“Aldatma birçok hayvan türünde var olan; ancak insanda çok ince bir hüner ile yalana dönüşmüş bir vasıftır. Prof Szasz, “yalan, psikiyatri alanında en önemli olgulardan, mekanizmalardan ya da iletişim tarzlarından biridir” yazmıştır. “Ancak psikoloji ve psikiyatri alanında yalanın nadiren değinilmiş bir konu olması şaşırtıcıdır.”

Türkiye Psikiyatri Derneği önsözü için teşekkürler.

YALANCILAR

Yanlışlığın farkındadır, Aldatmaya hazırdır, Öngördüğü bir amacı vardır ve aldatmak için yorumlama/ekleme, abartma, yeniden birleştirme ve tamamen kurgu yöntemlerini kullanabilir.


Yalanlar çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir; saldırgan ve savunmacı yalanlar, beyaz ve fedakârca yalanlar, normal ya da anormal (patolojik) yalanlar şeklinde.
İnsanlar sosyal ortamlarda beyaz yalanlar söylemiştir. Dr. Selling (1942), patolojik yalancıyı şöyle tarif etmiştir; “Durumsal olmayan, bilinçsiz motivasyonlarla gelişen, zorlayıcı ve fantastik, yalan söyleyenin kendisini yıkıcı özellikte”.

Yalan söylemek, normal gelişim sırasında ayrışmaya yarayan önemli bir mekanizma olmakla beraber, süper ego açıklarını yansıtan ve özsaygıyı korumak amacıyla güçsüzlüğü örten kalıcı ve çözümsüz tarzda bir mekanizma halini alabilir.

Yalan gerçeğin yanında bir başka yol aramak mıdır? Yoksa gerçeği hiçe sayıp direkt yalana mı başvurmaktadır. Gerçeğin farkındadır da, bu işine gelmiyor ve menfaatinin yalanda olduğuna mı inanmaktadır. Çocukların psikolojik gelişiminde yalanın bir önemi var mıdır? Yalan söyleyen çocuk, annesinin kontrolünden çıkabilmeyi mi keşfetmiştir. Böylece annenin Onun zihnini okuyamayacağını test edip, ego gelişimi mi sağlanmaktadır. Ergenler aynı yönetimi deneyebilirler ve çevrelerindekilerden böylece kaçabilirler mi? Yalanın açığa çıktığında kaçamak yollar var mıdır; mesela, “ o an öyle zannettim…” gibi.

Travmatik yaşantılar an gelir yalanı bir savunma mekanizması olarak kullanırlar. Yalan söyleme dürtüsü çevre ve çıkar etkilerini elde etmek, taşımak ve çıkar elde etmek nedenine bağlanmaktadır. Bir ürünü abartılı şekilde anlatıp değerinin üzerinde satmak, suçlunun suçunu inkar yolu birer yalan modelidir. Patalojik yalanları söyleyenler ise ısrar ile tekrar ederek yalanları gerçekmiş görüntüsüne giydirmeye çalışanlar olup özellikle siyasetteki mahir kişilere özgü örnektirler. Söylenen yalanlar kendisiyle ilişkili yetersiz gördüğü alanlarla başa çıkabilmede kısa süreli de olsa rahatlama ve hoşnutluk hissi yaratabilir.

Elbette Yalan söylemek tek bir tip kişiliğin özelliği değildir. Anti sosyal, isterik, narsist, takıntılı-zorlantılı kişilik bozukluklarına sıklıkla eşlik eder.

Oturduğu sandalyelerde, koltuklarda gerinen güç sahipleri gereken bilgi, ehliyet ve ahlaka sahip olmalıdırlar ve ancak böyle değil ise, gece gündüz yalan üretirler. İcraatları abartılır ve gerçekler saklanır. Aslında bilginin saklanması teknolojiler, ekonomiler, vs için gerekli ve know-how sahibi olmak nedeni ile gerçekleşiyorsa bu gücün devamlılığı ve kendi bekaları için anlaşılabilir durum olsa da, insanlar için iyi olacak her türlü üretim, hizmet ve tekniğin tekellerde kalmaya devam etmesi gün gelir anlaşmazlıklar ve nihayetinde savaşlara yol açarlar.

Esasen yalan denebilmesi için söylenen yalanın bilinçli olarak aldatmak amacıyla söylenmesi gerekir. Buna karşın şu da bilinir ki; bir yalan eğer çok defa söylenirse inanılır hale gelir. Böylelikle istenmeyen rahatsız edici anılar da yeniden yapılandırılabilir. Bu anlamda ülkemizde “mahir” (aslında bu güzel ismi bu çirkine yakıştırmayalım); bu anlamda ülkemizde çok becerikli yüksek tepelerde oturan zat-ı şah-hanesi vardır. Öyle bir hatip ve im dir ki tebaaların tabela okur gibi yıllar boyu aynı dükkanın kapısına gitmesini ve el avuç açarak kendisinden yaşam dilenciliğinin en sadık orta oyununu defalarca oynamalarını zevk-ü sefa ile sırçasından seyir eyler.

Bazı bilim insanları, yalanın gerçek bir insan ilişkisi kurmak yönündeki yetersizliği ve ümitsizliği gösterdiğini düşünürken; bazıları ise daha empatik yaklaşarak, yalan söylemenin kişinin bağımsız özü için bir sınama olduğunu düşünür. Tabii bu sınama da sınananlar aslen ve maalesef yalancıları tepelere seçen bizatihi kendileri ise, yatsı filan az gelir mumların sönmesine, yılların geçmesi beklenir hicaz makamı ezanın okunması.

Faruk Nafiz Çamlıbel, 1960 ihtilalinde Demokrat Parti milletvekili iken diğer vekiller ile birlikte Yassıada’da bilahare de Kayseri cezaevinde hapse atılır. O ruh halinde “Zindan Duvarları” şiir kitabında yer verdiği şu şiiri yazar.

Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bülbüllere yer yok
Bir yer ki sevenler, sevilenlerden eser yok
Sevilenlerden eser yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Sevgililer yok


Dr Alaaeddin Yavaşça da sonraları Hicaz makamında bu şiiri besteler. Bülbüller güzel ve doğruyu şakısalar bile gün gelir “kendilerine göre” yalanlara maruz kalabilirler ve zindan duvarlarına şiirler yazarlar.

Peki yalan söyleyen kendini ele verir mi?

Sadece birisine bakarak yalan söyleyip söylemediği anlaşılamaz elbette. Psikologlar işe yarayan bazı teknikleri devreye sokarken, hala kullanılmakta olan bazı göstergelerin ise bilimsel olarak çoktan çürütüldüğünü söylüyor. Birçok kültürde gözleri kaçırma, parmaklarla oynama, kekeleme göz kırpma, daha yüksek sesle konuşma, omuz silkme, farklı şekilde oturma, baş hareketleri, el, kol ve bacak hareketleri gibi davranışsal belirtileri gibi davranışların yalan belirtisi olduğu ve kişiyi ele verdiğine dair bir kanı var. Oysa on yıllar boyunca yapılan araştırmalarda buna dair kesin bulgular elde edilmiş değil.

Psikologlar artık yalanın sözel göstergeleri üzerinde duruyor; yalan söyleyenler ile doğru söyleyenlerin kullandıkları ifadeler arasındaki farklılıklar tespit edilmeye çalışılıyor.

Ancak; yalancılara körü körüne inanmışlık, her ne kadar o inananların inanma sebeplerinin aslında gerçeği hiçbir zaman aramayacak olmaları ve böyle bir arayış için kendilerinin bilgi ve yeteneğine sahip olmadıkları gibi kişisel sebeplerdir. Bunun yanı sıra belli kitlesel sürüklenmeler ile birbirlerini çekiştiren ve yalancının yalancısı olma hüneri ve zevkini tadan dalkavukların da etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bu dalkavukların genellikle zaman içinde zenginleştiği de malumdur. Ancak onlar da yatsı namazı sırasında etraf karanlığa bürünürse, hemen başka camiye kapağı atmak için gezinmeye başlarlar. Elbette ki, zat-ı müflislerin o paha biçilmez şeffaf ekranlardan okudukları ezberlerin yalan olduklarının anlaşılması sonucu topluma bedeli ağır olmakta ve insanlar yanlış yargıların kurbanı olmalarına yol açmaktadır. Aldatılan kişi/kişiler açısından yalanlar; yanlış bilgi edinmeye neden olduğundan kişilerin hayatlarını etkileyecek biçimde doğru olmayan kararlar verilmesine sebep olmaktadır.

Ülkemizde, siyasi söylemlerin yalanlar ile dolu olduğu nice dönemler yaşanmış ve yaşanmaktadır. Faruk Nafiz kısa süren hapis döneminde “zindan duvarlarına” kaç şiir sığdırdı bilemiyorum ancak; yüzümüzü Ahmet Arif’e çevirdiğimizde O Prangaları nasıl eskittiğini müthiş anlatır ve bir kitabı milyonlarca metrekare mahpushane duvarlarına işlenmiştir.

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…………………
…………………….

Ahmet Arif, 1968

Nâzım Hikmet, 1933–1934 / 1938– 1950 yılları arasında asılsız suçlamalarla Türkiye hapishanelerinde tutuldu. Yaklaşık 13 yılı bulan hapisliğinin 11 yıla yakınını Bursa Hapishanesi’nde geçirdi. Nâzım, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı biçimde sürüp gittiği bir dünyada, elleriyle değil, ancak sözleriyle duvarlarını yıkabileceği demir parmaklıklar ardındaydı. O, yaklaşık 800 mahkûmun yattığı Bursa Hapishanesi’ne getirildiği ilk günden itibaren umutsuzluğa düşmemiş, duvardaki sarmaşık gibi yaşama tutunmuş, diğer mahkûmların da umudu olmuştu. Nâzım, zamanının büyük bir bölümünü mahkûmları eğitmekle geçirmiş; onlara tarih, felsefe, politika ve sanat dersleri vermişti. Bir başka deyişle onlara, yaşama başka bir gözlükle bakmasını öğretmişti.  “Memleketimden İnsan Manzaraları” da Bursa Hapishanesi’nde yazılan dev bir eserdi. Bursa Hapishanesi’nin kalın duvarları, onun şiirlerinin dışarı çıkmasını ve çeşitli dillere çevrilmesini engelleyememişti! (Güney Özkılınç’a teşekkürler)

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan, tohum saçılıyor.
Ve zeytin devşirilmekte…
Bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
Bense hasretinle dolu

Ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü

Yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursa’da

 Nâzım Hikmet / Bursa- 1945 

Taşı demirden olan ki altın filan vız gelir onun değeri karşısında ve sözü bir yakın deniz kenarındaki balıkçılardan gelen, girdiğinizde çarşıya sadece doğruların söylendiği bir ışıklı meydanda bulduğunuzda kendinizi, en güzel gezilerde yaptığınız gibi, ellerinizi çırparak şarkı söylersiniz;

“Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz”

Nabi…

Yalancıların varlıklarını sürdürebilmeleri için en çok ihtiyaç duydukları ürünler ise, komut veren, komi erim, yarın gıcığı ve de her yönde konuşan her gece sahne alan nice hanların nage-i şaklabanları olan birkaç laf-ı güzafçı yanı daş olanlardır. Eh! bu kadar piyon-u alem etrafta oldukça sürdürülebilir yalancılık söyleyen zatları kendilerini feci şekilde inandırdıkları o ulaşılmaz ulema yapmaktadır. Yakında Nabi ile beraber şarkı söyleyeceğiz de; ne kemancı kaldı, ne udi, ne kanuni ne de darbukacı, bu pandemi sürecinde telef olup gittiler.

Alın sazları elinize, bir Hicaz makamı söyleyelim.

Nev-bahar-ı vuslatın bassın deyu ilk ayına
Buseden papuç giydirdim o nermin pâyına
Kasr-ı sâdâbâd-ı gülzâr-ı hümâyun sâyına
Eyledim mehtab-ı hem dâvet düğün alâyına

Lemi Atlı

Attila Turnaoğlu –1953 yılında İstanbul’da doğan Turnaoğlu, Lise öğrenimini Kadıköy Maarif Koleji’ndetamamlamıştır. ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde yüksek öğrenimini tamamlayarak 1979 yılında iş hayatına atılmıştır.İş hayatında sırasıyla STFA Grubu’nun çeşitli şirketlerinde (1979 – 1994) Yöneticilik yapmıştır. Daha sonra İntermak grubunda Genel Koordinatör olarak görev aldıktan sonra 1995 – 2001 yılları arasında Transtürk Holding Aş – Israel Jv ortaklığı şirketlerinde Gübre, Fide üretim ve pazarlaması konularında görev almıştır. Daha sonra bir müddet müşavirlik yapmış olup, 2005 -2014 yıllarında Koca Grup bünyesinde Çeşitli Yurt Dışı Projeler Koordinatörü olarak Endüstriyel Tesisler, çeşitli alt yapı inşaat işleri faaliyetlerini yürütmüştür. Ardından Bionas Tarım LTD Şirketinde Genel Müdür olarak Rusya’da Organik Tarım üretimi ve Avrupa Birliği Ülkeleri, USA ve Kanada’ya satışlar gerçekleştirilmiştir.Orta öğreniminden beri müzikle uğraşmış, şarkı sözleri ve şarkılar üretmiştir. Şiire meraklı olup üniversite döneminden bu yana şiirler yazmaktadır. Bir dönem roman yazma konusuna da eğilmiş ancak yazdıkları basılmamıştır.YouTube kanalında şarkılar, şiir okumaları, video yapımları mevcut olup ileriye dönük Şiir kitabı basmayı amaçlamaktadır. Denenmemiş çalışmalara meraklı olup Foto-Şiir çalışmaları yürütmektedir. Yaşama ait kısa yazılar yazmaya da çalışmaktadır.

1 YORUM

  1. Çok güzel bir yazı, aklınıza sağlık Attila Turnaoğlu.
    Ülkenin siyasi konjonktüründe de çok güncel bir konu.
    “Yalan söylediklerini biliyoruz, yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar…”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here