etelgraf haber-

Kültür sanat için 2021 yılı, salgın ve siyasi gerekçelerle özellikle Kürtler açısından yasakların en yoğun olduğu bir yıl olurken, Çirokbêj Ayhan Erkmen, Kürt kültürüne dair etkinliklerin yasaklanmasının bir katliam politikası olduğunu söyledi. Sanat ve kültürel etkinlikler bir toplumun birlikteliğini sağladığı alanların temel taşlarından biridir. 2020 yılında Türkiye’de görülmeye başlayan koronavirüs (Kovid-19) ile birlikte toplumun bir araya gelişi sekteye uğradı. O tarihten 2021’in ortalarına kadar kültürel etkinliklerin büyük bir bölümü koronavirüs gerekçesiyle yasaklandı. Temmuz ayı itibariyle sinema, tiyatro ve konser salonları kapalı kalırken, bu alandaki tüm etkinlikler dijital platformlar üzerinden yürütüldü.  İktidar ve ona yakın kesimlerin düzenlediği birçok etkinlik önünde hiçbir engelleme olmazken, bunun dışında yapılmak istenen tüm etkinliklere ise koronavirüs tedbirleri gerekçe gösterildi.

  ‘MİLLİ GÜVENLİĞİ TEHDİT’ GEREKÇESİ 

 Söz konusu Kürt kültürüne yönelik bir etkinlik olduğunda ise “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle yasaklamalar oldu. Mezopotamya Kültür Merkezi’nin (MKM) 16 Ekim’de Bostancı Kültür Merkezi’nde “Berbang (Tan Vakti)” şiarıyla gerçekleştireceği 30’uncu yıl konser etkinliği Kadıköy Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. İstanbul Valiliği’nin izin verdiği konserin yasaklanmasına, “Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesi ihtimali, başkalarının hak ve özgürlüklerini tehlikeye sokacağı” gerekçesi gösterildi. Yasak kararını tanımayan MKM, kendi merkezinde ve bir çok kentte konserler düzenledi.  MKM üyeleri, 19 Ekim’de ise Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Toplantısı’na katılarak kilamlarını söyledi. 

 KÜRTÇEYE ENGEL 

22 Ekim’de ise Tunceli Valiliği, Mikail Aslan ve Cemil Qoçgîrî’nin Seyit Rıza Meydanı’nda yapmak istediği konsere izin vermedi. Sanatçılar, kilamlarını söyledikleri meydanda yasağı protesto etti.  Benzer bir yasak kararı da 15 Kasım’da AKP’li Keçiören Belediyesi tarafından alındı. Belediye, “Kürtçe müzik yapılacak” gerekçesiyle Mem Ararat’ın konser vereceği salon için yapılan sözleşmeyi tek taraflı feshetti.  Mardin Valiliği de Amed Şehir Tiyatrosu’nun 5 Aralık’ta kentte sahnelemek istediği Kürtçe Tartuffe oyununa “pandemi” gerekçesiyle izin vermedi. Ancak valiliğin 12 Aralık’ta Tiyatro Kare tarafından sahnelenen “Ağaçlar Ayakta Ölür” isimli Türkçe oyuna izin verdiği ortaya çıktı. 

 KÜLTÜREL YIKIM 

Kültüre yönelik bir saldırı da halkın yaşam alanlarının yıkımı oldu. Diyarbakır’ın Sur ilçesinin 6 mahallesinde 2 Aralık 2015’te başlayan ve devam eden yasaklar sürecinde aralarında tarihi onlarca yapı yıkıldı. “Sur’u Toledo yapacağız” iddiasıyla yola çıkan iktidarın F tipi cezaevlerini anımsatan yapılar inşa ettiği ortaya çıktı.   Aynı yıkım Ben u Sen Mahallesi’nde de yaşandı. Kayyım yönetimindeki Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 Ağustos 2020 tarihinde, “surların restorasyonu ve çevresinin temizlenmesi” adı altında başlatılan çalışmalar nedeniyle “zorunlu kamulaştırma” kapsamına alınan Yenişehir ilçesinin Şehitlik Mahallesi’ndeki Ben û Sen Burcu yanında bulunan evlerin yıkımı yıl içinde devam etti.  Yenişehir ilçesinin Fiskaya olarak bilinen Dicle ile Feritköşk mahalleleri de AKP’li  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 18 Ağustos 2017’de “riskli alan” ilan edildi. Bu mahallelerde yaşayan 10 bine yakın yurttaş göçertilme tehdidine karşı direniyor. 

 ‘HAFIZA’ TARTIŞMASI

 Kültürel anlamda bir diğer tartışma ise “Hafıza Odası” ismini taşıyan Ahmet Güneştekin’in sergisi oldu. Diyarbakır  Keçiburcu’nda açılan sergi, hem içerik hem de açılışına katılan isimler nedeniyle tartışmalara neden oldu.  Kürt dili ve kültürüne yönelik saldırılar karşısında mücadele de hiç hız kesmedi. Kürt Kültür ve Dil Ağı ile Kürt Dil Platformu öncülüğünde kurulan 21 Şubat Dil Komisyonu, Kürtçenin resmi dil ve eğitim dili olarak kabul edilmesi için başlattığı imza kampanyası başlattı. İlk olarak Diyarbakır’da kurulan Kürt Dil Platformu, bölgenin bir çok kentinde temsilcilik kurma çalışmaları başlattı.

  YENİ NEFES BORULARI

  Türkiye ve bölgenin bir çok kentinde kurulan dernekler de Kürt dilinin eğitimi için çalışmalar yürüttü. Diyarbakır’da müzik eğitmenlerinin 2017 yılında müzik okulu olarak kurduğu Ma Müzik Akademisi, “İkinci eviniz” sloganıyla 0 ile 5 yaş arasındaki çocuklara eğitim vermeyi amaçlayan Zarok Ma’nın açılışını yaptı. 5 Temmuz’da verilen konserle yapılan açılışa halk yoğun ilgi gösterdi.  “Sanat herkes içindir” diyerek yola çıkan Kadın Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği (KASED), 5 Eylül’de düzenlediği etkinlikle kapılarını açtı.  KASED, kadın ve çocuklara yönelik birçok alanda atölyeler düzenliyor.  Türkiye’de Kürt kültür ve dili başta olmak üzere ezilen ve yok sayılan halklara yönelik saldırıların yaşandığı 2021 yılında yaşananları çirokbêj Ayhan Erkmen ile konuştuk.  

 Bir yıl boyunca Kürt kültürüne karşı saldırılar arttı. Yıl içerisinde cezaevlerinden, sokağa, Meclis’e kadar Kürtçeye yönelik saldırılar gerçekleşti. Bu saldırıları ne temelde ele almak lazım? Nasıl okuyabiliriz?

 Dil, ruhumuza giydiğimiz öz kıyafetimizdir, üstümüze giydiğimiz. Celadet Bedîrxan da böyle diyordu, öz kıyafetimiz olan dil bizden alındığında her şeyimiz bizden alınmış olacak. Dil bir halkın varlığıdır. Dil olmadığında o halk hiçbir zaman kendini ayakta tutamaz. Egemenlerin Kürt diline yaklaşımı da bununla bağlantılıdır. Sistemli bir katliam politikası var. Öldürmeyle de bunu yapabiliyorlar ama Kürtçeyi yasaklayan akıl şunu düşünüyor: Biz Kürtçeyi yasaklamadığımız müddetçe Kürtlerin sonunu getiremeyeceğiz. Bilinç de düşünce de dille bağlantılıdır. Bu nedenle sistemin dile yönelik saldırıları arttı. Türkiye özelinde baktığımızda bir kaç yıl önce “bu ülkede demokrasi var, Kürtlerin hakları var, Kürtçeye yönelik tüm inkarları kaldırdık, imkanlar sağladık” deniliyordu. Bunun için bir televizyon kanalı dahi açıldı. Halk, samimiyetlerine baktığı zaman, yaptıklarının Kürtlere ve Kürtçeye ilişkin bir oyun olduğunu gördü. Açılan Kürtçe televizyonda Kürtlere ve Kürtçeye hakaretler ediliyor. 21’inci yüzyıldayız Kürtler bir etkinlik yapmak istediklerinde, daha birkaç gün önce Mezopotamya Kültür Merkezi’nin konseri yasaklandı. HDP milletvekili Feleknaz Uca Meclis’te Kürtçe konuştuğunda iki hafta önce mikrofonu kapatıldı. Bu zulümdür. Kimse buna bir gerekçe bulamaz, bu meseleyi gidip başka bir şeyle bağlantılandıramaz. Cezaevlerinde Kürtçe şarkı söyledikleri için tutuklulara disiplin cezası veriliyor. Bu nasıl bir zihniyettir. Ama biliyorlar ki tutuklu da olsa, vekil de olsa, sanatçı da olsa Kürtçe kullandığında halkla aralarında bir köprü kuruluyor. Bu köprüyü ortadan kaldırmak istiyorlar. Bir vekil diliyle halka gitmediğinde bir problem görmüyorlar. Sanatçı kendi diliyle sanat yapmadığında ya da tutuklu biri, düşüncesi için canını da verse dilini kullanmıyorsa sistem çok sorun yapmıyor. Sistem dil ile bağlantının kuvvetlendiğini biliyor. 

Geçenlerde Dersimli bir aileye misafir olduk. Gülizar Ana, 78 yaşında ve diyordu ki; “Yirmi yılda Diyarbakır’da kadınların baş bağlaması değişti.” Daha önce Diyarbakır’a gittiğini kadınların büyük bir bölümünün kendisi gibi beyaz tülbentle başını bağladığını, ancak şimdi ‘başkaları’ gibi bağladığını söyledi. “Şimdi, biz Kürtlere yoksunuz diyenler gibi baş bağlıyorlar.” Bir anne kıyafet üzerinden nasıl bir çıkarım yapıyor. O nedenle dil de bizim öz kıyafetimizdir, üstümüze giydiğimiz değil. Celadet Bedîrxan da böyle diyordu. 78 yaşındaki bir anne kıyafetlerin değişimini kendine dert ediyor. Öz kıyafetimiz olan dil de bizden alındığında her şeyimiz bizden alınacaktır. Soykırım öyle bir noktaya geldi ki artık Kürtler dilsiz bırakılmak isteniyor. Kürtler, dilsiz kaldıkları zaman Cezayir halkının yaşadıklarını yaşayacak. Devletin bile olsa, dilin olmadığı zaman bir anlamı kalmaz. 

 Yıl içerisinde MKM konseri başta olmak üzere birçok Kürtçe etkinlik yasaklandı. Bu etkinliklerin “Milli güvenlik tehdit ettiği” iddia edildi. Diğer bir taraftan da “Burası Kürdistan’dır” diyen esnaflar hedef gösterildi ve gözaltına alındı. Kürtlerin kültürü, sanatı, dili neden milli güvenlik sorunu olarak görülüyor? 

 Devletin güvenliği, Kürtlerin varlığını tehdit olarak görüyorsa, o sınırlarda bir sorun var demektir. Sorun Kürtlerin varlığı değil. Tiyatro oyunları yasaklandı. Yasaklanan oyunlardan bazıları Kürt yazarlar tarafından yazılan oyunlar değildi. Yazarlar yabancıydı. Dario Fo’nun yazdığı “Bêrû” (Yüzsüz) oyunu Kürtçe sahnelenmek istendiğinde yasaklandı. Neden Türkçe özgürlük, barış, direniş, denildiği zaman bir sorun yok, çünkü onların dilinde söyleniyor. O kelimeler Kürtler üzerinde farklı bir etki yapıyor. Kürtçe özgürlük, barış, direniş denilmesinden korkuyorlar. Örneğin: Bir dönem devletin lideri kendi çıkarları için çıktı ve Meclis’te, miting alanlarında Kürdistan dedi. Ancak Kürtler, Kürdistan dediği için, Kürtlerin haklarını verin dedikleri için gözaltına alındılar. Mahkeme birkaç gün önce Kürdistan ve Sayın Öcalan kelimeleri için beraat kararları verdi. Ancak yasalar tahrip edildiği, siyasi erkin çıkarları için kullanıldığı için bu bize bir güvence vermiyor. Bunun için insanların sisteme güveni yok. Sistem, Kürtlerin onların dilli ile konuşmasını istiyor. Kürtlerin kendi yaşam biçimleri ile yaşamaları, dillerini konuşmaları onlar için tehlikedir. Çok açık bir şekilde de sen “teröristsin” diyebiliyorlar.  

  Diyarbakır’da bu yıl “Hafıza” adı altında düzenlenen bir sergi ciddi tartışmalara neden oldu. Bu yürütülen tartışmalar ışığında bakarsak “Hafıza”, Kürtler ve Kürtler gibi statüsüz halklar için ne anlam taşıyor? 

 Oradaki hafıza sergisi sadece Kürtler için bir hafıza oluşturmak için olsaydı açılmazdı. Kürtlerin dillerinde şarkı söylemesine, Meclis’te konuşmasına izin vermeyenlerin, Kürtlerin acılarını aylarca sürecek sergilerde dünya aleme duyurmasına izin vereceğine inanıyor musun? Hayır. Doğrudur sergide Kürtlerin acıları da vardı, ancak Kürtlerin acılarının sergileniş tarzı, Kürtlerin canını acıttı. Kürtler acılarını daha kendileri dile getiremiyor. Kürtlerin duygu dünyasından uzak, renkli renkli  önüne serilince, Kürtlerin canı bir daha yandı. Bir de Kürtler acı çekerken Kürtlere hakaret edenler, o serginin açılışını yaptı, boy gösterdi, halaylar çekti. Hafıza da kalan Kürtlerin acılarının üstüne halay çektikleriydi. Bir zaman sonra Sanatçı (Ahmet Güneştekin) bu hatasını gördü, sanki en azında ben öyle anladım, misal Barış Anneleri ile fotoğraflar paylaştı. Kaybedilen insanların aileleri ile fotoğraflar paylaştı. Böyle olunca sergi bir ay erken bitirildi. ‘Biz sana bunun için izin vermedik’ dediler. ‘Biz sana acı çeken annelere saygı göster diye izin vermedik’ dediler. ‘Kürtlerin çektiği acıları farklı göster diye izin verdik’ dediler. Kürtlerin çektiği acıları anlamsızlaştırırsan sorun yok, ancak acılarını olduğu gibi göstersen sorundur.

 Hafıza ile devam etmek istiyorum. Yok sayılan halklar ve inançlar için siz de araştırmalar, programlar yapıyorsunuz. Kürtler, Ermeniler, Alevi ve Êzidîler gibi halk ve inançlara dair yazılı çok az kaynak var. Bu konumda olan halkların hafızası nedir, ne oluşturur bu hafızayı? 

Onların ortak bir hafızası var, acı ile dolu bir hafıza. Hiç dile gelmemiş acılar. Köy, köy hikâyelerini toplamak için dolaşırken, onların çektiği acıların dili olduğum zaman bu toplumların büyüklüğüne de şahitlik ediyorum.Bu topraklarda elinizi neye, nereye ve kime atarsanız bir hikayesi var. O hikayelerin şiiri, destanı, romanı çok yazılmamış ve filmi çekilmemiş. Ancak bu topraklarda her şeyin bir dili var, konuşuyor. En çok da acılar konuşuyor. Çünkü çok acı yaşandı. Bu topraklar üzerinden yaşayan Êzîdîler, Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Kürtler acı çekti. Onların ortak bir hafızası var, acı ile dolu bir hafıza. Köy köy hikâyeleri toplamak için dolaşırken, onların çektiği acıların dili olduğum zaman bu toplumların büyüklüğüne de şahitlik ediyorum. Geçen Van’dan biri bana sosyal medya ağı üzerinden mesaj gönderdi. Diyor ki: “Sen Nadir Nadirov’un hikayesinde benim bir dedemden bahsetmişsin, ben onun torunuyum.” Sadece ismen dedesinden bahsettiğimi, dedesinin hikayesini anlatmamı rica etti. Gecenin bir vaktinde bunu yazıyor. Bugün öğlen saatlerinde Konya’dan biri beni aradı ve Erzurum yöresi Dengbêjlerinden Mihemedê Canşah hakkında bir belgesel çekmek istediklerini söyledi. 1970’li yıllarda söylediği bir kilam için hakkında dava açılmış ve Avrupa’ya gitmek zorunda kalmış ve orada, perişanlık yaşayan bir dengbêj. Kendini ona karşı borçlu hissediyordu. Son dönemde burada da kitapları basılan yazar Wezirê Eşo’nun, kızları Karina ve Media bana babalarının günlüklerini gönderdiler ve ailelerinin çektiği acının dili olmamı istediler. Kok Ağanın ailesi beni Ermenistan’dan arayıp, onların acılarından bahsetmemi istediler. Mezopotamya Ajansı’ndan yazar İsmet Konak ile birlikte, devrimci ve şair Ferik Polatbekov’un şiirleri üzerine çalışıyoruz. Ferik, Kars Digor’lu, 1917 Ekim Devrimi zamanından Lenin’in fedaisi, devrime katılmış, devrime dair onlarca şiir yazmış. Şiirlerinden devrimin kokusu geliyor. Biz o şiirlerin Rusça, Kürtçe, Türkçe olarak, biyografisi ile birlikte baskısını yapacağız. Ferik Polatbekov Rusça yazmıştı. İsmet Konak onları Türkçeye çevirdi, yazar Tosinê Reşît Kürtçeye çeviriyor. Ben de biyografisini yazıyorum. Nerede kaybolmaya yüz tutmuş bir şey varsa, ona el uzatıp çekmek gerekir. Ne kadar bize acıları unutturmak isteseler de biz halkın hafızasını diri tutacağız. Böylece toplum daha fazla kökleriyle bağını güçlü tutar.

  Uzun zamandır derleme çalışmaları yürütüyorsunuz. Bu çalışmalardan biraz söz eder misiniz? Nasıl yola çıktınız, tam olarak neleri derliyorsunuz?

Daha önce çok işlenmemiş, duyulmamış acıları gün yüzüne çıkarma arayışı bende arttı. Örneğin ben Simko’nun hikayesini anlatmadım, onlarca kişi yazdı ve anlattı. Ben onun eşi Zero’nun hikayesini anlattım. Her şey insanın çocukluğu ile bağlantılı. Köylerde elektrik olmadığı zaman, öykü anlatıcıları “Çîrokbêjler” öykü anlatırdı, dengbêjler kilamlarını söylerdi. Ben böyle bir köyde büyüdüm. Kars’ın Digor’a bağlı Bazarcix (Dağpınar) köyünde büyüdüm. Yazları iş güç çok olurdu. Ancak Köyde kışlar uzundu, odada toplanır hikayeler anlatılırdı. O hikayelerin içeriği üzerinden tartışmalar yapılırdı. Acılar anlatılırdı, kahramanlıklar, sevdalar, baht öyküleri. Benim hamurum o odalarda yoğruldu. O odalara girmeyen annem ve kardeşlerime bu hikayeleri ben anlatırdım. Bazen unuttuğum hikayelere ekleme yapardım. O eklemelerimin de onların hoşuna gittiğini görünce müthiş etkileniyordum. Hikaye anlatma benim hayatımda hep oldu. Arkadaşlarıma hep hikayeler anlatırdım. Eskiden bir kişi sevdiği için ağalara 7 yıl çalışırdı. Ben de halkımıza, toprağımıza sevdalı olduğum için 2011 yılında tutuklandım ve 7 yıl kaldım zindanda. O yıllarda Kürtlerin klasik hikayeleri ve dünya hikayeleri üzerinde çalıştım. Cezaevinden birkaç kitap yazdım. Çıktığımda yayınlamayı planlıyordum ancak 7 yıl aradan sonra ben dışarı çıktığımda youtube diye bir sanal platform olduğunu gördüm. Orada insanlar hikayeler anlatıyorlardı, ancak Kürtler arasında hikaye anlatan yoktu. Ben avukattım ve avukatlık yapmam yasaklanmıştı. Ben de ne yapabilirim diye düşündüm. Köy köy gezip hikaye toplamaya ve sonra onları video haline getirmeye karar verdim. Birkaç tane yaptım. Diyarbakır’da PEL YAPIM bu arayışımda bana yardımcı oldular ve bana destek oldular. İlgiyi görünce artık daha önce çok işlenmemiş, duyulmamış acıları gün yüzüne çıkarma arayışı bende arttı. Örneğin ben Simko’nun hikayesini anlatmadım, onlarca kişi yazdı ve anlattı. Ben Zero’nun hikayesini anlattım. Zero, Simko’nun eşiydi ve hikayesi çok ilginç. Kemal Feyzi’nin hikayesini anlattım.

Bir Kürt, Bitlis aydını, Diyarbakır’da hukuksuzca asılmış. Haksızlıklara karşı başkaldıran Kürt liderleri ile ilgili belgesel yaptığımızda Şex Said’in hikayesi bazı yerleri karanlık da olsa da yeterince biliniyordu. Biz onun kardeşi Şeyh Abdurrahim’in hikayesini anlattık. Abdurrahim, Alevi ve Sünni Kürtler arasında bir köprü olmak için kendini feda ediyor. 1926-27 yılları arasında Rojava’ya sürgün gidiyor. 1937’de Seyit Rıza’nın direniş başlattığını duyunca 17 arkadaşı ile birlikte destek vermek için yola çıkıyor. Ancak Bismil Ovası’nda bir ihanetçinin eliyle yakılarak katlediliyorlar. Direnişler zamanında birçok çocuk kaybedildi. Dün akşam bir Dersimli ailenin misafiri olduğumuzu söylemiştim. Onlar Dersim’in kayıp kızlarından bahsettiler. Biz o konuda yazar Cemsi Kaya’nın da yardımı ile bir çok hikaye anlattık. Aile Dersim’in kayıp çocuklarından bahsettiler, ancak Sason direnişinde de birçok çocuk kaybedildi. Eliyê Ûnis’in çocukları da kaybedildi. Aileden bir çok kişi katledildi, sürgün edildi, kalanlar ise kayıp. Hiznî’yê Şêxo’yê Eliyê Ûnis hala kayıp. Hiznî, kimdir? Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Serdar Altan’ın amcası kayıp. Daha beşikteyken anne ve babası ölüyor, Hiznî, Silvanlı bir kadına süt vermesi için veriliyor. Kadın Hiznî ile birlikte ortadan kayboluyor. Hala ortada yok. Bir tarih kaybediliyor. Hala acılar tam olarak bu topraklarda dile getirilmiyor. Bunların dile gelmesi gerekiyor. Son bir hikaye kalana kadar toplamamız gerekiyor. Toplamazsak acı yüzleşmeden son bulur. Siloye Gûle, Muş Malazgirtli bir dengbej. Siloye Gûle bir aşk şarkısı olan Xemê’nin besteleyeni. Onun oğlu Evdılbari amca 80 yaşını devirdi. Bugün onunla konuşmazsak ileri bir tarihte bu mümkün olmayabilir. Hikaye toplayanlar, yanıp tutuşanlar, yönlerini toplumun içine versinler. Birkaç yıl kaldı ne toplarsak, toplarız ondan sonrası geç olur. 

Derleme yapmanın ne gibi zorlukları var.  Bir kilama dair birçok farklı ağız var. Hikayenin, kilamın orjinaline ulaşmak için nelere dikkat etmek gerekiyor? 

 Cezaevinde hikaye nasıl derlenir konusunda araştırmalarım olmuştu. Çıktıktan sonra Mezopotamya Vakfı bu konuda bir atölye düzenledi, aylarca süren atölyeye, birçok uzman kişi katıldı ve bize dersler verdiler. Bilimsel araştırma nasıl yapılır, gerçekler nasıl çaptırılmadan ortaya konulur konusunda bilimsel dersler aldık. Bu dersler ışığında hikaye topluyorum. Bugün Bavê Lalo’nun hikayesinin videosunu çektik. Bavê Lalo şarkısını dengbejler de söylüyor, Şivan Perwer’de söylüyor. Şivan Perwer söylediğinde birçok yanlış bilgi var. Şivan Perwer, Kars’a, Erzurum’a sürgün edildiğini söylüyor ancak öyle bir şey yok. Kop’ta gözaltına alınıp, Kop’un Çeme Kor deresinde arkadaşı ile katledilmiş. Siirt alayından bahsediliyor yine öyle bir şey yok. Ben köyüne gittim, torunları, akrabaları ile konuştum. Eserde geçen isimlerin kim olduğunu öğrendim. 3 çocuğu dilsiz olduğu için Bavê Lalo (Dilsizlerin babası) denilmiş. Birçok direnişe destek veriyor. Direnişçiler onun akrabaları. Direnişleri evine gelip gidiyorlar. İhbar ediliyor ve öldürülüyor. Ben sahada araştırmalar yapıyorum. Êzîdîler 1918 yılında Serhat bölgesinden Sovyetlere sürgün edildiler. Ailelerinin yaşadıkları acıları biliyorlar, ancak bazı şeyleri eksik bildikleri için yaşanan acıları bura coğrafyasıyla ilişkilendirmede ya da burada yaşanılan kısmı, bazı şeyler eksik kalıyordu. Onlar bana bildiklerini anlatıyorlar, ben de bu topraklarda yaşanan acıları, tarihi araştırarak bir biri ile kavurup gerçeğe ulaşıyorum. Benim söylediklerim sadece hikayeden ibaret değil. Söyleye söyleye gerçeğinden uzaklaşan şeyler değil, özüne bağlı hikayeler. Topluma onların hikayelerini anlatmak istiyorum. Amacım halka  kendi hikayelerini anlatmak. Örneğin bazı Êzîdîler, Êzîdî olmayan birinin onların acıların dile getireceklerine inanmıyorlardı. Bunu dile getiriyorlar. Êzîdî bir misafirimiz olmuştu, 80 yaşındaydı. Êzîdîlerin yaşadıkları karşısında toplumun üzgün olduğunu gördüğünde, inanamamıştı. Müslüman olan bir toplumun onlar için bu kadar üzüleceği hiç akıllarına gelmemiş. Başka birinin ağzından acılarını duyduklarında biraz da olsa acıları azalıyor. 

 Kürt, Alevi, Êzîdîlerin tarihi bu hikayelerde gizli. Siz ve sizin gibi derleme yapan isimler çalışmalar yürütüyor. Peki toplumun üzerine düşen görev nedir? 

Lice’ye yakın Mizaxê köyü var. Ermenilerin köyü. Onlar beni aradı ve dedelerî Mardo’ye Mizaxê’den bahsettiler. Ailenin yarısı 1915’te diğer yarısı da 1927 yılında katledilmiş. Lice, Kulp bölgesinde yaşayanlar 1927 yılında yaşananlardan kaynaklı o yıla sala şêwatê (ateş yılı) diyorlar. Taş üstünde taş bırakılmıyor, köyler yakılıyor. Köylüler samanlıklara konularak yakılıyor. Biz o köyleri gezdik. Torunları bizimle bu hikayeleri paylaştı. Ermeni arkadaşlarımız da bize dedeleri Mardo’yê Mizaxê’yi anlattı. Bunları anlatınca acıları hafifliyor. Ben cezaevinden çıktığımda elimde 50-60 hikaye vardı, ancak şimdi masamın üstünden yüzlerce hikaye var. Keremê Qol Axasî’nin torunu dedesi hakkında duyduğu her şeyi bir rulo kağıdına yazmış. O rulo yetmemiş. Onu bana gönderdi. Dedesinin tarihin yazmış. Belki kameranın önünde ben tek varım ancak çok sayıda kişi bu işe emek veriyor. Büyük bir destek veriyorlar. Stockholm Enstitüsü Başkanı Mamoste Kamran Sımo Hedilî benim videolarımı izlediğinde, Tori bölgesinin bir hikayesi ise beni arar farklı bilgileri aktarır. Ben de o bölge ile ilgili yeni bir hikaye yapacağım zaman onu ararım. Ben Eleqemşê Katliamı’nın hikayesinin videosunu yapacağım zaman onu aradım ve bildiklerini sordum. Seydayê Cegerxwîn, Ehmed Kurdî ve onun bildiklerinin ışığında öykü tamamlandı. 

İnsanlar da tanıkların sesleri kaydetsin. O ses kaydı bir yerde dursun. 2 gün önce Kanîreş’ten (Karlıova) Dara beni aradı ve dedesinin sesini 20 yıl önce dört kasete kaydettiğini söyledi. 1925’ten sonra yaşananlara dair ses kaydetmiş. Benimle paylaşmak istedi. Onları bir filme ya da kitaba dönüştürmek istediklerini söyledi. Bazı kişiler bana söylüyorlar, ninem şunu diyor. Ben de hemen ses kaydının alınmasını söylüyorum. Kayıt yapıp gönderiyorlar. Eksik bıraktıkları bir yer varsa tekrar sormalarını istiyorum. Benim bilgisayarımdan yüzlerce dosya var. Tüm bunların kaybolmaması için kayıt altına almak gerek. 

 MA / Dicle Müftüoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here