Sosyal gerçekçilik, yazarlar, ressamlar, karikatüristler, grafikerler, fotoğrafçılar ve film yapımcıları tarafından üretilen ve işçi sınıfının gerçek sosyo-politik koşullarına dikkat çekmeyi amaçlayan ve bu koşulların arkasındaki sömürü düzeninin eleştirmek için kullanılan bir terimdir.

Sosyal gerçekçilik uygulayıcıları, yoksulların ve çalışan sınıfların içinde bulundukları kötü duruma ve içinde yaşadıkları ve çalıştıkları aşağılayıcı koşullara ışık tutmaya çalıştılar. Birçok sanatçı bu hareketi benimsemiş olsa da, sosyalizm gibi sosyal politik eğilimleri olanlar için doğal bir uyumdur.

19. yüzyılın sonlarında grafik sanatlarında başlayan sosyal gerçekçilik, 1930’larda Büyük Buhran sırasında ABD’de doruğa ulaşan yoksulların ve çalışan sınıfların acılarını ifade etmek için mükemmel bir biçim haline geldi. Bunu, işçi sınıfının ve yoksulların günlük koşullarının son derece gerçekçi bir temsilini sunarak yaptı.

19. yüzyıl Fransa’sında da başlayan ve 20. Yüzyıl başlarına kadar süren gerçekçiliğin anlatım hareketi Avrupa burjuvazisinin yükselişine tepki vermiş ve romantizmin gerçek dünya ve sosyal yapı ve insanlar ile bağlarını kopardığını dile getiriyordu.

Yine 20. Yüzyıl başlarından itibaren Rusya’da gelişen akımlar, toplumun eski disiplinlerinden kurtulması gereğini, ileri, yeni temellere dayalı bir düzene yönelinmesi gereğini dile getiriyordu. Sanatın da devrimin gidişine uyarak genel ayaklanmaya katılması gerekiyordu.

Edebiyatta Sosyal Gerçekçilik

Edebiyattaki en erken sosyal gerçekçilik biçimleri, çalışma evlerini, evsizleri ve ezilmiş işçileri tasvir eden Charles Dickens’ın eserlerinde bulunur. Nikolai Gogol ve Fyodor Dostoyevski, düşük seviyeli devlet görevlilerinin hayatlarını yazdılar ve Victor Hugo, hayatta kalma ve insanlık için mücadele eden alt sınıflar hakkında ağıt yakarak eserler yazdı. Yazılarına karmaşık karakterler ve toplum hakkında ayrıntılı gözlemler aşılayan Honore de Balzac ve Gustave Flaubert bugün bilinen gerçekçi anlatıyı kurup geliştirmişlerdir. Bu yazarlar ve yüzlerce başka yazar, işçi sınıfının ve yoksulların koşullarına dikkat çekmek için çok çaba harcadılar. Edebiyatta sosyal gerçekçilik, onları ‘yerlerinde’ tutan toplumsal yapıları eleştirmenin bir aracı olarak bu karakterlerin yaşamlarına göz kamaştırıcı bir ışık tutar.

On dokuzuncu yüzyılın gerçekçi sanat hareketi, önceki yıllarda sanat dünyasına hâkim olan egzotik ve şiirsel Romantizmden dramatik bir değişimdi.

Edebi gerçekçilik, sıradan, gündelik deneyimleri gerçek hayatta oldukları gibi tasvir ederek gerçekliği temsil eden edebi bir harekettir. Öncelikle toplumun orta ve alt sınıfları hakkında tanıdık insanları, yerleri ve hikâyeleri tasvir eder. Edebi gerçekçilik, bir hikâyeyi dramatize etmek veya romantikleştirmek yerine mümkün olduğu kadar gerçeğe uygun bir şekilde anlatmaya çalışır.

Atilla İlhan (1925 – 10 Ekim 2005)

Atilla İlhan 1925 yılında İzmir’in Menemen ilçesinde dünyaya geldi. Babası Bedri Bey aruzla şiir yazan bir divan şairiydi. Bu nedenle şiire düşkün ve nahif bir çocuk olarak yetişti Atilla İlhan. Bu alanda 15 adet senaryo yazdı ve senaryolarında Ali Kaptanoğlu takma adını kulandı. İzmir Karşıyaka Ortaokulu’nu bitirmiştir. Atatürk Lisesi’ndeki öğrenciliği sırasında Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla eğitimi sürdürme hakkını kazandı. İstanbul’da Işık Lisesi’nden mezun oldu.1948 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris’e gitti. Geldiğinde sorgulandı ve 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca Paris’e tekrar gitti. Fransa’daki bu dönem, Atilla İlhan’ın Fransızcayı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950’li yılları İstanbul-İzmir-Paris üçgeni içerisinde geçiren Atilla İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başladı. 

Senaryo yazarlığı, çevirmenlik, gazetecilik, fıkra yazarlığı yapan

Atilla İlhan, Cebbar Oğlu Mehemmed adlı uzun şiiriyle CHP Şiir Yarışmasında (1946) ikincilik ödülü kazanarak yeni edebiyatın ünlü kalemleri arasına birdenbire girmiş, İstanbul, Ülkü gibi halkevi dergilerinin yanı sıra Türkiye Sosyalist Partisi’nin organı Gün’de yayımladığı şiirlerle adını duyurmuştur. Özellikle getirdiği yerel havayla toplumcu gerçekçi anlayış içinde yerini ararken şiirini iki yönde geliştirmeye çalıştığı söylenebilir:

– Öykü-şiir diyebileceğimiz uzun eserler;
– Genellikle belli bir toplumsal sorundan kaynaklanan duyarlıkların işlendiği şiirlerde.

1920’lerin sonunda Nâzım Hikmet’le güçlenen bu akım, sonraki yıllarda Türkiye’nin özgün koşullarıyla somutlaşan bir gerçeklik olarak etkinleşti. Atilla İlhan ürettiği birçok eser ile edebiyatımızda sosyal gerçekçi bir yazar olarak ünlenmiştir. Ancak aydınları da belli ölçülerde epeyce eleştirmiştir.

1973 yılında Bilgi Yayınevi’ne geçerek Ankara’ya yerleşti. 1981 yılına kadar Ankara’da kaldı. İstanbul’a gelen İlhan Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Gelişim Yayınları, Güneş, Meydan ve Cumhuriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. Daha sonra uzun yıllar, AKP dönemine kadar TRT-2’de ‘Attila İlhan’la Zaman İçinde Yolculuk’ ismiyle söyleşi programı yaptı. Cumhuriyet devrimini anlattı.

Sayın Dr. Bilgin Güngör’ün Atilla İlhan incelemesinde bu konuda yaptığı tespitleri burada ele alacağız.

Sosyal realizmin ilkelerinden en temel olanı, şüphesiz, “gerçekçilik” hususundaki ilkedir. Bu ilkeyi Atilla İlhan, gerçekçilik türlerini ele aldığı Aralık 1959 tarihli “Gerçekçiliğin Üç Konağı” başlıklı yazısında net bir şekilde açımlar. Ona göre gerçekçilik, üç aşamada belirmiştir. İlk aşamada gerçekliğin şairlerle yazarlar nezdinde yüzeysel bir şekilde algılandığı ve eserlere aynı yüzeysellikle yansıdığı, aynı zamanda söz konusu gerçekliklerin ardındaki derin bağlantıların estetik düzlem açısından boşa düştüğü görülür. Atilla İlhan bu aşamayı “gerçekçiliğin aşağı aşaması” olarak adlandırır ve gerçekçiliğin en ilkel seviyesi olarak yorumlar ve “Gerçekçiliğin Aşağı Aşamasında gerçeklerin alınışı, düpedüz, yüzeyden ve bilinçsizcedir.”

Bir sonraki aşamayı Atilla İlhan, “gerçekçiliğin orta aşaması” olarak adlandırır. Bu aşama, Atilla İlhan’a göre, şairin/yazarın gerçekliğe bakışta yüzeysellikten kurtulup bilimsel bir tutum üstlenmesi, gerçekliğin unsurları arasındaki bağıntıları bilimsel bir yaklaşımla ele alması ve farklı gerçeklik algılarının sebepleri üzerinde çeşitli yorumlarda bulunması ile somutluk kazanır. Böyle bir gerçekçilik algısının yüzeysel gerçekçilik algısı karşısında bir üst aşamayı temsil ettiği ve gerçekliğin neredeyse bir bilim insanı tutumuyla derinden ele alınışını imlediği açıktır. Atilla İlhan’a göre böyle bir aşama idrak edildikten sonra tespitini şöyle yapar; bir sanatçının gerçekçi olabilmesi için doğa, toplum, insan ve üçünün ilişkilerine bilimsel bir yöntemle derinliğine bakabilmesi; onların bilimsel ve nesnel anlamlarını kavrayıp, bireysel tutum ve açıklama yollarının nedenlerine inebilmesi gereklidir.

Peki, bilimsel bir gerçekçiliğin ötesinde, ondan daha ileri aşamada bir gerçekçilik algısı olabilir mi? Atilla İlhan’a göre, böyle bir algı mümkündür. Nitekim kendisi de böyle bir algının var olduğu gerçekçilik aşamasından yanadır: “Reçeteci /müdahaleci” gerçekçilik. Atilla İlhan, toplumsal meseleleri bilimsel bir tutumla kavramakla birlikte ona müdahalede bulunma imkânı tanıyan gerçekçilik algısının somutluk kazandığı ve “gerçekçiliğin yukarı aşaması” saydığı söz konusu aşamayı (üçüncü aşama) edebi eserlere yansıtan bir tutumu hedefler. Bunu da şöyle açıklar: “ Gerçeklerin, gerçekler arası ilişkilerin ve bunlardan edinilmiş bilgilerin özünü kavramış ve eserine aktarmış olan sanatçı, gelecekteki gelişmeler konusunda bilimsel yasalara dayanarak müdahalelerde bulunabilir ve bu müdahaleler de çözümlemeleri kovalayan köklü bir eleştirme ve ardı sıra gerçekleştirilmesi gereken ciddi bir bileşim (sentez) şeklinde belirir.”

Atilla İlhan’ın gerçekçilik hususundaki ilkesi, toplumsal durum ve olaylara salt bilimsel bir bakışla bakmamaya, aynı zamanda toplumun ileri bir aşamaya gelmesine yardımcı olacak bir reçete sunmaya dayalı gerçekçilik olarak vücut bulmaktadır. Atilla İlhan’a göre böyle bir gerçeklik, ulusal gerçeklik; yani Türkiye’nin kendi özgün şartlarıyla somutlaşan bir gerçeklik olacaktır. Peki, bu reçete nedir?

Bunun cevabı hepimizin sosyal gerçeklik yaklaşımına bağlı olarak, topluma yakınlaşarak bir model geliştirme ve hayata geçmesi için gereken yapıların dinamizme ulaşarak yola çıkması değil midir?

Yoksa sosyal gerçeklik bugün kaybolmuş bir yaklaşım mıdır?

Atilla İlhan, 10 Ekim 2005 günü İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Atilla İlhan’ın 15 roman, 6 televizyon dizisi, 2 deneme anı, 10 deneme, 5 söyleşi, 137 şiir kitabı ve 1 şiir albümü bulunmaktadır.

Onlarca anlatımları arasında aşağıda ki iki şiir, insanı alır götürür…

BEN SANA MECBURUM

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

O MAHUR BESTE

şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Derleyen: Attila Turnaoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here