Toplum hayatının dinsel referanslara göre düzenlenmek istendiği, bunun gerçekleşmesi için irili ufaklı birçok düzenleme yapılmasının uzun süredir iktidar için öncelikli konulardan biri olduğu herkesçe biliniyor.

Devlet bürokrasisinin neredeyse her kademesi bu önceliğe uygun planlamalar yapıyor ve bunları hayata geçirme konusunda canla başla çalışıyor. Bunlardan biri de Milli Eğitim Bakanlığı.

Eğitimde ders müfredatlarının laiklik ilkesiyle bağdaşmayan şekilde değiştirildiği, adları her ne kadar seçmeli olsa da dini seçmeli derslerin pratikte zorunlu hale getirildiği hiç kimse için sır değil. Zorunlu din dersleri ve zorunlu din eğitimi bir yana, Türkiye’de durum din eğitimi vermenin ötesine geçmiş, artık dini eğitim verme noktasına gelmiş durumda.

Peki, kimilerince iddia edildiği biz mi bu durumu abartıyoruz, yoksa gerçekten uygulamalar bu yönde hızla devam mı ediyor? Bunu anlamak için bakanlığın yayınladığı istatistiklere bakıp durumun pratiğe nasıl yansıdığını birlikte görelim. Örneğin bakanlığa ayrılan bütçenin ne şekilde kullanıldığını inceleyerek başlayalım. Yani müfredatın dinselleştirilmesi, değerler eğitimi, örtük hedefler ve benzeri diğer çalışmaların nasıl sürdürüldüğü şimdilik bir kenarda dursun.

Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Strateji Geliştirme Başkanlığı, her yıl resmi istatistikleri açıklıyor. Bu yazıda kullanacağım verilerin tamamının dayanağı bu kurumun açıkladığı son beş yıllık resmi istatistikler.

Bir bakanlığın, hizmet götürmekle yükümlü olduğu yurttaşların değişik kesimleri arasında belli bir bölümüne yönelik ayrımcılık anlamına gelen uygulamaları normal kabul edilebilir mi? Edilemez ama yapılıyor işte. Örneğin son beş yılda inşa edilen okulların hangi eğitim kurumları için ayrıldığına ve bunun sonucunda derslik başına düşen öğrenci sayısına bakıldığında bu ayrımcılığı görmek mümkün.

Son beş yılda derslik başına düşen öğrenci sayısı
(Kaynak: MEB istatistikleri)

Resmi istatistiklere göre Genel ve Mesleki eğitim veren okullarda (yani Anadolu, Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri ile Meslek Liselerinde) derslik başına düşen öğrenci sayısı son beş yıl içinde 22 ile 30 arasında değişirken bu sayı İmam Hatip Liselerinde zaten düşükken her yıl biraz daha düşmüş ve 23’ten 14’e kadar inmiş. Yatırım ve derslik planlamaları yaparken bakanlığın bu okul grupları arasındaki dengeyi gözetmediği, din eğitimi veren resmi kurumların sayısını arttırmak için özel çaba harcadığı çok açık. Belli ki bakanlık için diğer okullardaki sınıf mevcutlarını düşürme önceliği yok. Ama sıra İmam Hatip Liselerine gelince durum hemen değişmiş. Yani, kamu kaynakları belli bir grup için cömertçe kullanılmış, İmam Hatip Liselerinde derslik başına düşen öğrenci sayı aşağı çekilmiş ve böylece dini eğitim veren liseler cazip hale getirilmek istenmiş. Bu durum, dini eğitim almak istemeyen çocukların ayrımcılığa maruz kaldığının açık göstergelerinden biridir.

Peki, MEB bu kurumların tamamına ayrılan yatırım ödeneğini bu okullar arasında nasıl dağıtmış acaba? Bir de buna bakalım:

Son beş yılda okul türlerine göre öğrenci başına düşen yatırım ödeneği miktarı (Kaynak: MEB istatistikleri)

Tabloda görülen rakamlarda okullar arasındaki fark anlaşılır gibi değil. Bazı öğretim yıllarında dini eğitim veren resmi okullara ayrılan yatırım ödeneği, diğer okulların üç katını geçiyor. Anadolu Liselerinde okuyan öğrenciler bu ülkenin çocukları değil mi peki? Fen Liselerine gönderdiğimiz çocuklar da, kendilerine daha adil bir yatırım ödeneği ayrılmasını hak etmiyor mu sizce? Meslek liselerine kaydettiğimiz çocukların aileleri de devlete herkes kadar vergi ödemiyor mu acaba? Bu yapılan şey ayrımcılık değilse nedir?

Peki, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu can siperane çabası nasıl sonuç vermiş? Diğer çocuklara ayrımcılık yapmak pahasına, İmam Hatip Liseleri için yapılan bu ayrıcalık, bu okulların artık daha çok tercih edilmesini sağlamış mı? Hayır, sağlamamış!

Son beş yılda İmam Hatip Öğrenci sayısı
(Kaynak; MEB istatistikleri)

Tablodaki sayılar açık. Bakanlığın bütün bu seferberliğine karşın İmam Hatip Liseleri arzu ettikleri derecede tercih edilmemiş. Zaten kamu kaynaklarını oralara bolca akıtmalarının açıklaması da bu. Amaç o okulların daha çok tercih edilmesini sağlamak. 2015-2016 öğretim yılında 555 binden fazla olan İmam Hatip Liselerindeki öğrenci sayısı bir yıl içinde 50 binden fazla düşüp 506 bine inince, ani şekilde apar topar Liselere Geçiş Sistemi değiştirildi, öğrencilerin liselere yerleştirilmesinde İmam Hatip Lisesi tercihi uygulamada zorunlu hale getirilmeye çalışıldı.  Böylece İmam Hatip Lisesi tercihindeki bu düşüşün önüne geçilmek istenmişti. Fakat bu çabanın etkisi de sadece bir yıl devam etmiş; 2016-2017 öğretim yılında 506 bine düşmüş olan İmam Hatip öğrenci sayısı 2017-2018 öğretim yılında yükselerek 514 bine çıkmış, fakat ardından düşüş tekrar devam etmiş ve 2019-2020 öğretim yılında 500 binin altına kadar inmiş durumda.

Ayrıntılarına girilirse konu çok kapsamlı aslında; ama son olarak bir de son beş yılda okul sayısındaki artışa da bir bakalım:

Son beş yılda türlerine göre okul sayısı (Kaynak: MEB istatistikleri)

Yeni açılacak okulların planlaması yapılırken normalde ne beklenir? Hangi alanda öğrenci talebi fazlaysa o alana yönelik eğitim veren okul sayısını artırmak gerekmez mi? Ama tablodaki sayılar hiç de onu göstermiyor. Son beş yılda İmam Hatip öğrencisi azalmasına rağmen, oransal olarak en fazla açılan okul türü de yine İmam Hatip Lisesi olmuş.

Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarına bir çağrı yaparak bitirmek isterim: Bakanlıktaki karar vericiler unutmamalı ki görev yaptıkları bu kurum, bütün yurttaşlara eşit ve adil şekilde hizmet vermekle yükümlüdür. Çünkü Milli Eğitim Temel Kanununun 4. Maddesi, “Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” der. Yine aynı kanun “Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlanır” diyor. Kamu kaynakların toplumun farklı kesimlere adil dağıtılmaması, bir kısım yurttaş için eğitim hakkının kısıtlanması anlamına geliyor. Bu, adil olmadığı gibi hem Anayasaya hem de mevcut yasalara aykırıdır. Ve son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki Anayasamızın 42. Maddesi de “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” diyor.

Yapar mı bilemem ama, Milli Eğitim Bakanlığı’nın acilen kendini Din Eğitimi Bakanlığı misyonundan kurtarması gerekiyor.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı e71e9974-9cc0-4424-ad66-87801d27814a.jpg
Zeynel Özgün
1963 yılında Dersim’de doğdu.
Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Coğrafya bölümünü ve sonra da İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi.
Eğitimciliğin yanı sıra Eğitim-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Hukuk Sekreterliğini de yürüterek sendikacılık yapıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here