İstanbul Film Festivali’nin bu seneki seçkisine “politik atmosferden ötürü” alınmadığını öğrendiğimiz “Ölümüne Boşanmak” belgeselini ve yaşanan sansür vakasını belgeselin yaratıcı yapımcılarından Seda Gökçe ve Özge Sebzeci ile Susma Platformu konuştu.

Uluslararası bir yapım olan Ölümüne Boşanmak belgeselinin, bu seneki İstanbul Film Festivali seçkisine “politik atmosferden dolayı” alınmadı.Filmin yapım sürecini hem de yaşanan sansür vakasını değerlendirmek amacıyla, belgeselin yaratıcı yapımcılarından Seda Gökçe ve Özge Sebzeci ile Susma Platformu adına gerçekleştirilen söyleşinin tamam şöyle:

Susma Platformu olarak Ölümüne Boşanmak adlı filminizin yapım sürecine dair size bazı sorular sormak istiyoruz. Aynı zamanda, 3 Temmuz 2021’de Documentarist iş birliğiyle gerçekleştirdiğimiz forumda dile getirilen ve filminizin bu seneki İstanbul Film Festivali programına alınmaması üzerinden gerçekleşen sansür vakasına dair sizden bilgi almak istiyoruz.

İlk olarak filmin yapım sürecine nasıl dahil olduğunuzu anlatarak başlayabilir misiniz?

Özge Sebzeci: Proje 2015’te başladı ve oldukça yön değiştirdi. Yönetmenimiz Chloe [Fairweather] Londra’da yaşıyor, The New York Times için kısa bir video çekmek için gelmişti. Arzu’nun hikâyesini beş dakikalık bir video halinde çekmişti ve haber olmuştu. Sonrasında bir şekilde devamı geldi. Hem Arzu’nun hikâyesini takibe başladık hem de Kübra’nın hikâyesine dahil olduk, sonrasında da avukat İpek Bozkurt’un hikâyesine dahil olduk. Uzun metraj olarak düşünüldüğünde de bir yıl gibi bir sürede biteceği tasarlanmıştı. Fakat Türkiye’deki durumlar bizi, filmi beş yılda bitirmeye zorladı diyebiliriz.

Seda Gökçe: Bu süreçte iki şey var: İlki, 2015’te başladığımızda proje, kadın hareketinin gücüyle ve enerjisiyle ilgiliydi ve pozitif bir yerdendi. Bitirdiğimiz noktada negatif olduğunu düşünmüyorum ama, bu kadar ağır bir mücadeleyle karşılaşacağımızı beklemediğimiz bir süreçti. Geriye dönüp arşiv görüntülerine bakınca, toplumsal eylemlerde, polisle girdiğimiz diyaloglarda şaşırtıcı bir gerileme var. İkincisi, ana yapımcı ve yönetmen Chloe ve yurtdışından birisi. Onlar davaların 1-1,5 yılda bitmesine alışkın ama biz biliyoruz ki Türkiye’de süreç böyle değil; hele de yaşadığımız politik çalkantılardan dolayı zaten bitmiyor. O yüzden onlar için belgesel, Türkiye’deki kadın hareketini ve politik atmosferi anlama sürecine de dönüştü, o yüzden bu kadar uzun sürdü. Öğrenilen bir süreç var ve o yüzden de belgeselde davalar yerine İpek’le diyalog arttırılıyor.

ÖS: Documentarist’te belgesel neden beş yıl sonra bitti diye soruldu. Onun sebebi de Kübra’nın davası 15 duruşma ve beş yıl sonunda 2020’de bitti. O bitince filmdeki her [hikâye/durum da] yolunu buldu gibi.

Arzu’nun davası ne kadar sürdü?

ÖS: İki ya da üç duruşma kadar sürdü. Yozgat’ta bir ana dava görüldü. Filmde de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun Yozgat’a gittiği ve aktivistlerin konuştuğu sahneler var.

SG: Filmin başlarında Arzu’nun eski kocasının 20 yıl hapis cezası aldığının söylenmesiyle o dava bitiyor aslında. Arzu’nun hikâyesi sadece eski kocasının ceza almasının mücadelesi değil, aynı zamanda hayata tutunma hikâyesi. Bununla birlikte o dava çok hızlı sonuçlandı ve Arzu’nun eski kocası beklemediği bir şekilde en üst sınırdan ceza aldı.

Başından itibaren filmin yapım sürecine dahil miydiniz? Siz ortak yapımcıydınız ve bir İngiliz yapımı film mi izliyoruz? Filmi bu anlamda nasıl tanımlayabilirsiniz? Bunu festivaldeki sansür vakasına istinaden de soruyorum bir bakıma.

SG: Özge’nin bahsettiği gibi başta bir The New York Times video haberi olarak düşünülmüştü. Ben uzun metraja evrilmesinden sonra projeye dahil oldum. Önce field producer [saha yapımcısı/yürütücüsü] olarak başladık diyebilirim. Geldiğimiz noktada da bizim yürütücü yapımcı dediğimiz line producer olarak tanımlıyoruz kendimizi. İşin yürümesi için sahadaki tüm aktivasyonla ve davaların takibiyle ilgili tüm işleri yaptık ama bir yandan da şu vardı: Hem bizim girişkenliğimiz hem de Chloe’nin bir yönetmen olarak ne yaptığını bilmesiyle alakalı olarak, baktığımızda ünvanımız yürütücü yapımcılık ama sonraki evrelerde creative producer [yaratıcı yapımcı] diyebileceğimiz; neyi ekleyip çıkarma, neyi tartışma ya da tartışmama, kurguda yapılacaklardan renk tasarımına kadar her şeyi konuştuğumuz bir sürece [ünvana] evrildi. Çok dışardan bir hikâye anlatımından çok içerden bir noktaya evrilmesi, hem bizim çabamızla hem de onun buna açık olmasıyla ilgiliydi. Bu da belgeselin başından sonuna kameranın duruşunun nasıl değiştiğini, bizim bakışımızın nasıl değiştiğini açıklıyor.

ÖS: Bir de bundan sonraki süreçlere de dahil olacağız Seda ile; Türkiye’deki gösterimler, bu işin organizasyonu gibi. Filmi sahiplendik diyebilirim. İnsanların görmesini istiyoruz.

O zaman şu an film İngiliz yapımı olarak mı geçiyor?

SG: Evet, ana yapımcı İngiliz, ortak yapımcılar Alman, Fransız ve Norveçli.

ÖS: Bazı yerlerde İngiltere, Almanya, Norveç, Türkiye [yapımı] olarak geçiyor, bazı yerlerde İngiltere, Almanya, Norveç diye geçiyor. Detayını tam bilmiyorum.

SG: Kağıt üzerinde Türkiye bir ortak yapımcı değil.

“SANSÜRÜ O KADAR İÇSELLEŞTİRMİŞLER VE RAHAT KONUŞABİLİYORLAR Kİ ‘FİLMİ GÖSTEREMEYECEĞİZ’ DEMEK ÇOK SAMİMİ BİR DURUM HALİNE GELİYOR”

Buradan forumda bahsettiğin sansür vakasına geçebiliriz sanırım. Anladığımız kadarıyla bu sene İstanbul Film Festivali’nde film seçkiden çıkarıldı. Süreci anlatabilir misiniz?

SG: Çıkarılmadı, film seçkiye alınmadı. Ama alınmama nedeni olarak bize “şu anki politik atmosfer[den dolayı]” açıklaması verildi. Bizim derdimiz Türkiye seçkisine alınıp alınmaması değildi, daha çok insana ulaşmasıydı. Biz filmi Türk yapımı olarak tanımlamıyoruz, dolayısıyla Türkiye Belgeselleri yarışmasına alınması gibi bir iddiamız da yoktu. “Başvuralım, gelen yanıta göre durum şekil alır” demiştik, izlensin istemiştik. Seçkiye alınmadı ama “bu bir Türkiye yapımı değil” diye gayet temiz bir gerekçeyle işin içinden çıkabileceklerken; filmi beğenmiş olmalarına rağmen – böyle paylaştılar düşüncelerini- “bugünkü politik atmosferde bu filmi yayımlamaya cesaret edemiyoruz” dediler.

Ben de tam dediğin sebeplerden festival organizatörlerinin söylediklerinin bu vakayı çetrefilli hale getirdiğini düşünüyorum.

SG: İzledikleri gibi beni aradıklarını söylediler. Yapılan işe duyulan takdiri paylaşmak istediler diyebiliriz belki ama… Bunların hepsi bence özetle şunu gösteriyor: Samimiyetleri var ama sansürü o kadar içselleştirmişler ve rahat konuşabiliyorlar ki “filmi gösteremeyeceğiz” demek çok samimi bir durum haline geliyor. Dolayısıyla bunu söylerken çok beğendiklerini de söyleyebiliyorlar. Burada garip ve şaşırmamız gereken nokta o. Bu bir çeşit otosansür ve eğer bundan net bir şekilde rahatsız olsalardı bunu paylaşmamaları gerektiğini bilirlerdi ama o kadar rahatlar ki paylaşabiliyorlar. “Türkiye yapımı değil” deyip almayabilirlerdi ya da “filmi beğenmedik” diyebilirlerdi ve kimse bunu sorgulamazdı, çünkü seçici bir grup var ve onların takdiri, yorumu denirdi. Şaşırtıcı olan, bu kadar açık, net ve “samimi” şekilde olması.

Çok aleni (explicit), zor ve bazı duyguları tetikleyen (trigger) sahneler var filmde ve buna dair bir gerekçe de sunabilirlerdi. Ya da “bu filmi belli bir yaş sınırıyla gösterebiliriz” de diyebilirlerdi, ki genelde yaş sınırıyla sansürleyebiliyorlar ya da eser işletme belgesini bahane ediyorlar vs. yıllar içinde. Ama artık pek bir açıklama sunmaya da yeltenmiyorlar gibi gözüküyor. 

Filmi İstanbul Film Festivali ve Documentarist haricinde başka festivallere gönderdiniz mi? Hem dünyada hem Türkiye’de?

ÖS: Türkiye’de ilk gösterimi haziran ayında Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde yaptı. İkinci gösterim Documentarist’te oldu. Başka festivaller de istedi. Dünyada hem birçok televizyon kanalında hem de festivalde gösterildi. En son Monte Carlo Film Festivali’nden ve Selanik Film Festivali’nden ödüller aldı.

SG: Dünya galasını da Kanada’da Hot Docs’da yaptık.

“HER SAHNEYİ, TÜRKİYE’DE NASIL ALGILANACAĞINI HESABA KATARAK KURGULADIK, TEMİZLEDİK VE DETAYLANDIRDIK”

Yurtdışındaki festivaller ve seyirci profili ile Türkiye’deki festivaller ve izleyecek seyirci profili arasında farklılıklar var malum. Filmi tamamladığınızda; Documentarist, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali gibi festivaller haricindeki “büyük festivallerde” (İstanbul Film Festivali, Ankara Film Festivali vs. gibi) 2020’den sonraki süreçte rahatça gösterebileceğinizi düşündünüz mü? Başka bir deyişle, otosansürü düşünmeden, ne kadar özgürce gerekli kararları verebildiğinizi öğrenmek istiyorum.

SG: Bir örnek vermek istiyorum: Filmde bazı sahneler var ve arkada bazı imajlar var. Bunlar belgeselin gittiği yeri değiştirebilirdi. Belgeselin başka yerlere çekilmesini engellemek için bu imajları temizledik. Kadın hareketiyle ilgili çok net bir duruşumuz ve cümlemiz var. Türkiye’de izlendiğinde trol diyebileceğimiz kesimlerin nasıl tepki verebileceğini bildiğimiz için, onlara karşı tüm savunma ekipmanımızı kullandık. Film İngiliz yapımı; ilk kopyası Türkçe altyazısı olmadan yapıldı. Ama Türkiye’de gösterilmesiyle ilgili, başından beri ne tereddüdümüz ne de sorgulamamız vardı. Her sahneyi, Türkiye’de nasıl algılanacağını hesaba katarak kurguladık, temizledik ve detaylandırdık. Çok daha başka bir kurguya da evrilebilirdi.

ÖS: Sadece yurtdışında gösterilsin diye değil, tam tersi Türkiye için de yapılmış bir film. Hem festivallerde göstermek istiyoruz, hem de bire bir gösterimler yapmak istiyoruz, online platformlarda gösterilmesini umuyoruz ve bunun için çalışıyoruz. Türkiye’deki gösterimlerin çok kolay olmayacağını tahmin ediyorduk ama aynı zamanda İstanbul Film Festivali’nden telefon geldiğinde çok şaşırdım çünkü orada gösterilecek diye bakıyorduk. Naiflik mi bilmiyorum ama gösterilmesini umuyordum. Siz izlediğinizde “İstanbul Film Festivali bu filmi sansürler tabii ki” diye mi yoksa “aa niye sansürlemişler” diye mi düşündünüz?

Vakayı Seda forumda dile getirdikten sonra filmi izlediğim için belki o gözle baktım. Bir yandan da öyle izlemedim. Açıkçası, kadın cinayetlerine dair mevzular haricinde, bir sansür olacak olsaydı darbeyle ilgili sahnelerden dolayı sansürlenebilirdi ya da bazı sahneleri çıkarmanız istenebilirdi gibi düşündüm. Böyle düşünmek mesleki deformasyon mudur yoksa otosansürü çoğu vatandaş gibi içselleştirmiş olabilir miyim, o ayrı mesele. Diğer yandan da forumda Seda’nın “festivalden aradılar ve böyle dediler” demesi şaşırtıcı gelmedi çünkü 2015’te Bakur’da da benzer şeyler yaşandı, biliyoruz.

ÖS: Sonrasında bize de şaşırtıcı gelmedi. Darbeden bahsediyoruz ama bu zaten olan bir şey ve olandan fazlasını göstermiyoruz ya da filmin ana konusu o değil.

SG: Geldiğimiz noktada olay o kadar basit ki, “o konuları açmayalım, konuşmayalım” diyerek bile uygulanmış olabiliyor sansür. Gösterdiğimiz herhangi bir görüntü ana akım medyada görülmemiş, gösterilmemiş, herhangi birimizin bilmediği şeyler değil. “Bunlar geçti gitti, bunları hatırlamayalım” üzerinden bile yapıldığını düşünüyorum.

Bence de. Bir de tabii yazılı bir gerekçe göstermiyorlar, resmî hiçbir belge yok ortada. Bu samimiyet çok tatsız. Alıyorsan al, almıyorsan bana gerekçesini yazılı ilet ki buna dair bir şey yapabileyim.

SG: Yazılı açıklamada “seçilmediniz” diyor. Üzerine arayıp beğendiklerini söyleyecekleri bir rahatlık var. “Samimiyet” var çünkü sansür uygulamak gayet normal. “Biliyorsunuz işte ortamı, gösteremeyiz, çok bulaşmayalım” demek bu.

Belki de kişisel ve profesyonel kararlar arasında bir ayrım yapılmaya çalışılıyor, “kurumsal olarak bazı şeyler yapılması gerekiyor” diyerek kendilerini aklamaya çalışıyor olabilirler.

SG: İşin içinden ve profesyonel bir telefon almadık aslında.

“FİLMİMİZİN BİR İYİLEŞTİRME, SAĞALTMA ETKİSİ VERDİĞİ GERİBİLDİRİMİNİ ALDIK”

Bundan sonraki süreçte filmin Türkiye’deki yolculuğuna dair ne söylemek istersiniz?

SG: Türkiye’de kontrollü ve paralı bir platforma gösterilmesini tabii ki istiyoruz ama başka türlü online erişime açmayı düşünmüyoruz. Filmdeki karakterler mahremlerini açtılar, bizimle paylaştılar, bu nedenle daha kontrollü bir izleyiciye ulaşmak istiyoruz. Trol dediğimiz grupları kimsenin üzerine salmak istemiyoruz. Belgeseli kurgusu bitmeden, kahramanlarına izlettik onay almak için. Farklı kişilere de izlettik ve beklentimizden farklı olarak bir iyileştirme, sağaltma etkisi verdiği geribildirimini aldık. Yaşanan olayların sertliğinin farkında ve soğukkanlı bir film ama olumsuz bir pozisyonu yok. Soğukkanlılığın ve dayanışmanın verdiği bir güç de var. Filmdeki tüm kadınlar çok güçlüler, çok zor şeyler yaşamalarına rağmen dayanışmayla ve dirençle yollarına devam edeceklerini biliyoruz ve filmi öyle bir yerde bitiriyoruz. Bunun bulaşıcı olması gerektiğini de düşünüyoruz. Olabildiğince çok kadına filmi ulaştırabilmek istiyoruz. Aynı zamanda bunu daha korunaklı ortamlarda, daha samimi şekilde yapmak ve kadın hareketine bir soluk getirmesi amacıyla göstermek istiyoruz. Filmi bir metaya çevirip, kadın hareketine bu film nasıl yardımcı ve destek olur, onun sorgusu içindeyiz. Dolayısıyla sürecin kısa bir belgesel turuyla bitmesini istemiyoruz. Başka gösterim yolları vs. arayışımız sürecek. O bakımdan işler daha netleştiğinde hepinizden destek ve duyurma ağı ihtiyacımız olacak.

Elimizden geleni platform olarak yaparız. Özge, senin demek istediğin bir şey var mı?

ÖS: Bu film daha fazla insana ulaşsın istiyoruz. Hem karakterler için iyileştirme süreci oldu hem de beş senelik bir süreci takip ettik ve bu Türkiye’de hep olan bir şey değil; genelde yapılan işler kısa süreleri kapsıyor. Uzun süreli/soluklu bir iş izlemenin kadınlara vereceği başka bir düşünme, konuşma, dertleşme alanı olacaktır. Buna odaklanmak da istiyoruz. Kadın hareketinin ne kadar güçlü olduğuyla ilgili film. 2015’te başladığımızda Özgecan Aslan’ın öldürülmüştü ve protestolar yapılıyordu. Bu hareket çok güçlü ve daha da güçlenerek devam edecek derken, şu an İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız bir dönemdeyiz. O yüzden son beş yılı izlemenin kadınlar için ve herkes için büyük bir önemi olacağını düşünüyorum.

Söyleşi-SONAY BAN – LARA ÖZLEN

Film hakkında

Beş yılı aşkın bir sürede çekilen “Ölümüne Boşanmak/Dying to Divorce,” izleyicileri Türkiye’nin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet krizinin kalbine ve demokratik özgürlükleri ciddi şekilde aşındıran son siyasi olaylara götürüyor. Film, samimi bir şekilde çekilmiş kişisel hikâyeler aracılığıyla, modern Türkiye’de bağımsız bir kadın olma mücadelesine benzersiz bir bakış açısı kazandırıyor.

Türkiyeli her üç kadından biri aile içi şiddete uğruyor ve kadın cinayetlerinin sayısı her geçen gün artıyor. Ama erkek egemen sistemin ürettiği sistematik erkek şiddetine karşı örgütlenen güçlü bir kadın hareketi de mevcut. Film, cesur bir avukat olan İpek Bozkurt’un bir grup aktivistle birlikte, eşlerinden gördükleri korkunç saldırılardan sağ kurtulan iki kadın olan Arzu ve Kübra için verdiği adalet mücadelesine odaklanıyor.

Yönetmen: Chloe Fairweather
Yapımcılar: Sinead Kirwan, Seda Gökçe, Özge Sebzeci, Elisabeth Kleppe
Görüntü Yönetmeni: Lilia Sellami
Editör: Paul Dosaj, Andrea Cuadrado
Müzik: Andy Cowton

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here