İstanbul sözleşmesi kadına karşı şiddetle mevcut ayrımcılık koşullarını görerek bir mücadele öngörmüş olması bakımından özeldir. Bu program şiddeti önleyici maddeler içerir; şiddeti cezalandırıcı ve kovuşturucu maddeler içerir, en önemlisi de bunlarla kalmaz; şiddet ve ayrımcılığın oluşmayacağı bir toplumsal yapı tahayyülü ile yapılması gerekenlere işaret ederek geleceğe dair şeyler söyler.

 İstanbul sözleşmesi kadına karşı şiddet eylemlerinden devletleri sorumlu tutar, devletlere görevler yükler ve uluslararası bağlantılar da dâhil olmak üzere yapılan uygulamaları denetim alanına açar. Bu bir başka ifade ile;  kadınların mücadelesi ile meşrulaşmış ‘kadın cinayetleri politiktir’ gerçeğinin devletler nezdinde kabulünü istemektir. Şöyle de açabiliriz bunu; devlet, erkekler kadınları öldürdüğünde ‘benimle ilgisi yok’ diyemez; yasal indirimler uygulayan tarafta yer alamaz.

 Anayasa’da eğitim alanı için düzenlenmiş özel maddeler ve toplumsal yaşamın genelini bağlayacak birçok madde ile toplumsal cinsiyet eşitliği yasal olarak güvence altına alınmıştır. Bu yasal güvenceler önemlidir, ancak eşitlik için sadece birer ön koşuldur. Devletler eşitliği engelleyen; yoksulluk, etnik kimlik, anadil, göçmenlik, cinsiyetçi kalıplar gibi her türlü sosyal koşulu kaldıracak, azaltacak yönde politikalar geliştirmek ve sürdürmekle yükümlüdür. İstanbul sözleşmesi şiddeti ve ayrımcılığı sebepleriyle masaya yatırmayı;  mikro alanlardan başlamak üzere sosyal politikalarla ataerkil ve cinsiyetçi kalıpların toplumsal yaşamda rolünü azaltmayı, eşitsiz koşulları göz önünde bulundurarak yapmayı ödev verir.

  Aslında İstanbul Sözleşmesi’ni bir bakıma haklar manzumesi olarak çıkarımlarda bulunarak okuyor olsak da;  okulların, sokakların, fabrikaların, hastanelerin velhasıl tüm yaşam alanlarının tam bir organize içinde erk bir yapı ile inşa edildiğini ve mevcut ilişkilerin sürekliliği halinde üretildiğinin net bir fotoğrafını sunan, gerçekliği açığa çıkaran da bir metin. Toplumsal cinsiyetçi yaşam, ayrımcılık, şiddet her boyutuyla ve tüm gerçekliği ile resmedilmiş oluyor metinde. Bir güvence metni olurken, erk yapının organize bir ağ şeklinde sürekli üretilen ilişkisel mekanizması da gözler önüne serilmiş oluyor. Bu kapsamlı açıklayış aynı zamanda her türlü şiddete itiraz etmenin dayanaklarını da ortaya çıkarıyor ve mücadele etmemiz gereken hususları bizlere tüm çıplaklığı ile sunmuş oluyor. Bu da bize bir kez daha söylettiriyor ki İstanbul Sözleşmesi gerçekten yaşatır.

  Bazı kavramları içinde bulunduğumuz kültürün bizleri biçimlendirmiş haliyle yani o sınırlılıkta kavrarız çoğunlukla. Toplumsal cinsiyetçiliğin kendini sürdürülebilir kılması da bu biçimlendirilmiş kavrayış değil midir zaten.. İstanbul sözleşmesi ‘tanımlar’ bölümü ile bu ön yargılı kabulü etkisiz kılacak açıklıkla metinde yer alan temel kavramların nasıl anlaşılması gerektiğini ifade ederek bir bakıma da metnin ruhu oluşturulmuş diyebiliriz. Kadın mücadelesinin özcü yaklaşımlarla ele alınmadığı, tersine; olabileceği kadar çok etkileşimli ayrımcılık zemininden akışkanlık ve bütünlüklü bakış açısı bu tanım açıklamalarından anlaşılmakta. Birkaç tanesini örneklendirirsek; metinde ‘kadına karşı şiddet’ ifadesinden bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacağı belirtilmiştir. Bu oldukça önemlidir çünkü bugüne kadar tüm insan hakları ihlallerine ve ayrımcılığa karşı oluşturulmuş belgelerin, sözleşmelerin ve yaptırımların kadına karşı şiddet olaylarında aynı şekilde geçerli olması anlamına gelir. Kadına karşı şiddeti insan hakları ihlali görmesi sözleşmenin diğer maddeleri ile de bütünlük içerisinde; şiddet mekanı olarak özel ve kamu alanı olarak vurgulanmıştır. Yine aynı kapsamda bütünlüğüne dikkat çekersek aynı ikametgahı paylaşıyor olsun olmasın ve birlikte yaşayan bireyler gibi sınırlılıklara sığdırılan bir insan hak ihlali değil keyfiyeti ve göreceliliği olmayan bir hak tanımına dayandırıldığını gösterir. Şiddet eylemlerinin fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet olarak tanımlandığını da hatırlatmakta fayda var sözleşmede. Toplumsal cinsiyetin herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş davranışlar roller faaliyetler ve özellikler tanımlamasında; güç tarafında yer alan erkekler için de bir inşa olduğu, kötülüğün figüranları olduklarını da bizlere bir kez daha hatırlatması oldukça kıymetli.

  Eğitim öğretimde müfredatlar; cinsiyetçi kalıplar, toplumsal klişeler, ötekileştirici içerikler yönünden kusursuz neredeyse! Aynı zamanda eğitim ortamları, iş bölümü, fiziksel- mekânsal dağılımları ile hiyerarşik bir yapılanma içerisinde. Bu tarz kurumsallık eğitim ortamlarında ekstradan bir kapalılık atmosferi kuruyor ve farklılıkların var olamaz yaşayamaz kendini ifade edemez hale gelmesine sebep oluyor. Bu ortamları hepimiz çok iyi tanıyoruz. Ve bu ortamların cinsiyetçi kalıpların yeniden ve yeniden üretimi için birebir kaynak olduğunu da çok iyi biliyoruz! İstanbul Sözleşmesi 14. Maddesi,         Eğitim başlığına ayrılmış ve eğitim ortamlarının toplumsal inşa için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu ilan eder nitelikte. Resmi müfredatların klişelerden arındırılması, toplumsal cinsiyetin roller, eşitlik, kişisel bütünlük ve ilişkilerde saygı gibi konularının öğrenci kapasitelerine uyarlanarak anlatılmasını, sadece yaygın eğitim değil sosyal ve kültürel faaliyetlerle de aynı şeylere dikkat edilmesi özellikle vurgulanmış metinde.  

  İstanbul Sözleşmesi okunmalı ve her yerde herkese anlatılmalı. Çünkü bir toplumsal sözleşme eş değerinde bir haklar güvencesi önermekte. Neden derseniz; kadın özgürlüğünü cinsel yönelimlerin özgürce yaşayabildiği bir toplum yapısından ayrı görmediği için. Denizli’de İstanbul Sözleşmesi Yaşatır eylemine katıldığı için dört İranlı sığınmacı kadına sınır dışı kararının veriliyor olmasının her şeyi ne kadar açık anlattığı gibi, göçmen, mülteci, savaş mağduru kadınlara erk düzeninde daha fazla mağdur edildiklerini gösterdiği için. Şiddete uğrayan kadının kendi dili ile kendini anlatabilmesinin sağlanmasının şiddetle mücadele programında bir görev olduğunu söylediği için! Her hangi bir fiziksel-biyolojik-mental durumun haklardan yararlanmaya engel olacağı toplumsal yapılanmayı değiştirecek bir yaşam ön gördüğü için! Aile içi şiddetin farklı kaynaklarına ve farklı mağdurlarına ve farklı faillerine işaret ederek sistemin her gün yeniden kendini ürettiği bir küçük aygıt ‘aile’ yerine sevgi, dayanışma ve arkadaşlığa dayalı aileyi hatırlattığı için!

 Kadına karşı şiddete ve her türlü ayrımcılığa karşı mücadelemizde bir toplumsal sözleşme niteliğinde ele alabileceğimiz, toplumsal muhalifliği geliştirme ve büyütme, dayanışma ile başka bir yaşamı mümkün yapma yolumuza rehber olabilen ve yine birilerinin çokça rahatsız olmasına sebep olan yanıyla; yaşamdan yana bir gelecek tahayyülü olan bir sözleşmedir İstanbul Sözleşmesi.

KAYNAK / Eğitim-Sen Kadın Dergisi

Arzunur Şimşek

1975 Seydişehir doğumlu. 1996 Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim  Fakültesi kimya bölümü mezunu. Öğretmen olarak 25 yıldır görev yapıyor. Şu anda Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası EĞİTİM-SEN’in Toplu Sözleşme (TİS) ve Hukuk Sekreterliği görevini yapıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here