Kültür Sanat Makale Telgrafın Telleri

[ŞİİR] SÖNMEYEN ATEŞ- Hakan Tuncal

Gökyüzünde
         dokuz yelin kesiştiği,
yeryüzünde
         dokuz ırmağın kavuştuğu,
yer altında
         dokuz denizin birleştiği,
Kayra Han’ın ak elleriyle diktiği,
           Ülgen’in tahtının bulunduğu
                  Ulukayın’la
dokuz demircinin dövdüğü
            Demirkazık arasında bir yerdeydi.

Özgür kısrakların koştuğu;
           desenli yılanların,
           kertenkelelerin,
           engereklerin süründüğü;

Kuvvetli gagalarıyla su çulluklarının,
boz renkli yaban kazlarının,
yeşil başlı paytak ördeklerin,
kar tanesi kuğuların
                                   üzerinde;

allı pullu levreklerin,
           kışları ölmeden donabilen sazanların,
           ve türlü türlü balıkların
                                    içinde
                                   yüzdüğü mavi göllerin;
yücelerinde
           sırtı kül grisi,
                    başı kara,
                          döşü ak
                                   gökdoğanların;
            geniş kanatlı şahinlerin,
            görkemli kartalların,
göründüğü yüksek uçurumların
            yanı başındaydı.

Ormanın masalındaydı,
            masal ormanında.


Köknarları,
sedirleri,
kıvırcık huşları,
göz alabildiğine ak çamları,
                karaçamlarıyla
al al parıldayan
         altın ormanında…

Ahududu,
kuş üzümü,
kuş kirazı,
yaban mersini çalılıkları,
orman gülleri,
yabani biberiyeler,
beşparmak otları,
gök mavisi çan çiçekleri,
safir laleler,
apak papatyalar,
düğün çiçekleri,
karanfiller
          dört bir yanında…

Kuyruğu püsküllü korkunç kurtlar,
omuzları kambur boz ayılar,
boynuzları görkemli dev geyikler,
yırtıcı vaşaklar da vardı
     bir yerlerde,
            hissediyordu,
                      göremiyordu ama.

Ara sıra
       uzun vücutlu,
             kısa bacaklı,
                    kabarık kakımların;
       gülünç sincapların,
       yüzü sivri,
               postu koyu kahverengi,
                         incecik sivri tüylü samurların;
      kızıl tilkilerin,
      yer sincaplarının,
      yuvarlak başlı,
             kısa kulaklı kunduzların
                  karşılaşıyordu ürkek bakışlarıyla.

Yetmiş yedi denizden,
yetmiş yedi bozkırdan,
yetmiş yedi kara orman içinden,
dolambaçlı yollardan
          geçip gelmişti.
Kılavuzuydu
          dokuz
               boynuzlu
                       geyik.

Birdenbire
      bir kurumuş ot yığınının içinde
             adam, gördü kadını
Bereketli bir başak gibi
             eğilmişti başı.
Demirkazık gibi parlıyordu,
     gülüyor ve ağlıyordu.

Usulca kaldırıp başını kadın
     baktı adama.
Gök gözleri kocamandı kadının.
      Sarı,
         kıvrımlı,
               yumuşacık saçları
                   yalımlı…
Dudakları pembe,
        yanakları al,
              ak elleri incecik birer daldı.

Tuttu yorgun ellerinden adamın.
Ellerinden değil, yüreğinden tuttu.

Götürdü
          dokuz direkli otağına.

Ulukayın’dan
          Umay Ana almış,
                   kadın tek başına çatmıştı
                             dokuzunu da.
Yedi gece sırt üstü yatmış,
          çengerekten bakmıştı;
                 yerin göğün
                         arşın kürsün direğine,
               yedi azgın kurda,
              ak boz atla
                    gök boz ata,
              yedi hırsıza,
                    yedi hayduta,
              dokuz demircinin dövdüğü
                   gök kazığına.

Yedinci gecenin sonundaki gün
            gelmişti adam,
yedinci gecenin sonunda birleşmişlerdi
           bir olmuşlardı.

Ateşi kadın yaktı üç gün boyunca.
Sıcaktı otağı,
          sıcacıktı.
Otağın
         üç gün boyunca
                  kapısı açıktı.

Üçüncü günün sonunda kadın
cansız gördü adamı,
         söktü direklerini otağın,
                  söktü emanetini Umay Ana’nın.
Taşıyıp direkleri sırtında
          götürüp dikti dokuz ormana.
Dokuz ulu kayın yeşerdi
          dokuz ormanda.
Ormanda filizlendi yeniden hayat.
          Kadın hayat verdi yeniden adama.
                   Kurda, kuşa, böceğe,
                            toprakta karıncaya,
yetmiş yedi denize,
       yetmiş yedi bozkıra,
              yetmiş yedi kara ormana varıncaya
       kadar
               her cana,
               her canlıya,
                      hayat verdi kadın.

Kadın sevdi adamı.
Adam insan oldu.
İşte insan, dediler ona.
Adam kadını sevdi
Kadın yaratandı.
Can verendi.

Baştan ayağa sevgiydi adam
Baştan ayağa sevgiydi kadın

Yanıyor kadının yaktığı ateş,
         yanacak.
tütüyor ocağı,
          tütecek.
Hiçbir yabancı el
         esen hiçbir yel
                 söndüremeyecek.

Hakan TUNCAL/ 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının yazarıdır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir