Bianet’in 2020 İşçi Bayramı’nda başlayan 26 Ocak 2021’de sona eren 1 Mayıs ’77 Kayıplarını Anlatıyor/ 1 Mayıs ’77 ve Cezasızlık”  çalışması Türkçe ve İngilizce olarak yayımlandı. Tuğçe Yılmaz, yedi ay 20 günde eşler, çocuklar, kardeşler ve arkadaşlara ulaştı. 

Çalışmada DİSK genel başkanları Süleyman Çelebi, Kani Beko, ve Arzu Çerkezoğlu ile DİSK genel sekreterlerinden Fehmi Işıklar,  Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul,  Emel Ataktürk ’77 İşçi Bayramı’nı yaşananlar ve cezasızlık üzerinden yazdılar. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) başkanı Sami Evren Türkiye-1977 siyasi panoraması başlıklı yazısında o yılı bugüne taşıdı. Tuğçe Yılmaz da “43 yıl önceki Katliamın izini sürmek” ve “Yargılanamayan 1 Mayıs 1977’nin mahkeme yılları” yazılarıyla bir bakış sundu.

Biz de Telgraf olarak Tuğçe Yılmaz ile çalışması hakkında bir söyleşi gerçekleştirerek hislerini, süreci ve meselenin güncel etki ve anlamını konuştuk.

Bianet’in hazırladığı 1 Mayıs 1977 e-kitabı bir hafızayı da hatırlattı. Yıllar önce yakınlarını kaybeden insanlara ulaşmak ve onlarla röportaj yapmak zor bir iş olsa gerek, çünkü karşı tarafın duygularının yansımasını hissettiniz muhakkak. Bu nasıl bir histi?

Bu belki de çalışma boyunca en çok ağırlığını hissettiğim duygulardan biriydi aslında. Biz bu çalışmaya 1 Mayıs 2020’den hemen önce başladık; neredeyse bir yıl süren bir araştırma, tarihyazımı ve arşiv çalışmasından bahsediyoruz. Başlangıçta beni en çok bunların zorlayacağını düşünmüştüm. Katliamın üzerinden 43 yıl geçmişti ve daha önce basında yer alan birkaç hikâye dışında ölenlerin hikâyeleri bilinmiyordu ve ailelerine, arkadaşlarına ulaşılmamıştı. Nasıl ulaşacağım, korkusu hakimdi açıkçası. Ama ailelere ulaşmaya başladıkça gördüm ki beni asıl zorlayacak olan aslında bu aktarıma ortak olmaktı. Çünkü anlatırken ağlayan yakınlar da oldu, öfkelenen, üzüntüden o an konuşamayan da. Bu çok zor bir deneyimdi benim açımdan. Ve dosyanın sonuna yaklaştıkça bu hislerin bende daha yoğun bir etki bıraktığını gördüm. Ulaşamadığım kayıpların isimlerini, yaşlarını, nereleri olduklarını ezbere biliyordum artık ve uyumadan önce ya da uyandığımda aklıma ilk gelen onlar oluyordu. Şuradan mı ulaşabilirim, ailesini bu tanıyabilir mi, acaba nasıl bir insandı, gibi sorular döndü aklımda sürekli. Bilmiyorum aileler ve diğer yakınlar ne hissediyordur; ama ben bu süreçte, 1 Mayıs 1977 ailelerine kendi ailemden daha yakın oldum. Yaşadıkları bu büyük travmaya ne kadar ortak olunabilirse o kadar ortak olmaya çalıştım.

Bugünden bakıldığında sendikaların arşivlerinde olması gereken bilgilere ulaşmak için, bunu kendine iş edinen gazetecilerin uğraşması bir çelişki değil mi? Şunu demek istemiyoruz elbette gazetecilerin işi bu tabii ki ama Bianet’in bu çabası çok değerli, sendikalar buradan eleştirel bir sonuç çıkarırlar mı?

Evet bu büyük bir sorun. Ama sendikalar bence bu çalışmadan eleştirel bir sonuç çıkardılar zaten. Bazılarının gerekçeleri belliydi ve yine bazıları anlaşılabilirdi de. 12 Eylül darbesinden sonra tüm arşiv kayıtları dağılmıştı ya da bir şekilde kaybedilmişti. Elbette bunun takibi yine yapılabilirdi; ama o atmosferde bu çabaya ne kadar mesai harcayabilirlerdi emin değilim. Dediğiniz gibi çünkü aslında onların bir görevi de bu arşivleri korumak. Bazılarının ise yönelttiğim sorulara verdikleri cevaplardan bunun ağırlığını zaten taşıdığını anladım, “Sizde herhangi bir bilgi yok mu?” dediğimde mahcup olduklarını da gördüm. Yoktu çünkü. Başta Nadire Mater ve Sami Evren’in ve burada ismini sayamayacağım nice insanın kolektif çabasıyla ulaştım çoğu kayıp yakınına.

Tuğçe Yılmaz

Katledilenlerin yakınlarıyla yaptığınız görüşmelerde sizi en çok etkileyen röportaj hangisiydi, kısaca anlatır mısınız?

Bunun bir ayrımını yapamam aslında, her biri biricik bir yaşamöyküsü çünkü. Kimi 17 yaşında öldürülmüş, kimisi 50’li yaşlarında. Kimi evliymiş, çocukları varmış, kiminin sevgilisi dahi olmamış henüz. Esas olarak peşine düştüğümüz de buydu zaten, nasıl hayatlar yaşamıştı bu insanlar, ne yapmaktan hoşlanırlardı, neleri sevmezlerdi. Dünya görüşleri neydi, nasıl şekillenmişti? Bu gibi soruların peşine düşünce görüyorsunuz ki bazılarının hayatları kısa da olsa olanca coşkusuyla yaşanmış, bazıları ise istediklerini elde edemeden aramızdan koparılmış. Birkaç örnek vermem gerekirse ama Bayram Eyi’nin hikâyesinden çok etkilenmiştim, oğlu Zeki Eyi’nin aktarımlarından da. Zeki Eyi’yle konuştuğumda aslında şunu hissettim; Zeki Eyi hâlâ babasını kaybettiği yaştaki haliyle anlatıyordu olup bitenleri. Keza Hikmet Özkürkçü’nün kızı Behiye Özkürkçü’nün anlatımı. Behiye Hanım şu anki güvenlik soruşturmasına benzer bir sürece takılıyor ve yıllarca öğretmenlik yapamıyor, sırf babası 1 Mayıs 1977’de ölen TÖB-DER’li bir öğretmen olduğu için. Hikmet Özkürkçü’nün mezarı dahi taciz ediliyor. Yine 18 yaşındaki Dersimli Ali Sidal’ın hikâyesi. Üç gün bir depoda bekletiyorlar cenazesini. Cenazeyi Dersim’e götürmemeleri için büyük bir baskı kuruyorlar aile üzerinde, orada bir cenaze töreni olsun istemiyorlar. Babası apartopar Alibeyköy Mezarlığı’na gömüyor oğlunu. Sonrasında aile Dersim’e gittiği için mezar yeri kayboluyor. Şu an bir mezarı yok yani Ali Sidal’ın.

Büyük bir katliamın hâlâ aydınlanmaması, cezasız kalması ne anlama geliyor? Demokrasi mücadelesi açısından hangi noktadayız, bu konuda söyleyecekleriniz ne olur?

Yakın dönemde tanıklık ettiğimiz tüm katliamların faillerinin neden yargılanmadığını görüyoruz aslında 1 Mayıs 1977’ye bakınca. Yapanlar belli ve elbette birbirlerini hayli geniş bir koruma kalkanıyla koruyorlar. Kısa bir araştırmayla dahi o gün kimler görevliydi, kimler bu yargılanmadan kurtuldu, nasıl kurtuldu hepsi görülebilir. Ama bunun yerine yine göstermelik bir davayla, 1 Mayıs 1977’de yakınlarını kaybeden devrimci ve demokratları yargılıyorlar. 1 Mayıs’ta ölenler için sanki hiçbir şey olmamış da bir anda koşuşturmaya başlamışlar gibi “Birbirlerini ezdiler, birbirlerini vurdular,” diyorlar. 10 Ekim Gar Katliamı Türkiye tarihindeki en kanlı katliamlardan biri olarak geçiyor, 1 Mayıs 1977 Katliamı da neredeyse aynı saiklerle gerçekleştiriliyor ve hepimiz için aynı travmatik etkiye sahip. Ancak gelin görün ki ne 10 Ekim’in gerçek failleri yargılanıyor, ne Suruç’un, ne Roboski’nin ne de 1 Mayıs 1977’nin. Yıllardır ortak olduğumuz, bazılarımızın birebir deneyimlediği bu acılara bakınca hangi noktada olduğumuz hepimizin malumu bence.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here