etelgarf haber-

Devletin yönetim şekli ve tercihlerinin biçimlendirildiği 2022 bütçesini Kürt sorunu bağlamında çözümleyen Prof. Dr. Mustafa Durmuş, “Sorun devam ettikçe askeri harcamalar da otoriterleşme harcamaları da artacaktır” dedi. AKP hükümetlerinin 20’nci, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin ardından hazırlanan 4’üncü bütçe olan 2022 bütçesi, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 15 Ekim’de TBMM’ye sunuldu. Tasarı 20 Ekim’de TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda tartışmaya açıldı. 2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi, 6 Aralık Pazartesi günü Genel Kurul’da görüşülmeye başlanacak ve 12 gün sürecek. Bütçe giderlerinin 1,75 trilyon TL, faiz hariç giderlerin 1,51 trilyon TL, bütçe gelirlerinin 1,47 trilyon TL, vergi gelirlerinin 1,26 trilyon TL ve bütçe açığı 278,4 milyar TL olarak öngörülüyor. Özetini yaptığımız bu maraton ve dev kaynak sadece iktisadi bir belgeye indirgemek, yaşadığımız eşitsizlikleri, adaletsizliği, haksızlıkları, yoksulluğu ve geçim sıkıntısını politik etkisini gözden kaçırmış oluruz. Bütçe aynı zamanda devletin şeklini, rengini, hissini, ruhunu yansıtan politik ve hukuki bir kanundur. İktidarın neyi tercih ettiğini, geliri kimden nasıl toplayacağını, kime nasıl pay edeceğini ve bundan sonra nasıl bir ülke olunacağını ekonomi politikçi Prof. Dr. Mustafa Durmuş’la konuştuk. Ekonomi politikaları farkındalığını ve kamu kaynaklarına dair toplumsal bilince katkı sunacağını düşündüğüm bu söyleşinin uzunluğuna takılmadan, adil, şeffaf, hesap verebilir ve barışçıl bir ekonomi için okumaya davet ediyorum.  

Bütçe Yasası hukuki ve iktisadi olduğu kadar, politik bir belge olarak değerlendiriliyor. Bunun nedeni nedir? 

Devlet bütçesini çok önemli politik, aynı zamanda hukuki, iktisadi ve yönetimsel bir belge olarak tanımlarız. Ancak bütçenin başka bir boyutu daha var. O da bir tür sosyal sözleşme veya toplum sözleşmesidir. Onu toplumla kurduğu bağdan dolayı sıradan bir kanuni metinden ayırmak gerek, sıradan bir hukuki metne indirgeyemeyiz. Örneğin bütçe öncelikle siyasal iktidarlara ve devletin tüm kurumlarına yapacağı harcamalar, toplayacağı vergi ve diğer gelirlerinde bir meşruiyet kazandırıyor. Bütçesi geçmeyen bir hükümetin ayakta kalabilmesi mümkün değil, düşer. Bütçenin politik niteliğinin yanı sıra başka bir boyutu daha var. Bu da ülkedeki rejimin, devleti yönetenlerin demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki duruşunu önemli ölçüde yansıtan bir belge olması. İçeriğine bakarak, bunun otoriter bir bütçe mi, savaş ya da barış bütçesi mi, demokrasi bütçesi mi olduğu anlaşılabilir. Bu yanıyla da bütçe önemli bir belge. Keza bütçenin sosyo-ekonomik olarak da işlevleri de var. Örneğin bütçe özellikle de iktidarların ekonomi ve maliye politikalarını uygulayabilecekleri en önemli araç. Yani mali politikalar bütçede kendini gösterir. Sermayenin büyütülmesine ilişkin atılan bazı adımlar da bütçede şekillenir. Aynı şekilde bütçe gelirin yeninden bölüşüm aracı olarak kullanılır. Yani istenirse halktan yana bütçelerle, adaletsiz gelir dağılımı bir miktar iyileştirilebilir.  2022 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin büyüklüğüne baktığımız zaman 1,75 trilyon liralık bir harcamanın yapılmasının öngörüldüğü anlaşılıyor. Her ne kadar milli gelir içinde yüzde 22,2 gibi göreli olarak küçük orana tekabül etse de, bu ciddi bir rakam. Keza 1,5 trilyon liraya yakın kamu geliri (1,25 trilyon liralık vergi geliri) toplanacak. Dolayısıyla hem harcamaların yapılması, hem de vergilerin alınması anlamında devlet bütçeleri, devletlerin ortaya çıkışından bu yana sosyal sınıflar arasındaki kavganın en önemli alanları olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bütçeler sınıfsal çıkarları karşı karşıya getiren önemli düzenlemelerdir. 

 Yasa tasarısına baktığınızda 2022 Bütçesinin önceki bütçelerden ne tür farkları söz konusu?  

Mevcut partili cumhurbaşkanlığı rejiminin kabul edildiği 2017’den bu yana yürütülen bütçe süreçleri ile öncekiler arasında doz farkı var. Öncesinde tartışmalar temsil siyaseti ve parlamentonun içine sıkışıp kalırdı. Malum 5018 Sayılı Kanun’un maddeleri açık. Yani önceden Meclisin, bakanlıkların, planlama örgütünün ve bürokrasinin ön planda olduğu bir süreç varken, şimdi Sarayın içindeki dar bir kadroya sıkıştırılmış bir hazırlık süreci var. Bütçenin detaylarına ilişkin bilgi kamuoyuna verilmek istenmiyor. Meclis’in denetleyici kurumu olan Sayıştay dâhil olmak üzere denetim kurumları neredeyse bütünüyle devre dışı bırakıldı. Yani bütçe otoriter rejimin karakterini tam olarak yansıtır bir biçimde yapılıyor ve rejimin ve bunun destekçisi sermaye çevrelerinin tercihlerini yansıtıyor. 

 Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nu takip edebildiniz mi? Oradaki tartışmaları nasıl görüyorsunuz? 

 Bütçe ve Plan Komisyonundaki üye çoğunluğu hükümete ait. Muhalefet partilerinin üyeleri azınlıkta, çünkü kanun böyle. Muhalefet partileri, eleştirmek ve teşhir etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İktidar partisinin atadığı üyelerse doğru cevapları vermekten kaçınıyor. Oradaki tartışmalar toplumdan kopuk, dar bir alana sıkıştırılmış tartışmalar.  Toplumun büyük bir kesiminin bundan haberi yok. Bir kere bu bütçe tartışmalarının toplumsallaştırılması lazım. Topluma mal edilmesi, toplum içinde tartışılması lazım. Ama bunun yapılabilmesi için de öncelikli olarak, bütçelerin hazırlığının aşağıdan yukarıya doğru yapılması gerekiyor. Yani bütçe yerelde, mahallelerde, kent ya da halk meclislerinde ya da benzer birimlerde hazırlanabilse, bu bütçelere halkın katılımı mümkün olabilir. Ancak mevcut bütçe hazırlık sürecinde böyle bir katılımcılık söz konusu değil. Bir de mevcut iktidarın otoriter karakteri de hesap vermeye hiç eğilimli değil. Bu nedenden dolayı hesap almak, hesap vermek ya da sormak kısacası bütçe hakkını kullanabilmek oldukça zor. Yani “bütçe hakkı” diye bir şey kalmadı artık.

  O halde bütçe hakkını yeniden hatırlatmak gerekiyor…

   Öncelikli olarak, bütçelerin hazırlığının aşağıdan yukarıya doğru yapılması gerekiyor. Yani bütçe yerelde, mahallelerde, kent ya da halk meclislerinde ya da benzer birimlerde hazırlanabilse, bu bütçelere halkın katılımı mümkün olabilir. Bütçe hakkının ne olduğunu özellikle belirtmekte fayda var. Kısaca, iktisadi, sosyal, siyasal ve hatta kültürel pek çok etkiye sahip olan böyle bir iktisadi büyüklüğün, harcama, gelir ve borçlanma boyutuyla, kimler tarafından yapıldığını, kimlerin bu süreçlere katıldığını, bütün bunlar hakkında doğru bilgi verilip verilmediğini ve sürece katılımın demokratik bir biçimde gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulama hakkından söz ediyoruz. Bütçe denetiminin tam olarak yapılmasını öngören bir haktan bahsediyoruz. Bu hakkın elde edilmesi 13’üncü yüzyıla Magna Carta’ya kadar gidiyor. Öyle ki 1215 yılında, Britanya’da krala diyorlar ki, “artık sen bu vergiler ve harcamalarla ilgili olarak meclisin sözünü dinleyeceksin. Onların onayını alacaksın. Bu onay olmadan sen bu vergileri toplayamazsın veya harcamalarını yapamazsın.” Muktedirin yetkililerinin sınırlandırdığı bir anlaşmadan söz ediyoruz kısacası. O dönem aynı zamanda demokrasinin başladığı bir dönem. Dolayısıyla bugünkü burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazı bütçe hakkıdır. Ya da bütçe hakkının olmadığı bir yerde demokrasiden bahsedebilmek mümkün değildir.  Bütçe hakkının bir de savaş ve barışla ilgili boyutu var. Çünkü kral daha fazla savaşa yöneldikçe daha fazla vergi topluyor ve tabii ki daha fazla sorun ortaya çıkıyor. Bunu önleyebilmek için de Magna Carta Krala dayatılıyor. Bu yüzden bütçe hakkını barışla ilişkilendirerek savunmamız gerekiyor. Bütçe hakkının bu boyutu genelde ihmal ediliyor. Yani Magna Carta’nın barışla çok önemli ve doğrudan bir ilişkisinin olduğunun altını çizmekte fayda var. 

  Peki, günümüzde bütçe hakkının gerçekten demokratik düzeyde uygulandığı bir ülke var mı? Yoksa kapitalist demokrasiye uygun bir işleyiş mi söz konusu? 

 Bütçe hakkının etkin kullanımı konusunda dünya çapında ihlaller söz konusu olsa da, bu hakkın göreli olarak demokrasinin daha iyi işlediği ülkelerde daha iyi kullanılabildiği görülüyor. Bu konuda uluslararası bütçe şeffaflığı endeksleri düzenleniyor. Bu endekslerde bütçe hakkının kullanım yüksekliğini göstermesi açısından en yüksek puana sahip ülkeler Yeni Zelanda, Danimarka, İsveç gibi ülkeler iken, Türkiye’nin puanı genelde 100 üzerinden 50’nin altında kalıyor. Halkın bütçeye katılımı açısından ise ülke puanımız sıfır. 

 2022 Bütçesini etnisite, inanç, sınıf, cins ve doğa arasındaki bölüşüm bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Ne bu ülkeyi yönetenler ne de hazırladıkları bütçe bu tür konulara duyarlı. Egemenler toplumdaki böyle eşitsizlikleri görmezden geliyorlar. Bu da onların bütçe yapma anlayışlarına yansıyor. Mesela bunlar emek-sermaye çelişkisini reddederler. Yani toplumun sınıflara bölündüğü gerçeğini inkâr ederler. Ya da toplumda bir takım halkların diğer halklar karşısında daha eşitsiz bir konumda olduğu ve ezildiği gerçeğini reddederler. Bazı inançların ötekileştirildiği ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hüküm sürdüğü gerçeğini görmezden gelirler. Hatta engellilerin uğradıkları haksızlıkları görmezden gelen bir bakış açıları var. Bu da aslında kapitalizmin kendi ruhuna uygun bir bakış açısıdır. Otoriterleşmiş ve giderek nekro kapitalizm üzerinden şekillenen devletlerle karşı karşıyayız. Böyle bir devletin bütçesinde bu eşitsizliklerin giderilmesine yönelik önlemlerin yer almaması sürpriz değil. Nitekim bunun izlerini hem harcamalar, hem de vergiler boyutuyla görebiliyoruz.  Örneğin, bütçede bu tür eşitsizlikleri yumuşatmaya ya da emeğe daha fazla imkân verebilen, emeği kollayan sosyal harcama biçimindeki düzenlemelere çok nadir rastlayabiliyorsunuz. Aynı şekilde ezilen bir halkın kendi haklarını kullanmasına ve eşit yurttaşlığın sağlanmasına dönük imkânların verildiğini görmezsiniz. Anadilinde çok dilli eğitim hakkından hiç söz edilmez. Sağlık harcamalarıyla ilgili olarak, önleyici sağlık hizmetlerine daha fazla kaynak ayırılması gerekirken, şehir hastaneleri gibi daha çok tedavi edici ve daha çok kaynak israfına neden olan, aynı zamanda zenginleştirmeye neden olan harcamaların ön planda tutulduğunu görürsünüz.  Benzer bir durum Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)  için geçerli. Bu kurum en çok tartışılan kurumlardan biri, öyle ki gelecek yıl bütçesi yüzde 23 artışla 16 milyar liraya çıkartılacak. Yıllardır ön planda tutuluyordu, son yıllarda bu çok daha belirginleşti. Ancak DİB, tek bir dinin – inancın temsilcisi konumunda bir kurum, öyle ki belli bir mezhebe hizmet ediyormuş gibi davranıyor. Belli cemaatlerle enteresan ilişkileri olan ve onlara kaynak aktaran bir kurum olarak anılıyor. Son zamanlarda politik olarak da, siyasal iktidarın yanında üstelik de en görünür biçimde yer alıyor. Dolayısıyla böyle bir yapılanma altında, ötekileştirilmiş kimliklerin, inançların bu kurumun bütçesinde korunabilmesi mümkün olmuyor.  Böyle olunca da böyle bütçeye demokratik bir bütçe demek mümkün değil. Böylesi bir bütçeye eşitlikçi bir bütçe de diyemeyiz. Böyle bir bütçeye aynı şekilde insanları ötekileştirmeyen ya da bir halk bütçesi niteliğinde katılımcı bir bütçe deme imkânımız da yok. Bütün bu tespitler maalesef bütçe hakkının tamamen ortadan kaldırıldığını ortaya koyuyor. Kısaca, devlet bütçesini mevcut siyasal iktidarın neye dönüştüğünden ya da devlet yapılanmasının fiili durumundan bağımsız olarak tartışmamak gerekiyor. Ayrıca bütçeyi dönemin iktisadi ve politik krizlerinden, uluslararası konjonktürden bağımsız olarak da ele almak doğru değil.

  Bütçenin gelir ve giderlerini konuşmadan önce, bütçede 278 milyar TL olarak planlanan bir açık var. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor? Bu açık neden var, nasıl kapatılacak? 

 Bütçenin harcamaları ile gelirleri arasındaki fark eksi olduğunda bütçe açığı ortaya çıkıyor. Bu gelecek yıl için 278 milyar lira olarak öngörülmüş. Bunu adına milli gelir dediğimiz, yani bir yılda üretilen değerin para cinsinden büyüklüğüne oranladığımızda bu açık yüzde 3,5 oluyor. Bu açık iki türlü kapatılabiliyor. Bunlardan biri borçlanma, diğeri özelleştirmeler. Türkiye’de son zamanlarda özelleştirme gelirleri çok azaldı. Çünkü özelleştirilecek çok fazla bir şeyde kalmadı. Diğer yandan bir takım “acele kamulaştırmalarla” kamu arazilerinin özel sektöre devredilmesi tam gaz sürüyor. Öyle ki 2012 yılına kadar yılda ortalama 15-25 sayıda yapılan bu tür özelleştirmeler yapılırken, 2012’den itibaren bu sayı hızla artmış ve örneğin içinde bulunduğumuz bu yıl 213’ü bulmuş. Burada belirgin bir acele talanın gerçekleştiği açık. Zira iktidar, sürekli olarak “bütçe açığı kötü bir şeydir, ondan dolayı biz bunu düşük tutuyoruz” diyor ama bunu derken bizlere kemer sıktırıyor. Bütçe açıklarının nihayetinde halktan alınacak vergilerle kapatılacağı da belli. Çünkü borçlanma yapılacak ve bu borç da vergilerle kapatılacak. Buradaki bir başka husus bu açığın küçük olmasıyla iktidarın övünüyor olması. Bunu Avrupa ülkelerindeki açıklarla kıyaslayarak yapıyor. Bu noktada “ülke salgın ve kriz altında kıvranırken küçük bütçe açığı iyi bir şey midir” diye sormamız lazım. Kısaca, verili durumda, düşük bütçe açığının ancak halkın kemer sıkmasıyla sağlanabileceğinin bilincinde olmamız ve buna karşı çıkmamız gerekiyor. 

 Bunu biraz daha açar mısınız? 

 Şunu kastediyorum, ülke çok ciddi bir Kovid-19 salgını yaşıyor. Bu salgının dünyada ağır yaşandığı ülkelerden biriyiz. Öyle ki hala resmi olarak günlük vaka sayısı 20 binin altına düşmedi. Vefat edenlerin sayısı da günde 200 civarında seyrediyor. Bunlar resmi rakamlar. Gerçek sayıyı bulabilmek için bunları birkaç katıyla çarpılması gerektiği ileri sürülüyor. Bir de salgının beraberinde getirdiği çok ciddi bir ekonomik yıkım var. Zira ekonomi çok ciddi bir ölçüde bundan etkilendi. Böyle zamanlarda yapılacak şey bütçe açığını daraltmak değil, tam tersine halkın, emekçinin, küçük üreticinin, güvencesi olmayanların, işsizlerin, yoksulların, küçük işletmelerin ihtiyaçlarını karşılamak onlara devlet bütçesinden destek vermek gerekiyor. Dünyanın büyük bir kısmı bunu yapıyor. Bu yapılınca da bütçe daha fazla açık veriyor ki bu son derece normal bir durum.  Yani, böyle dönemlerde bütçe açıklarının yüksek olmasının mahsuru yok. Nitekim gelişkin ekonomilerde bu açıkların çok ciddi düzeylere ulaştığını görebiliyoruz. Sonuçta siz bu bütçe açığını niçin kullanıyorsunuz, halkınızı rahatlatmak, ekonomiyi ayağa kaldırmak için. Ama iktidar bunu böyle düşünmüyor. Doğrudan gelir desteği olarak, bunun da büyük bir kısmını İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılayarak, çok yetersiz bir kaynağı halka aktarırken, asıl olarak ona kredi vermeyi seçiyor. Öyle ki geçen yıldan bu yılın Ağustos ayına kadar verdiği kredilerin miktarı 500 milyar lirayı aştı. Kısaca, iktidar halka, ondan topladığı vergilerden oluşan bütçenin kaynaklarını geri aktarmıyor, bankalardan kredi verilmesini sağlayarak onu daha da borçlandırıyor. Bu gerçek bir çözüm değil. Adil de değil. Çünkü bütçenin gelirleri zaten bizim vergilerimizden oluşuyor. İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken para, işçilerden yapılan kesintilerden oluşuyor. O halde halkın parasını özellikle de böyle olağanüstü dönemlerde halka geri vermenin mahsuru yok. Bu da sorunun aslında imkân yokluğundan değil, niyet yokluğundan kaynaklandığını gösteriyor. Bütçede imkân varken siz bunu kendi politik ve sınıfsal tercihlerinize uygun olarak küçük bir azınlık için kullanıyorsanız bu hiç adil değil. 

 Bütçenin kaynak ayırımının bir politik ve sınıfsal tercih olduğunu söylediniz. Bütçede gider olarak 1,751 trilyon TL öngörülüyor. Böylesi büyüklükteki bir kaynak kimlere ve nasıl dağıtılacak? 

 “Bütçe bir kaynak tahsisi mekanizmasıdır”, denildiğinde önce harcamalar (ödenekler)  kısmına bakılır.  Hangi işlere hangi ödenekler neden ayrılmış ona bakılır. Bir de bu kaynağın finansmanının nereden geldiğine, kimlerden sağlandığına bakmak gerekir. Bu tahsisatın çok ciddi sosyal ve ekonomik etkileri var. Yani bunun sosyal sınıflar, halklar, farklı kimlikler, kesimler ve bölgesel etkileri söz konusu. Bu açıdan bütçe ödeneklerinin öncelikle ekonomik sınıflandırmasına bakmak gerekiyor. Yani reel harcamalar, cari harcamalar-cari transferler, personel giderleri gibi. Gelecek yılın bütçesinde bu konuda göze çarpan üç büyük harcama-ödenek kalemi var. Bunun en büyüğü cari transferler denilen 657 milyarlık bir ödenek. Bunun 290 milyar lirası Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) yapılacak transferlerden oluşuyor. Yani SGK açıklarının kapatılması için yapılacak transferlerden söz ediyoruz. Diğer yandan bu kalemin içinde yerel yönetimlere ayrılan payın sadece 149 milyar lirada ve tarıma ayrılan desteklerin sadece 26 milyar lirada kalması çok çarpıcı. Bu da devlet yapılanmasının aşırı merkeziyetçiliğini ve aynı zamanda iktidarın tarımı önemsemeyen tutumunu ortaya koyuyor. İkinci harcama kalemi en az bunun kadar önemli bir kalem. Yaklaşık 494 milyarlık bir personel gideri var. Yani bütçenin çok önemli bir kısmı da personel harcamaları için ayrılmış. Bu personelin devlet memuru veya bu statüde çalışan insanlar olduğunu biliyoruz. Ama bununla ilgili önemli bir detay var. 

 Bu detayı açabilir miyiz? 

 Son zamanlarda devlet personeli ya da kamuya alımlar daha çok “üniformalı istihdam” dediğimiz asker, polis, bekçi, korucu gibi kolluk ya da güvenlik görevlilerinden oluşuyor. Mesela devlet ihtiyaç olduğu halde yeterince öğretmen veya sağlıkçı almıyor. Ya da sözleşmeli öğretmenleri kadroya geçirmiyor. Kadrosuz- güvencesiz kamu çalışanlarını kadroya almıyor. Ama daha çok, kendi otoriter yapısına uygun bir biçimde üniformalı istihdamı artırmaya yöneliyor. Bu da eğitimine uygun olarak kamuda işe girmeye çalışan ve yıllardır bekleyen milyonlarca üniversite mezunu gencimiz açısından büyük bir haksızlık oluşturuyor.   Son zamanlarda devlet personeli ya da kamuya alımlar daha çok “üniformalı istihdam” dediğimiz asker, polis, bekçi, korucu gibi kolluk ya da güvenlik görevlilerinden oluşuyor. Bu sınıflandırma altında yer alan üçüncü büyük harcama kalemi, en az bunlar kadar önemli, hatta siyasal iktidarın iç tutarsızlığını göstermek açısından da çok önemli bir kalem: Faize ayrılan ödenekler. Bu yıl 180 milyar lira olarak planlanan bu harcamanın gelecek yıl 240 milyar lira, 2024’te 320 milyar lira olması hedefleniyor. Mevcut faiz ödemesinin, 2022 bütçesindeki toplam ödeneklerin-harcamaların içindeki payı yüzde 14. Oysa aynı yıl eğitime ayrılan bütçe yüzde 12, sağlığa ayrılan pay yüzde 6,3, yoksullukla mücadele için ayrılan pay yüzde 2,8 ve engellilere ayrılan pay yüzde 1,4 olabilecek. Yani öyle bir durumla karşı karşıyayız ki faizi sevmediğini, faizciye karşı olduğunu her fırsatta söyleyen ama faize eğitimden, sağlıktan, yoksullukla mücadeleden çok daha fazla pay ayıran bir siyasal iktidarla karşı karşıyayız. Bu da aslında siyasal iktidarın kendi söylemleri ve eylemleri arasında çok büyük bir farklılığın olduğunun açık göstergesi. 

 Harcamaları işlevsel boyutuyla incelediğinizde karşımıza ne çıkıyor? 

 “En fazla harcama hangi işler için yapılacak” sorusu çok önemli. Bu bağlamda kapitalist ulus devletlerin bazı özelliklerinin altını çizmek gerekiyor. İlk olarak zor aygıtları denilen aygıtlar söz konusu. Bunlar, emniyetinden, milli savunmasına, cezaevlerinden yargı hizmetlerine kadar kurumlardan oluşuyor. İç ve dış güvenlik, kamu düzeni ve adalet olarak da özetlenebilecek olan bu işler için seneye ayrılacak toplam ödenek tutarı kabaca 246 milyarlık lira. Bu rakam Cumhurbaşkanlığının yıllık raporunda da var. Ama çok konuşulmayan bir şey daha var, o da ülkenin bütününde bu tür otoriter-militarist üretimler için ayrılan kaynağın bütçede ayrılandan daha fazla olması.  

 Bu kısmı biraz açabilir misiniz?

  Ülkede son zamanlarda geçmişteki gelişmelerden biraz daha farklı olarak askeri-militarist sektörün, özellikle İHA, SİHA ve Toplumsal Müdahale Araçları (TOMA) gibi üretimlerle, ciddi bir atılım ve büyüme içinde olduğunu görüyoruz. Literatürde buna “askeri- sanayi karması” adı veriliyor.  Mesela bunların içinde Aselsan, Tai gibi beş büyük, dolaylı biçimde kamuya ait olan şirket var. Bir de tabii ki bu bütçe sisteminin dışında bir bağımsız fon olarak kurgulanan ve işleyen Savunma Sanayi Destekleme Fonu (SSDF) var. Bunlarla beraber ekonomiden silah sektörüne ayrılan kaynak toplamda 350 milyar lirayı aşıyor. Bunu merkezi yönetim bütçe ödenekleri toplamına böldüğünüzde yüzde 20’yi aşıyor. Dolayısıyla başta eğitim ve sağlık olmak üzere toplum için yararlı hizmet üreten alanlara ayrılan kaynaklardan çok daha fazlasının, üstelik de aşırı bir biçimde, askeri sektöre ayrıldığı ortaya çıkıyor. Bir de SSDF örneğinde yaşandığı gibi, bu tür harcamaların denetlenmesi çok zor. Örneğin SSDF gerçek bir Sayıştay denetimine tabi değil. 

  Savunma Sanayi Fonu’nun başkaca kaynakları olduğunu da biliyoruz… 

 Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun çeşitli gelir kaynakları var. En önemli kaynağı gelir vergisinden ve ÖTV’den geliyor. Geçen yıl bu kaynakların miktarı da artırıldı, ciddi boyutlara ulaştı. Mesela 2020 yılında bu fonun büyüklüğü 30 bin milyar lirayı aşıyordu. Şimdi denetlenemeyen bu sanayiye sağlanan devasa kaynaktan söz ediyoruz. Aslında bu durum da bütçe hakkının ortadan kalkmasının bir başka örneğini oluşturuyor. Çünkü Fon’u denetleyemiyoruz. Parlamento adına denetim yaptığı ileri sürülen Sayıştay’ın denetimi çok biçimsel, çok kısıtlı, çok yüzeysel. Bu durum da mevcut rejimin karakterine ilişkin bazı ipuçlarını sergiliyor. 

 Nedir o ipuçları? 

 Son yıllarda siyasal iktidar sözünü ettiğimiz bu savunma ya da güvenlik sektörünü adeta bir lider sektör gibi ele alıyor. Hem kendi bekasını, hem de ekonominin büyümesini bir miktar bu sektörün ya da sanayinin büyümesi üzerine kurguladığını düşünüyorum. Bunun için de sektörü ciddi biçimde destekliyor. Bu da bir süre önce kaybettiğimiz Immanuel Wallerstein’ın bir tezini aklımıza getiriyor. Wallerstein kapitalist devletin belli sektörleri lider ve özellikle desteklenecek sektörler olarak seçtiğinin ve uluslararası arenada da bütün askeri varlığıyla bu sektörün ürünlerini desteklediğinin altını çizer. Bizde de sanki askeri sektör ve İHA, SİHA gibi ürünlerde böyle bir durum söz konusu. Bu da nekro- kapitalizmin ve buna uygun olarak daha da otoriterleşmiş bir devlete geçiş sürecinin önünü açıyor.  

 Bütçe dışı bırakılan fonların dışında bir de Cumhurbaşkanının harcama yetkisi olan Örtülü Ödenek var…

 Örtülü ödenek sözü edilen fonlar içinde yer almıyor,  Cumhurbaşkanı’nın uhdesindeki bir ödenek. Bunun tam ne kadar olduğu bilinmiyor, bilgisi dışa açık değil, denetimi de bu bağlamda mümkün değil.   Gelelim bütçenin 1,473 trilyon TL’lik gelir kısmına. Nereden, kimden toplanacak bu gelirler? 

 Bütçenin gelirlerinin 1,25 trilyon liralık kısmı vergilerden oluşuyor. Vergiler dışında diğer gelirler de var.  Ama ağırlıklı olarak yüzde 80 ve 85’i vergilerden oluşuyor. Buradaki bütün mesele sadece harcamaların şeffaf yapılmaması, sınıfsal kaygıların, kimliksel ayrımın, ötekileştirmenin olması vs. değil. Vergiler alınırken de haksızlıklar, adaletsizlikler veya buna benzer şeyler söz konusu oluyor. Örneğin bu 1,25 trilyon liralık verginin çok önemli bir kısmı Katma Değer Vergisi’nden (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi’nden  (ÖTV) geliyor. Sırasıyla KDV’den gelecek yıl 415 milyar lira, ÖTV’den de 219 milyar lira gelir sağlanacak. Bütün bunlara bir de harçları, damga vergisini vs kattığımızda bizim dolaylı vergiler dediğimiz halkı doğrudan ilgilendiren, halkın doğrudan cebinden çıkan vergilerin toplam vergilere oranı neredeyse yüzde 70’i buluyor. Bunun dışında kalan gelirler olarak 257 milyarlık bir gelir vergisi ve 172 milyar liralık kurumlar vergisi toplanacak. Ancak gelir vergisinin yüzde 65’ini de biz emekçilerin ödediğinin altını çizelim.

Özetle, çok büyük bir vergi adaletsizliğinden bahsediyoruz… 

 Evet. Vergileme yapılırken de çok büyük bir adaletsizlik söz konusu. Yani vergiler adaletsiz bir biçimde ağırlıklı olarak emekçiden, halktan alınıyor. Gerçekte çok kazanandan, çok zenginden çok vergi alınması söz konusu değil. Örneğin ülkenin dolar milyarderleri var ama bunlardan alınan bir servet ya da rant vergisi yok.

 Aksine zenginlere vergi muafiyetleri var…

   2022 yılında alınmayacak verginin toplamı 336 milyar lira. Bütçe açığı 278 milyar lira olması hedefleniyor. Aslında bu vergiler toplansa hem bütçe açığı olmayacak, hem de borçlanma gereği doğmayacak, böylece faizciye faiz aktarmaya da gerek kalmayacak. Bütçenin çarpıcı yanlarından biri de bu aslında. Yani hem vergiyi asıl olarak halktan toplayacaksınız, hem de vergi almadığınız sermayeye cömert vergi teşvikleri sunacaksınız. Burada bütçede “vergi harcaması” diye adlandırılan bir uygulamadan söz ediyorum. Bu ad altında her yıl bütçede bir liste yer alır. Bu listede hangi vergilerden muafiyet, istisna, indirim adları altında ne kadar vergi alınmayacağına yer verilir. Bakın dikkatinizi çekmek istiyorum: 2022 yılında bu şekilde alınmayacak verginin toplamı 336 milyar lira. Hatırlayın bütçe açığının aynı yıl için 278 milyar lira olması hedefleniyor. Alınmayacak olan vergi ise bunun yüzde 121’i kadar, yani 336 milyar lira olacak. 2024’te bu rakam 437 milyar liraya kadar çıkacak. İçinde bulunduğumuz 2021 yılında ise 231 milyar lira. Yani bu yıldan seneye yüzde 45’lik bir artış söz konusu.  Aslında bu vergiler toplansa hem bütçe açığı olmayacak, hem de borçlanma gereği doğmayacak, böylece faizciye faiz aktarmaya da gerek kalmayacak.  

 Emekçi bu vergi harcaması imkanından faydalanabiliyor mu? 

 Vergi harcamasından yararlanma anlamında emekçileri ilgilendiren tek indirim asgari geçim indirimi (AGİ). Yaptığım hesaplamalara göre 336 milyarın sadece 54 milyar lirası yani yüzde 16’sından işçiler AGİ adı altında yararlanabiliyorlar. Ama burada şöyle bir ayrıntı var. Her işyerinde AGİ uygulanmıyor. Büyük-kurumsal işyerleri dışında patronlar AGİ’ye el koyuyorlar. Çünkü işçilerle net ücret üzerinden anlaşıyorlar. İşçilerin çoğu böyle bir vergi indirimi haklarının olduğunun bilincinde dahi değil.  Dolayısıyla da AGİ uygulamada büyük ölçüde patronların işine yarıyor.  Şimdi düşünebiliyor musunuz vergi harcaması rakamı hedeflenen bütçe açığının yüzde yüz 21’ini, toplam toplanacak vergi gelirlerinin ise yüzde 27’sini oluşturuyor. Kurumlar vergisinden toplanacak olan 172 milyardan 1,6 kat daha fazla. İşçilere ödendiği ileri sürülen 54 milyar dikkate alındığında, patronlara sağlanan vergi teşviki işçilere sağlanan teşvikin iki katından daha fazla. Bundan dolayı burada çok büyük bir adaletsizlik söz konusu.  Emek örgütlerinin de haklı olarak bir talepleri var. Asgari ücretin görüşülmeye başlanacağı bir dönemde, asgari ücretin yükseltilmesi ve vergi dışı bırakılmasını talep ediyorlar. Asgari ücretin resmi kayıtlı sigortalı işçiler üzerinden ne kadarlık bir vergi kaybına yol açtığını hesapladığınızda, bunun sadece asgari ücretli işçilere uygulanması halinde, yılda 32 milyar lira civarında olduğunu görebilirsiniz. Bu noktada şöyle tuhaf bir durum beliriyor: İktidar işçiler söz konusu olduğunda yılda 32 milyar liralık bir vergiden vazgeçemiyor ama söz konusu patronlar olduğunda yılda 336 milyar liradan çok rahat vazgeçebiliyor. Oysa asgari olan bir gelirden vergi alınmaz. Çünkü o asgari yaşam düzeyini gösterir. O gelir düzeyi bile bile çok düşük ve buna rağmen vergilendiriliyor. Dolayısıyla bu da bir adaletsizlik.  *İktidar ülkede faizlerin yüksek olduğunu, bu yüzden de düşürülmesi gerektiğini söylüyor. Sizce faizler neden yüksek? Önümüzdeki yıl 240 milyar liralık faiz ödemesi yapılması öngörülüyor. Bu faiz ödemelerinin 2024’e kadar 320 milyar liraya kadar artması planlanıyor. Neden faiz ödemeleri artıyor? Faiz oranları neden başka ülkelerle kıyaslandığında oldukça yüksek? Bu soruların bir sürü yanıtı olabilir. Faizleri düşürmeyi konuşurken öncelikle faizlerin neden bu kadar yüksek olduğunu konuşmakta yarar var. 

Nedir o nedenler?  

  Askeri harcamaların neden olduğu açıklar sürdükçe bunları yeni borçlarla kapatmanız gerekiyor. Bu durumda faiz oranlarının yükselmemesi, daha fazla faiz ödememeniz mümkün değil.  Bunlardan bir tanesi, sermayeyi vergilendirmek yerine ondan borç alma biçimindeki tercih. Sermayeyi vergilendirmek yerine ondan borç alarak onu abat etme yoluna gittiğinizde kaçınılmaz olarak faiz ödemeleriniz de, her yeni borçlanma için ödeyeceğiniz faiz oranları da artar. İkincisi bir ekonomide istikrar ve siyasete ve ekonomiye güven yoksa, bu nedenle de ülkenin risk primi çok yüksekse, TL’nin değeri avro ve dolar karşısında sürekli düşüyorsa, enflasyon bu denli yüksekse faiz oranları kaçınılmaz olarak yükselir. Üçüncü olarak, daha az konuşulan bir nedenden söz etmekte yarar var. O da şu: Siz niye bütçe açığı veriyorsunuz, harcamalarınız gelirlerinizden daha fazla olduğu için. Peki, hangi harcamalarınız çok hızlı bir şekilde artıyor?  Bakıyorsunuz devletin rutin harcamaları dışında sözünü ettiğimiz o cari transferler, personel gideri vs. dışında hızla artan bir kalem daha var: İç ve dış güvenlik harcamaları. Dolayısıyla militarizm ve otoriterleşme arttıkça bütçe açıkları da, borçlanma gereği de artıyor, bu da faiz oranlarının yükselmesiyle sonuçlanıyor. Yani askeri harcamaların neden olduğu açıklar sürdükçe bunları yeni borçlarla kapatmanız gerekiyor. Bu durumda faiz oranlarının yükselmemesi, daha fazla faiz ödememeniz mümkün değil.

  Burada barışçıl politikaların ne kadar önemli olduğunu görüyoruz…

  Eğer bu ülkede barış hakim olsa, ya da ülkede barış öncelenmiş olsa bu kadar çok güvenlik harcaması yapılmasına gerek kalmaz. Ülkede demokrasi olsa bu kadar çok otoriterleşmeye harcama yapılmasına gerek olmaz. Bu kadar bütçe açığı ve borçlanma gereği ortaya çıkmaz. Ve bu kadar da yüksek miktarda bir faiz ödemek durumunda kalınmaz. Böylece faizi düşürebilmenin, faiz ödemelerini azaltmanın yolunun ülkede demokrasi ve barışı tesis etmekten geçtiği çok açık. 

Kaynak dağılımını bölgesel düzeylerde ayrıştırırsak, nasıl bir tabloyla karşılaşıyoruz? 

 Bu kaynakların ayrılması sırasında yerel yönetimlere ayrılan kaynakların sadece 149 milyar lira olduğundan söz etmiştik. Şimdi bu yerel yönetimlere ayrılan kaynaklar da kendi içinde çok adaletli dağılmıyor. Mesela Doğu ve Güney Doğu illerinde bu kaynaklara baktığınız zaman yerel yönetimlere çok az bir kaynağın ayrıldığını görebiliyoruz. Kaldı ki bu kaynakların kullanılması konusunda da büyük bir sıkıntı var. Bildiğim kadarıyla bir- iki ilçe belediyesinin dışında Bölgede kayyum atanmayan belediye yok. Dolayısıyla fiilen hem az kaynak veriliyor, hem de bu sınırlı kaynakların kullanımı kayyumlar aracılığıyla merkezi yapı tarafından gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla buralara gerçekte kaynak ayrıldığını söyleyebilmek mümkün değil.  İkincisi, yapılan yatırımların biçimlerine gelindiğinde, burada da sorunlar var.  İktidarın Bölgeye ilişkin bakışı ‘terörle mücadele’ ile sınırlı olduğundan, yapılan yatırımlar da buna uygun yatırımlar oluyor. Örneğin çok sayıda kalekol yapılıyor. Ya da Suriye sınırına çekilmiş duvarda görüldüğü gibi duvar örülüyor. Bütün bunlar yatırım sayılıyor. Teknik olarak belki öyle ama sosyal olarak bunları yatırım olarak kabul etmek mümkün değil. Duble yollar, enerji santralleri, su kaynakları ve baraj gibi yatırımlarsa ya kapitalist merkezin enerji ihtiyacını karşılamak ya da bölgeyi merkezin ekonomisine eklemlemek, yani pazarı büyütmek için yapılıyor. 

Mevcut iktidar bunlar için büyük yatırımlar yaptığını söylüyor…  

  “Kürt Sorunu” adı da verilen bu sorun iktisadi bir sorun ya da bölgesel kalkınma sorununun çok ötesinde bir sorun, dolayısıyla da iktisadi çözümler bu sorunun çözümünde yetersiz kalır.  Siyasal iktidarların bu harcamaları böyle adlandırması doğal. Tüm yurttaşlara eşit davrandığı iddiasında olan bir iktidarın askeri harcamaları da kalkınma harcaması gibi savunması normal. Bana kalırsa bu çarpıtma sadece iktidarda değil, ana akım muhalefette de var. Yani muhalefette de benzer bir bakış açısı var. Oysa mesele sadece yatırım meselesi değil, bölgesel kalkınma meselesi değil, çok daha derin bir mesele. Tarihsel-politik bir mesele. Dolayısıyla da bu konunun kılcallarına kadar gidilip tartışılması gerekiyor. Ne kadar ‘bakın biz buralara yatırım yaptık ya da yapacağız ’ denilse de, ben bölgenin yaşadığı sorunların giderilebileceği kanısında değilim. Çünkü “Kürt Sorunu” adı da verilen bu sorun iktisadi bir sorun ya da bölgesel kalkınma sorununun çok ötesinde bir sorun, dolayısıyla da iktisadi çözümler bu sorunun çözümünde yetersiz kalır.  

 Her gün her şeye üst üste zam yapılıyor. Hayatı zorlaştıran, geçim derdini ağırlaştıran zamlarla, toplumdan uzak tutulan bütçe arasında nasıl bir ilişki var? 

 Bütçede mali disiplinin sağlanacağı, harcama ve gelir hedeflerinin tutturulacağı ileri sürülüyor. Bu çerçevede vergi geliri hedeflerini tutturabilmek için hükümet örneğin petrole sürekli zamlar yapıyor. Yani petrole son günlerde gelen zamlar sadece petrol fiyatlarındaki yükselmeyle ilgili değil. Hedef koydukları vergi gelirlerini toplayabilmek için de o bütçede yer alan belli bir silsile içerisinde bu zamları gerçekleştirmeye başladılar.  Üstelik 27 Kasım’da yeniden değerleme oranı yüzde 36,2 olarak açıklandı. Bu, eğer Cumhurbaşkanı indirim yapmazsa, yeni yıldan itibaren tüm vergilerin yüzde 36,2 oranında zamlanacağı anlamına geliyor. En çok da halkı doğrudan ilgilendiren ürünlere zam yapılıyor. Bunun başında da petrol geliyor. Ama aynı zamanda suya, elektriğe, doğalgaza da zam yapılıyor. Yani bizim bütçemizin içerisinde çok önemli bir yer oluşturan harcama kalemlerine zam yapılıyor.  Dolayısıyla sadece iktidarın bütçesi açısından değil, bir de sıradan bir hanenin, emekçinin kendi bütçesi açısından da olaya bakmak lazım. Bu yapılan zamlar belki iktidarın bütçesine gelir olarak gidiyor ve onu biraz rahatlatıyor. Ama bunlar emekçinin bütçesini tahrip ediyor, emekçiyi daha da yoksullaştırıyor. Maalesef bu zamlar giderek daha da artacak. Çünkü bu bütçe 1 doların 9.30 TL olması hesabına göre yapılmıştı. Şu anda bu kur 12.50’ye yaklaştı. Yani  daha bütçe yasalaşmadan kur bir hafta içinde yüzde 34 yükseldi. Böylece bütçedeki bütün hesaplar şaştı. Bu nedenle de zamlar devam edeceği gibi, bu bütçe artık kadük olmuş bir bütçedir.

  Kürt sorununun çözümsüzlüğü çizdiğiniz tabloyu ne ölçüde etkiliyor?  

   Bu sorun devam ettiği sürece askeri harcamalar da, otoriterleşme harcamaları da artacaktır. Çünkü kısıtlı kaynaklar ağırlıklı olarak bu alanlara aktarılmaya devam edecektir.  Bütçenin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Bana “ülkenin önündeki en büyük beş sorunu sıralayın” deseniz bunun içine mutlaka Kürt Sorununu koyarım. Bu sorun hem sosyal olarak, hem politik olarak, hem insani olarak, hem de iktisadi olarak, hem de ekolojik olarak devasa etkilere sahip bir sorun. Bu sorun devam ettiği sürece askeri harcamalar da, otoriterleşme harcamaları da artacaktır. Çünkü kısıtlı kaynaklar ağırlıklı olarak bu alanlara aktarılmaya devam edecektir. Oysa bu kaynaklar barış içinde, insani ve toplumsal gelişme için eğitime, sağlığa, kalkınmaya ve kültürel gelişmeye, hak ve özgürlüklerin korunmasına ve geliştirilmesine ve diğer toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına ayrılabilir. Aksi olduğunda ise hem ekonominin küçüldüğüne, hem de yaşam standardımızın düştüğüne tanık oluyoruz.

 2013- 2015 döneminde bunun etkilerini net olarak gördük…

  Şunu biliyoruz ki, 2013 yılında kişi başı gelir 12 bin doların üzerindeydi. Ama 2014 yılından itibaren sürekli düşüş gösterdi. “2014 yılında, özellikle de 2015 yılından itibaren Türkiye’de ne oldu da ekonomik kriz bu kadar derinleşti ve kişi başı milli gelir 8 bin dolara kadar düştü” diye sorgulamak gerekiyor. 2015 yılında Kürt Sorununun çözümü konusunda bir konsept değişikliği oldu. Barış süreci sona erdirildi, masa devrildi ve eskisi gibi askeri çözüme geri dönüldü. İş böyle olunca tabii ki bütün mekanizmalar tersinden işlemeye başladı. Bir de 2016 yılında yaşanan darbe girişimi ki bana kalırsa bir boyutuyla Kürt sorunuyla da bağlantılı bir girişimdi. Bu da ortaya çıkınca iktisadi kriz daha da tetiklendi. Böylece 2015’ten sonra Türkiye ekonomisi bir daha toparlanamadı. Oysa 2015’e kadar Türkiye ekonomisi normal sınırları içinde büyüyordu. Yani büyüme oranları ortalama yüzde 4 ve 5’lerdeydi. Kurlar hiç böyle yüksek değildi. Kürt Sorununun çözümünde askeri çözüme geri dönüşle başlayan politik gelişmeler sonucu iktisadi kriz mekanizmaları harekete geçti ve biz bu noktaya geldik. 

 Daha fazla savaş harcaması, daha fazla vergi demek…

  Bu da hem bütçenin harcamalarını, hem de gelirlerini etkiliyor. Daha fazla vergi alınıyor, alınmadığında ya kemerler sıkılıyor ya da daha fazla borç alınıyor. Dolayısıyla bütün bunların hepsi bence iç içe geçmiş durumda. Bu sarmalı kırmanın yolu da ülkede barış ve demokrasinin tesis edilmesinden geçiyor. Bu bağlamda Kürt sorununun demokratik yollardan çözümü tüm Türkiye için en hayırlı çözümdür.   

Bu bütçede biz yoksak, alternatifimiz nedir?

  Bütçe önemli bir mekanizma, sorunların hepsini çözmeye yetmese de çok önemli bir araç. Örneğin bütçenin kaynaklarını savaş yerine barış, patronlar yerine işçiler-emekçiler ve halklar için ayırdığınızda,  otoriterleşme yerine demokrasi için, hak ve özgürlüklerin kullanımı için ayırdığınızda, kadınlara ayırdığınızda, gençlere ayırdığınızda, engellilere ayırdığınızda, farklı inanç ve kimliklerin kendilerini özgürce var edebilmeleri ve ifade edebilmeleri için ayırdığınızda bu demokratik-katılımcı ve halkçı bir bütçeyi  tarif ediyorsunuz demektir. Böyle bir bütçenin şu anda üzerinde konuştuğumuz bütçeden çok önemli farklılıkları var. Bir kere bu bütçe yukarıdan aşağıya, merkezden yerele, kumandacı bir biçimde hazırlanmıyor. Bütçenin hazırlanması en aşağıda, halkın içinden başlıyor.  Yani süreç merkezden değil, yerelden işletiliyor. Böylece yerelin ihtiyaçları ve tercihleri öncelikli olarak göz önünde bulunduruluyor.    Krizsiz bir ekonomi, sömürüsüz ve eşit yurttaşların barış içinde bir arada özgürce yaşadığı bir ülke istiyorsak eskiye dönüşü değil, yeniyi hedeflememiz lazım. Bunun için de yeni bir paradigmaya, yeni bir hikâyeye ve bu hikâyeyi halkla buluşturacak yeni bir dile ihtiyacımız var.  Bu süreçlere meclisler, komünler, demokratik kooperatifler ve diğer birçok demokratik yerel mekanizma aracılığıyla çoğulcu bir katılımın sağlanması gerekiyor. Bu katılımda insanlar sözlerini söylüyorlar. Çünkü yerelin ihtiyaçlarını yerelden daha iyi kimse bilemez. Bu bakımdan ihtiyaçları belirlemeye buradan başlamak lazım. Adeta bir binayı inşa eder gibi zeminden başlayarak üst katlara çıkmak, sonra da çatısını koymak lazım. İşte bu aşağıdan yukarıya katılımcı demokratik bütçe dediğimiz bütçe, bence Türkiye’nin gerçekte ihtiyacı olan bütçedir ve pek çok çözümü de kolaylaştıracaktır. Bu bütçe gerçek bir halk bütçesidir. Bizim böyle bir bütçeyi konuşuyor, tasarlıyor olmamız gerekiyor. Muhalefet partileri gerçek bir demokrasiyi kurmak istiyorlarsa devlet bütçesini böyle kurgulamalarında fayda var. En azından bunun üzerinde düşünmeleri lazım. Yoksa kısmi bir reformasyonun mevcut sorunu çözmesi de, bizi daha ileriye götürmesi de mümkün değil. Aksine birkaç yıl sonrasında bu sorunlar çok daha ağır bir biçimde karşımıza çıkacaktır. Krizsiz bir ekonomi, sömürüsüz ve eşit yurttaşların barış içinde bir arada özgürce yaşadığı bir ülke istiyorsak eskiye dönüşü değil, yeniyi hedeflememiz lazım. Bunun için de yeni bir paradigmaya, yeni bir hikâyeye ve bu hikâyeyi halkla buluşturacak yeni bir dile ihtiyacımız var.

  MUSTAFA DURMUŞ KİMDİR? Ekonomi politikçi Prof. Dr. Mustafa Durmuş, 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başladı. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını aldı. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulundu.  Yeni Yaşam Gazetesi, T24 ve Açık Gazete yazarı olan Durmuş’un, Kamu Ekonomisi (2008), Kapitalizmin Krizi (2009), Kriz, Darbe, Savaş kıskacında Türkiye Ekonomisi (2019), Büyük Değişim (Popülist Otoriterleşme-2020), Yaşamın Temel Ekonomisi (Sunuş-2021) kitapları bulunmakta. 

MA / Sedat Yılmaz 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here