Haberler Manşet

SAMİ EVREN| ‘Cemaat ve tarikat yurtları kamuya devredilmeli’

Öğretmen ve sendikacı Sami Evren, tarikat ve cemaatlerde öğrencilerin yaşadığı baskı ve zorluklara dikkat çekerek, “Kitlesel yoksullukların çoğalmaya başladığı bu dönem toplumsal çaresizliği üretirken cemaat ve tarikat kontrolündeki yurtlar çare olarak devreye sokulmaktadır. Siyasi örgütlenme aracı olarak kullanılan cemaat ve tarikat yurtları kamuya devredilmelidir” dedi.

Haber: Yadigar Aygün

Elazığ’da, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara, ailesinin zoruyla kaldığı cemaat yurdundaki baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.

Kara’nın yaşamını yitirmesinin ardından öğretmen ve sendikacı Sami Evren ile cemaat ve tarikat yurtlarında neler yaşandığını ve eğitim politikalarının nasıl olması gerektiğini konuştuk.

Öğrenciler, tarikatlar ve cemaatlerde yoğun baskıya maruz kaldıklarını dile getiriyor. Tarikat ve cemaatlerin iç yüzü, toplum tarafından çok fazla bilinmiyor. Tarikat ve cemaatlerde neler yaşanıyor?

Öncelikle tarikat ve cemaatlerin ülkedeki durumunun bir fotoğrafını çekmek gerekiyor. Türkiye’de tarikat ve cemaat ile organik bağı olan vatandaş sayısının 2,6 milyon olduğu düşünülüyor. Başlıca gelir kaynakları, bünyelerindeki işletmeler, bağışlar ve siyasi iktidarların kendilerine sağladığı avantajlarla birlikte ciddi bir sermeye birikimine sahipler. Prof. Dr. Esergül Balcı’nın 2018’de hazırladığı rapora göre, Türkiye’de belli başlı 30 tarikat ve onlara bağlı 400 kol bulunuyor. Sadece İstanbul’da açıktan faaliyet yürüten tekke sayısı 445. Sadece Güneydoğu’da cemaat ve tarikatlara ait 800’ün üzerinde faal medrese bulunuyor. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 10 bin 53 özel öğretim kurumu bulunuyor. Balcı’nın raporuna göre, bu kurumların üçte biri, bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılı. Tarikat ve cemaatlerle bağı olan okullarda öğrenim gören öğrenci sayısıysa 210 binin üzerinde. Yine rapora göre Türkiye’deki dört binin üzerindeki özel öğrenci yurdunun 2 bin 480’i de bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılıdır.

‘Organize örgütlere dönüşmüşlerdir’

Sami Evren

İslam tarihi üzerine araştırmalar yapan yazar Aydın Tonga, “tarikat”ın Allah’a ulaşmak için izlenen yol anlamına geldiğini ifade eder. Bunlardan en bilineni ise “dünya nimetlerinden kendini soyutlamak ve dinin tüm emir ve yasaklarını yerine getirmek.’’ Bu tanım sınırları içerisinde kalsalar bu anlamda din vicdan özgürlüğü içerisinde tarikatlara hoş görülü yaklaşılabilir. Ancak Türkiye’de tarikatların büyük bir bölümü tarikat ve cemaatlerin bilinen tanımına uymadıkları, yani tarikat ve cemaat özelliklerini kaybettiklerini söyleyebiliriz. Çıkar ilişkileri siyasi iktidarla oluşturdukları karşılıklı fayda esasına göre kurdukları ilişkiler. Önemli ölçüde sermaye birikimi ve şirketleşme ile güçlendirilmiş organize örgütlere dönüşmüşlerdir. Böylesi devasa örgütlü gücün hedef kitlesinde öncelikle çocuklar ve öğrencilerdir. Kendi inanç ve yaşam biçimlerini örgütlü olarak topluma dayatma, siyasi iktidarla bu konuda işbirliği yapma girişimleri her geçen gün daha fazla hissetmekte ve yaşamaktayız. İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılma sürecinde tarikat ve cemaatlerin rolünü biliyoruz.

Tekrar soruya dönersek din ve vicdan özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış kendi felsefelerinde toplumsal çürümenin kaynağı haline gelmişlerdir. Çocukların geleceğini karartan cinsel istismarlar, istisnai durumların ötesinde sürekli gündeme gelmeye başlamıştır. En son Enes Kara’nın intihar olayı ve anlattığı gerçekler bu örgütlerin gerçek yüzünü bir kez daha bütün çıplaklığı ile ifşa etmiştir. AKP iktidarı döneminin 20 yıldır biriktirdiği tarikat örgütlenmesi ve uyguladığı neoliberal politikalar ile uyumlu olarak kamusal alanı yok ederken, özellikle eğitimin kamusal niteliğini tarikatlar üzerinden önemli ölçüde bozmuşlardır. AKP ve tarikatların toplumu dinselleştirme pratikleri karşısında mütedeyyin kesimlerle bağ kurma adına muhalefetin yaptığı gerçekçi olmayan yararcı politikalar ve ulusalcı modernist yasakçı yaklaşımlar da tartışmayı yanlış yerden kurarak el birliği ile tarikatlara meşruiyet alanları açıyor. Oysa iş öyle önemli ve hayati ki tüm yaşam alanlarımızı etkiliyor. Özellikle okullar ve kamuda işe alma-yönetici atama süreçlerinde liyakatin tamamen ortadan kalktığı tarikat örgütlerinin devlet içinde yapılanmalarının geldiği boyut ve yansımaları tüm çıplaklığı ile ortada.

Bu tarikatlarda intihar, cinsel istismar ve baskıların yaşandığı çoğu zaman kamuoyuna yansıyor. Enes Kara isimli bir tıp öğrencisinin intiharıyla birlikte yeniden gündeme geldi. Öğrencilerin yaşadığı sorunlar nelerdir? Bazı öğrenciler ekonomik zorluklar sebebiyle bu tarikatlarda kalmak zorunda kalıyor mu? Bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Türkiye’de başta tarikat-cemaat kontrolündeki yurtlar olmak üzere özel ve kamuya ait yurtlarda kamuoyunu infiale sürükleyecek sürekli mağduriyetler yaşanmaktadır. Bunun son örneği Enes Kara’nın yaşamını yitirmesi ile sonuçlanmıştır.  Enes Kara yaşamına son vermeden önce yazdığı mektup yaşamına yönelik müdahaleleri kanıtlayan belge niteliğindedir.
Sosyal devletin asli görevi öğrencilere kamusal ve parasız yurt imkânı sunmaktır. Hükümetlerin bunun gereğini yapması anayasal görevidir. Ancak neoliberal politikalarla mevcut anayasanın birbirine uyumlu olmadığı görülmekte ve siyasi iktidar tercihini kamusal alanı yok etme üzerine kurmuştur. Bu politikaların sonucu özel yurtlar ortaya çıkmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre 2006’da sayısı 1723 olan vakıf/dernek yurtları 2021 yılı itibarıyla yüzde 93’lük artışla 3 bin 331’e çıkmıştır. Özellikle yoksul halk çocukları kamusal yurt hizmeti alamadığı ve geçim sıkıntısı yaşadığı için özel yurtlara gitmek zorunda kalan gençler, kimi zaman yaşamlarına mal olan durumlarla karşılaşmaktadırlar. Aladağ’da Süleymancılar denilen oluşuma ait bir yurtta meydana gelen yangında 11 öğrenci yaşamını yitirmiştir. Yine Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’e ait evlerde kalan 45 çocuk cinsel istismara uğramıştır. Konya’nın Taşkent ilçesinde 2008 yılında ruhsatsız Kız Kuran Kursu yurdunda yaşanan patlamada 17 öğrenci yaşamını yitirmiştir.

Sadece özel ve tarikat-cemaat kontrolündeki yurtlarda değil, aynı zamanda kamu yurtlarında da çok sayıda mağduriyetin yaşandığı bilinmektedir. AKP iktidarının sonucu ortaya çıkan tek adam rejimi devleti yeniden yapılandırırken var olan kurumları yeniden düzenlemelerle doğrudan kendi denetimine alma, otoritesini toplumun bütün kesimlerine yayma, gücünü muhalefeti etkisiz hale getirme politikalarına yönelmiş durumda. Burada tarikat ve cemaat özelliğini kaybetmiş yapılar neredeyse siyasi iktidarın sivil milis güçlerine dönüştürülmek isteniyor.

‘Siyasi örgütlenme aracı olarak kullanılıyor’

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştiği ülkemizde demokrasiye ait ne varsa hızlı bir şekilde tasfiye ediliyor. Gençlerin kendilerini güvende hissetmediği, eğitimde fırsat eşitsizliğinin her geçen çoğaldığı yeni bir döneme girilmiştir. Kitlesel yoksullukların çoğalmaya başladığı bu dönem toplumsal çaresizliği üretirken cemaat ve tarikat kontrolündeki yurtlar çare olarak devreye sokulmaktadır. Bu konuda çözüm kamusal alanı genişletmekten geçmektedir. Siyasi örgütlenme aracı olarak kullanılan cemaat ve tarikat yurtları kamuya devredilmelidir. Ayrıca yurtların yönetiminde öğrenciler söz sahibi olmalı ve yönetime öğrenci örgütleri katılmalıdır. Öğrencileri müşteri olarak algılayan ve piyasa koşullarına göre kar amaçlı şirketlerin denetiminde olan eğitimden vaz geçilmelidir. Aksi takdirde toplumsal çürümenin kaynakları giderek çoğalacaktır.

‘Diyanet cemaatlerin şemsiye örgütü oldu’

Baktığımızda Diyanet Başkanlığı kurumu varken bu tarikat ve cemaatlerin yapılanmasına neden ve kimler tarafından izin veriliyor? Yeni bir nesil mi yaratılmak isteniyor?

Tek bir mezhebi temsil eden Diyanet Başkanlığı toplumun bütün kesimlerini kapsayamamıştır. Farklı inanç grupları devlet eliyle asimile edilmek istenmiş yada yok sayılmıştır. Devletin tanımadığı laiklik ilkesi ile uyumlu olarak düzenlenmiştir. Devletin inanç gruplarını tek tip haline getirmek istemesi hayatta hiçbir zaman karşılık bulmamıştır. Türkiye tarihinin en kanlı Sivas ve Maraş gibi alevi yurttaşlarımızın organize olarak öldürüldüğü katliamlar, toplumsal hafızamızda yer almıştır.

AKP iktidarı ile birlikte diyanetin rolü yeniden masaya yatırılmış durumda önceden tarikat ve cemaatlari denetlemek üzere kurumsallaşmış kurum bu defa onların şemsiye örgütü haline getirilmiştir. AKP-MHP iktidarı Türk İslam sentezine uyumlu bir yapılanmayla yeni rejimde diyaneti sarayla uyumlu hale getirecek misyona taşımak istemektedirler. Bu konunun çözümü anayasal düzeyde demokratik bir değişimle mümkündür. Devletin dini olmaz, devlet inanan, inanmayan bütün yurttaşların güvenceli yaşamasını sağlar. Çoğunluğun baskısını hissetmeden özgürce kendini ifade edebilmesi gerekir. Şu an yaşadığımız durum ülkenin geleceği ile ilgili kaygıların giderek yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle bu ülkenin aydınları demokratik örgütleri, çağdaş yaşamı sunan yurttaşları birlikte yan yana durmalıyız karanlığa geçit vermemeliyiz.

Bu tarikatlarda intihar, cinsel istismar ve baskıların yaşandığı bu tarikatlara ilişkin siyasiler, toplum, eğitimciler neler yapmalıdır? Eğitim politikaları nasıl olmalıdır?

Sadece bu konuya özgü sorunu çözmek mümkün değil. Demokratik bir ülkede bu konular çözüme kavuşturulabilir. Bunun ön koşulu da demokratik bir anayasanın bütün toplumsal kesimler tarafından uzlaşılarak yürürlüğe girmesi ile mümkündür. Toplumsal değişimi ve dönüşüm ancak böyle sağlanabilir. Demokrasinin olmadığı ülkelerde eğitimin nitelikli ve kamusal olması mümkün değildir. Ayrıca da siyasi iktidarların kendi ideolojik tasarruflarıyla hep yeniden şekillendirilmek istenir.

AKP döneminde en fazla üzerinde oynanan kurum Milli Eğitim Bakanlığı olmuştur. Müfredat programı öğrencilerin özgürce üretiminin önünde engeldir. Üniversitelerin özerkliği yıllardır yok edilmiş bilimsel çalışmadan uzaklaştırılmışlardır. Hala bir ülkede din dersleri zorunlu ise dini referanslarla toplumsal dönüşüm sağlanmak isteniyorsa bilimsel kriterlerden uzaklaştırılmış bir eğitim programı toplumsal yaraları tedavi etmekten uzaklaştırır. Cinsel istismar mobbing, ayrımcılık, baskı ve zora dayalı ‘’disiplin ve terbiye’’ metotları devreye girer ki buda toplumsal çürümeyi çoğaltır. Çocuklarımızı birde tarikatların özel programına terk edilirse karşımız çıkan tablo korkunç olur.

Bu röportaj Gazete Karınca’da yayınlanmıştır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir