Kültür Sanat Telgrafın Telleri

ÖYKÜ| Kimsesiz Mezarların Ağıtçısı – İdris Erdoğdu

Stefani Vardivas, başucunda asılı çerçevenin yere düşmesiyle uyandı. Ne olduğunu anlamaya çalıştı; kapı, pencere kapalıydı.   Fotoğrafın asılı olduğu duvara baktı, ayağa kalkıp elini duvarda gezdirdi, çivi çürümüştü. Yerde duran çerçeveyi dikkatlice toparlamaya çalıştı, çerçevede hayır kalmamıştı. Yer yer sararmış siyah beyaz fotoğrafa zarara vermeden üzerindeki cam kırıklarını eliyle silip, arkasındaki kartonla beraber çıkardı.

Kireç badanalı duvarın önüne sıralanmış kadınlı erkekli altı kişiydiler. Kadınların başlarındaki feslerin etrafında dizili altınlar, başlarının her iki yanından aşağı sarkmış örükler uzuyor, sırmalı fistanları bir örnek. Arkada sıralanmış üç kadından birisi altmışlı yaşlarında, diğer ikisi daha gençten. Fotoğraf yıllar öncesinde çekilmiş olmasına rağmen ayaz yanığı yüzlerdeki yorgunluk çok belirgin. Erkekler makineye sanki bilenmiş bir öfkeyle bakıyorlar. Öndeki sandalyede oturan, fotoğrafın ne için çekildiğinin farkında olmalı. Yüzünde yaşayacağı acıların yatağını şimdiden hazırlamış. Yetmişli yaşların sonuna gelmiş olmalı,omuzlarında yaşadığı değil, yaşayacaklarının ağırlığını taşıyor sanki. Belki de fotoğrafı çektirdikten sonra bir daha o duvarın önünde oturamadı. Diğer ikisi, daha çok poz vermişler. Birisi on beşlik delikanlı, diğeri olsa olsa otuzunda var, yok. Kadınlar duvarın önünde kendilerini güvende hissetmişler, hiçbiri sığıntı gibi durmuyor, her bahar badanaladıkları duvarın akça pakça haliyle övünüyor olmalılar. Fotoğrafı kartondan ayırıp yatağın üzerine bıraktı. Kartonun ön yüzünde fotoğrafın kapladığı alanın dışındaki yerler sararmış hatta yılların yorgunluğuyla kavrulmuş. Kartonun arkasını çevirdi. Herhangi bir şey göremeyince kapının ardında bulunan çöp kovasına doğru uçak uçurur gibi fırlattı. Havada uçan kartonun bir katı olduğunu bu sırada fark etti. Çünkü karton uçarken kat açılmış arasından yere başka bir fotoğraf düşmüştü. Merakla yere çömelip fotoğrafı incelemeye koyuldu. Fotoğrafçı, döneminde pek rastlanmayan bir şey yapıp manzara fotoğrafı çekmiş. Tepenin üstünde sıralanmış toprak damlı evlerin üzerinden aşağılardaki vadi görünüyor. Vadinin yamaçlarında, yaşanan acılara tanıklık eden gözleri andıran mağaralar çığlık atar gibi açılmış. Elindeki fotoğrafla koridora çıktı, duvarlarda asılı olan onlarca fotoğrafa bu sefer apayrı bir merakla baktı. Boyaları dökülmüş çerçevelerin içine hapsolmuş anıları barındıran bu fotoğrafların arkalarında başka neler vardı. Elindeki fotoğrafın arka yüzünü çevirince siyah mürekkeple karalanmış “POSİK” yazısını okudu. Yazan, yaptığı işin yıllara meydan okuyacağını hesaplamış olmalı. Çünkü yazı ilk günkü canlılığını koruyordu. Posik, neydi? Fotoğrafı çeken kişinin adı olabilir miydi? Ya da fotoğrafta görünen yer. Herhangi bir tarih veya açıklama yoktu.

Bu fotoğraflar Katerini’ye gelen mübadillerin hatıralarıydı. Katerini’nin diğer yerlerden farkı, buraya yerleştirilen insanların Anadolu içinde de sürekli yer değiştirmeleriydi. Anadolu’nun kuzeyinde Gümüşhane vilayetinde yerleşik olan bu insanlar, yüz yıl içinde önce Gürcistan’a, ardından Erzurum’a; daha sonra bir kısmı tekrar Gürcistan’a, geri kalanlarda Yunanistan’a gönderilmişlerdi.

Bay Stefanos, kendisi Stefani’nin dedesi olurdu. Bilge bir insandı. Gelenlerin ellerinde ne kadar belge varsa bunları toplamış, bir hafıza merkezi kurmuştu. Biliyordu ki yeryüzünde tüm yurtsuzların yaşadığı hafıza kaybı bir gün gelip kendi insanlarını da bulacak, işte o zaman en azından onları bu hastalıktan koruyacak bir izlek olacaktı. Üç kuşaktır burada yaşayan herkesin kendi geçmişine dair ne varsa bulacağı her şey buradaydı. Sadece fotoğraflar mı? Bunların dışında kilisedeki doğum kayıtları, köy öğretmenlerinin tuttuğu yıllıklar ve daha niceleri.

Stefani akademide dil, kimlik ve müzik üzerine dersler veriyordu. Aynı zamanda bu merkezin bir nevi gönüllü bakıcısıydı. Çocukluğu dedesinin dizinin dibinde geçmiş, onunla beraber Katerini’nin bütün köylerini, dağlarını, ormanlarını özellikle de gidenlerin bıraktığı yıkık dökük mezarlıklarını gezmişti. Dedesi mezarlıklarda oturur, taşlara elini sürer, yanık yanık türküler söylerdi. Biraz büyüyünce dedesine bunu neden yaptığını sormuştu.” Bu mezarlar kimsesizdir, yaşayanların kök saldığı yerlerdir. Kökü sulanmayan ağaç kurur. Biz elimizden geldiğince bu mezarlara bakacağız ve koruyacağız ki onların çocukları torunları gittikleri yerde huzur bulsunlar. İnsan gece yastığa başını koyduğunda huzursuz oluyorsa toprak altına bıraktıklarının acısındandır. Stefani söylenilenleri pek anlamasa da dedesinin gözlerinin içine bakar, ılık nefesinin yüzünü yalaması için iyice dibine sokulurdu. Onun nefesi huzur kokuyordu.

Bir an daldığı hatıralardan kurtularak merkezin arşivinde bu fotoğrafa ait bir şey olup olmadığını sorgulamak için bilgisayarın başına oturdu. Fotoğraflar dosyasını açtı. Sırasıyla gözden geçirdi. Düşen çerçevedeki fotoğrafı buldu. “Posik” Erzurum’da bir köy. Gelenlerin isimleri ve durumlarına ilişkin açıklamaları okudu. Kartonun arasından çıkan fotoğrafa dair tek bilgi buydu.

Fotoğrafla bahçeye çıktı. Vadinin derinliklerinde kanyonu andıran büyük uçurumlar görünüyordu. Dağın eteklerine sıralanmış köyler belli belirsiz. Ne yapacağına karar veremeyen insanların huzursuzluğuyla bahçede birkaç tur attıktan sonra akademiden arkadaşını aramaya karar verdi. Onun da kökleri Anadolu’daydı. Arkadaşı bir sözlükten ve yazarından bahsetti. O söyleyince hatırlamıştı. Anadolu Ermeni’si olan yazar geçen yıl ilginç bir yolculuk sonrası Yunanistan’a gelmişti.  Akşama yemekte bir randevu ayarlayabilir miydi?  Telefonu kapattıktan sonra internette biraz daha araştırma yaptı. Köye ait bazı bilgiler daha edinmişti. Telefon masanın üzerinde uğuldamaya başlayınca ilgisi ekrandan telefona kaydı. Arayan arkadaşıydı bu kadar erken dönmesine mutlu oldu. İstediği olmuştu. Akşam yemeğinde yazarla buluşacaktı. Bu sefer yazar hakkında bir şeyler araştırdı. Yazara soracağı soruları kafasında toparladı. Akşamı iple çekti. Yemek için ayarlanan lokanta geleneksel yemekler veren bir yerdi. Belli ki arkadaşı bilinçli seçmişti. Tanışma faslından sonra Stefani, elindeki fotoğrafı masanın üzerine koyarak ne istediğini söyledi. Yazar hem yemek yeyip hem anlatıyordu. Posik, on dokuzuncu yüzyılda Hayhorom yerleşkesiydi. Ermeni Rumlar. Bu kavramı daha önce duymamıştı. Nasıl yani? diye sordu. Hay-u-horom. Ermeni ve Rum. Rum Ortodoks kilisesine bağlı Ermenice konuşan topluluk. Dahası bu topluluk ortak dil olarak Türkçe konuşmuşlar. Ksenephon on binlerin dönüşünde, Anadolu’da kalıp Ermenilerle evlenen Rumlar demekteydi. Kimilerine göreyse Atina yakınlarındaki Egina adasından gelen koloni sahipleriydi. Eğin isimli yerleşim yerinin adının da buradan geldiği söyleniyordu. Stefani’nin kafası karışmış, merakı iyice kabarmıştı. Yemekten ayrılırken kararını verdi. Gidecekti. Gece boyunca dedesinin sesi kulaklarında çınlayıp durdu. “Biz kimsesiz mezarların ağıtçısıyız. Eğer huzur bulmak istiyorsak yer altında bıraktıklarımızın huzura kavuşması için çabalamalıyız.”

Merkeze gitmek için bindiği araç Katerini caddelerini geçerken o, derin vadilerden geçip mezar taşları arasında dolanıp durdu. Unutulmuş mezarların arasında kemanıyla ninniler çalıyordu. Kemanın nağmeleri arttıkça her biri bir tarafa yatmış taşlar yeniden dikildi. Üzerlerinde yazılı olan isimler belirginleşti. Bataklığın içinden geçerek söğüt ağaçlarının arasında kaybolmuş taşların üzerinde durdu. Bildiği tüm parçaları çaldı ancak çamurun içine gömülü taşların hiçbiri kımıldamadı. Çalmaya devam etti, hırsla. Öyle bir tutkuyla çalıyordu ki kemanın tellerini koparmış fakat farkında olmamıştı. Keman sesi kesildiğinde bitkin düşüp bir ağaca yaslandı. Başucunda asılı olan fotoğraftaki yaşlı adam sandalyesinde ona doğru parmağını sallayıp bir şeyler söylüyor, kadınlar başlarını iki yanından salladıkları örüklerini boğazlarına dolayıp nefes almakta zorlanan insanların çırpınışlarıyla ona ulaşmaya çalışıyorlardı. Hanımefendi söylediğiniz adrese geldik. Taksicinin sesiyle kendine geldi.  Elindeki fotoğrafı sıkıca göğsüne bastırdı.

Merkeze döndüğünde içini kemiren merakı yenemeyip duvarlarda asılı duran fotoğrafların tamamını indirdi. Çerçevelerden indirdiği fotoğrafların arkalarında farklı farklı isimler yazılıydı. Kahmis, Çaksor, İğnaki, Vartanut, Vağaver, Muşeğ, Avunder, Zuvart. Arşivden bu isimleri tekrar kontrol etti, doğruydu bunların hepsi yer isimleriydi. Ancak hepsinde birtakım insanlar vardı. Elindeki tek manzara fotoğrafı hala kartonun arasından çıkandı. Geç vakitlere kadar çalışıp bütün fotoğrafları taratarak diz üstü bilgisayarına yükledi.

Uyandığında öğlen olmak üzereydi. Arkadaşını arayıp planından bahsetti. Olabilirdi. Hem onunda önümüzdeki haftalarda İstanbul’da bir solo konseri vardı. İsterse o zamana kadar bekleyip beraber gidebilirlerdi.  O kadar bekleyemeyeceğini söyleyerek kapattı.

İçinde bir yerlerde zapt edemediği bir şeyler kıpırdıyordu. Yıllardır duvarlarda asılı duran bu resimlerin tanıklığını nasıl atladığını düşündü. Aslında bunlar dedesinin anlattığı hikayelerin kahramanlarıydı. Körlük tam da bu diye düşündü. Gözümüzün önünde olanın ne olduğuna dair soru sormaktan vazgeçtiğimizde başlayan körlük.

İstanbul aktarmalı Erzurum uçağına bir hafta sonraya bilet bulabilmişti. Bu süre boyunca yolculuğu hakkında etrafta gördüğü bütün yaşlılarla konuştu. Yanında ne götüreceğine karar vermişti, sadece kemanı.

Uzun ve sıkıcı bir yolculuktan sonra Erzurum Havaalanına indiğinde ovayı dört taraftan kuşatan karlı dağları ve sisli ejder tepesini hayranlıkla izledi. Toprağa ayağını ilk bastığı yerde elinde olmayarak yere çömeldi. Yerden yükselen bir sesi duymak ister gibi kulağını toprağa yasladı. İzleyenlerin bakışlarını önemsemeden bir dakika kadar öylece kaldı. Sonra neşeyle ayağa kalktı. Toprağın sesine kulak vermişti. Altında yatanların sesine. Kocaman kartona yazılı ismini görünce o tarafa doğru yöneldi.

Yunanistan’da tanıştığı yazar yolculuğun Erzurum ayağını ayarlamıştı. Erzurum ya da Ermenilerin deyişiyle Karin. Çok kimlikli, tek sesli şehir demişti yazar. Sesleri kısılanların şehri. Yol arkadaşıyla buluştuğunda yazarın ne demek istediğini daha net anladı. Ben Ahmet demişti kendisini tanıtırken. Ermeni’ymiş ama bunu üniversiteye kayıt yaptıracağı zaman öğrenmiş, ailesi o zamana kadar söylememiş. Şimdi bir taraftan okuyor bir taraftan da çalışıyordu. Yol boyunca İngilizce konuşarak Stefani’nin merakını gidermeye çalıştı. Posik’li değildi ancak yöreyi iyi biliyordu.  Yol Erzurum platosundan Çoruh vadisine doğru ilerledikçe etrafta yükselen kel tepeler dile gelmiş, gizlerini fısıldar gibi eğiliyorlardı. Yol derin vadilerden boğazlardan geçip tekrar yüksek bir geçitten aşarak başka bir vadiye girdi. Bu vadide göze çarpan ilk şey bir tepenin üzerinde kurulu silindirik devasa bir taş yapıydı. Yazarın bahsettiği 7.yy katedrali olmalıydı.

Stefani yol boyunca ilgisini çeken her şeyi cep telefonuna kaydetmek için çabaladı. Kendini o kadar kaptırmıştı ki içinden geçtikleri kanyonu son anda fark etti. Heyecanın saklayamadı. Ben burayı biliyorum diye bağırdı. Şoför ne dediğini anlamadı ancak heyecanına ortak olmak için gülümsedi. Stefani elleriyle kayaları gösterip cebinden çıkardığı fotoğrafı gösterdi. Şoför Lextsor dedi. Stefani konuşmayı yeni öğrenen çocuk gibi tekrarladı. Lextsor. Heyecanını gizleyemedi. Açık camdan bağırıp kendi sesini dinliyordu. Şoför yolcusunun mutluluğuna katkı yapmak istercesine aracı yolun kenarına çekti. İlk çağlara ait mağaraların süslediği kayaların eteklerinde yıkık dökük şapeller görmüştü. Yakında olan bir tanesini gösterip, ne oldu diye sordu. Defineciler. Vadi boyunca ne kadar kilise, şapel, mezar varsa hepsini kazdılar. Mağaralarda bulunan resimlerin altında altın var diyerek birçok mağarayı dinamitle havaya uçurdular. Geriye bu harabeler kaldı. Şoför anlatırken yapılan işlerden kendi sorumluymuş gibi mahcuptu. Stefani vadiye çöken akşam karanlığının ruhunda yarattığı boşluğun ve o ana kadar anlatılanların etkisiyle yolun kenarına çöktü.  Bu genç adam yaşananları anlatırken anlatmıyor, aynı zamanda yaşıyordu. Ahmet vadi ve kanyon hakkında bilgi vermeye devam ediyordu. Şu taraf Vardivas, şu taraf ise Kalkos’tur. Kalkos, Mıgırdıc’ın köyüdür. Mıgırdıç çok iyi bir avcıymış. Mavzer mermisiyle kekliği başından vuran cinsinden, içine kapanık yumuşak huylu bir adam. Ne zaman ki karısına tecavüz edilip öldürülmüş işte o zaman ele avuca sığmaz bir eşkıyaya dönüp bu derelerde kötülerin korkulu rüyası olmuş. Ahmet kendini kaptırmış anlatırken, yol arkadaşının ani moral bozukluğuna anlam veremedi, torpidodan aldığı küçük şişe suyu uzattı. Yolcunun gözlerindeki bulanıklığın sebebini anlamak istercesine ev sahiplerine has bir gülümsemeyle “iyi misiniz?”diye sordu. Stefani, lütfen otur diyerek eliyle akan suyun işaret edip; kim bilir ne acılara tanıklık etmiştir? Ahmet, karşı kayadaki ilk çağ mağaralarını göstererek insanın olduğu yerde acıdan bol ne var? İnsan içinde sakladığı kötülüğe dağı taşı şahit tutar. Dağ, taş, dere neye tanık olacak, olsa ne olur, dili mi var söylesin? Gören, duyan, bilen insandır. O susarsa dağ, taş ne yapsın? Biz geride kalanlar bu tür şeylere gülüp geçiyoruz. Aha bu kayadan aşağı onlarca insan atılmış. Şu yukarıdaki köyde onlarcası  mereklerde yakılmış. Kim görmüş? İnsanlar, her gün yüz yüze bakan aynı dereden su içen ekmeğini paylaşan insanlar. Sonra? Sonrası bildiğin gibi. Ne zaman herkes yaptığının yükünü sırtında taşımaya razı olur işte o zaman iyileşiriz. Yoksa olmayacak işlerden medet umar dururuz. Hadi kalk karanlık iyice bastırmadan köye çıkalım. Stefani konuşma arasında kendi soy adının da bu vadideki bir bölgeden alındığını öğrenmiş oldu. Asfalt yol sona ermiş, dağa doğru tırmanan berkitme yol başlamıştı. Önünde kıvrılan büklümleri her dönüşünde duvardaki resimler gözünün önünden geçiyordu. Karşı yamaçta Munch’un “çığlığı”nı andıran mağarayı görünce elindeki resme bir daha baktı. Evet bu o mağaraydı. Ahmet’e dönerek “maşatlık nerede?” diye sordu. Maşatlık mı? Dur acele etme önce köye çıkalım. Köye vardıklarında akşam karanlığı toprak damların, taş duvarların, dar tozlu yolların üzerini kalın örtüsüyle kapatmıştı. Sokak lambalarını cılız ışıkları direklerin dibini aydınlatıyordu. Küçük bir rampayı çıkıp çeşmelerin arasındaki düzlükte durdular. Köylüler gelen her aracı merak ederler. Omuzlarına attıkları ceketleriyle üç dört erkek aracın yanına yaklaştı. Hayırdır hemşehrim, bu dar vakitte yolunuzu mu şaşırdınız? İçlerinden bir Ahmet’i tanıyınca “Ahmet misafirin kim? Kimlerden?” diyerek aracın içine kafasını sokup yan koltukta oturan Stefani’yi süzdü. “Amca misafirim uzaklardan geliyor. Sizin köylü, artık buyur edersiniz herhal.” Ahmet’in sözleri meraklarını iyice artırmıştı. “Bizim köylü mü? Acaba kimlerden? E hoş gelmiş, hele buyur et bakalım,” diyerek içlerinden biri kapıyı açtı. Stefani biraz ürkek indi, kemanına sıkı sıkıya sarılmıştı.

İnen genç kadını kimseye benzetememiş olacaklar ki ” Ahmet bizimle dalga geçme” dedi içlerinden biri. Stefani çevresinde olan biteni unutup elindeki fotoğrafın çekildiği yeri bulmak umuduyla etrafına bakındı. Fotoğraf yakınlarda bir yerlerden çekilmiş olmalıydı. Arka planda kalan vadi mağaralar hepsi ayaklarının altına serilmiş gibiydi.  Ahmet misafirinin geliş amacını söyleyince pek inanmadılar. Yok canım. Ta oralardan kalkıp bunun için mi gelmiş. Vardır bunda bir bit yeniği. Konuşmalar uzayınca Ahmet Stefani’ye fotoğrafı göstermesini söyledi. Elindeki fotoğrafa zarar gelecek korkusuyla ürkekçe uzattı. Adamlardan ikisi fotoğrafın çekildiği yeri tahmin etmeye çalışırken diğer ikisi hala bu işin içinde bir iş var şüphesiyle ikircikli bakıyorlardı. Stefani arabanın içinden diz üstü bilgisayarını çıkarıp tarattığı fotoğrafları gösterdi. Evet bunların bir kısmı bu köyde olabilirdi ama ne olmuş yani…

Bu tepkiyi beklemeyen Ahmet,“amca kızcağız onca yolu sadece bir mezar taşı görmek için gelmiş ne var bunda?” diyerek sertçe çıkıştı. Konuşmanın tonu iyice sertleşmişti ki Stefani’nin “maşatlık” diye inler gibi çıkan sesi duyuldu. Herkes birbirine bakakaldı. Az önceki ürkek ses yeniden yükselince erkeklerden biri koluna girerek az ileride söğüt ağaçlarının duldasında kalan düzlüğe doğru götürdü.  Avlu içi kadar alanın etrafı taşlarla çevriliydi. Adam beyaz bir taşa elini sürerek yere çömeldi. Stefani keman kutusunu dizlerinin üzerinde açarak kemanı çıkardı. Çocukluğundan beri dinlediği bir ezgiyi çalmaya başladı. “Göç göç oldi, göçler yola dizildi, Kötülüğün bin bir dili olsa da iyiliğin dili ortaktır. Stefani’ye gösterilen yerde tek bir mezar kalmamıştı. Mezarların yeri öyle bir düzeltilmişti ki buranın mezarlık olduğunu kimseye inandıramazdınız. Ezgiyi bitirince tek dinleyicisinin yanına oturdu. Bir çocuğun masumluğuyla tekrar sordu; maşatlık? Adam derin bir nefes alıp çaresizlikle ellerini iki yana açtı. Gökyüzünde onlarca yıldız ardı ardına parıldıyordu.

İdris Erdoğdu
Erzurum İli, Şenkaya İlçesi, Gezenek Köyü’nde dünyaya geldi. Eğitimci. Eğitim-Sen üyesi.Bit Muayenesi öyküsü ile Alt Kitap 2018 öykü ödülü 1. ve Karakoyun isimli öyküsüyle Ümit Kaftancıoğlu 2019 Öykü Ödülü mansiyon aldı. Öyküleri internet dergileri ve basılı yayınlarda yer almakta. 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir