek zorundayım, onun için okunsun istiyoruz bu kitap. Hatırlansın, çünkü o davalar da biterse artık Ankara Gar Katliamı’nı, Suruç Katliamı’nı ya da Diyarbakır Katliamı’nı kimse anımsamayacak, kimse konuşmayacak. Ama bizim görevimiz unutulmamasını sağlamak. Çünkü orada çok büyük bir şiddet ve çok büyük bir adaletsizlik var. O yüzden bu kitap okunsun istiyorum.”

Haber: DİLAN AYIRKAN / Kamera: ADEM KARABAYIR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here