Yeşil Sol Parti 3. olağan Konferans ve kongresini 22-23-24 Mayıs tarihlerinde tamamladı.Konferansın açılış konuşmasını MYK üyesi Nesrin Aslan yaptı.Yeşil Sol Parti 3. olağan konferansını Pandemi nedeni ile yüz yüze yapmama kararı alan parti meclisi, konferansı çevrim içi katılımla gerçekleştirdi. Türkiye’de bir siyasi parti ilk defa online sistemle konferans yaptı.

Konferansa KESK Eşbaşkanı Mehmet Bozgeyik, Avrupa Yeşiller Partisi adına Evelyn Huytebroeck, Avrupa Parlamentosu üyesi Sergey Lagodinsky, Ekoloji Birliği Eşsözcüleri Derya Akyol ve Süheyla Doğan, SYKP Eşbaşkanı Cavit Uğur gönderdikleri video mesajlarla kongreyi selamlayıp, dayanışma duygularını ilettiler.
HDP Eşbaşkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDK Eşsözcüleri İdil Uğurlu ve Sedat Şenoğlu, DİB yürütmesi, DBP Eşgenel Başkanları Salihe Aydeniz ve Keskin Bayındır, EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul tarafından gönderilmiş olan dayanışma ve başarı dileklerini içeren mesajlar, divan tarafından katılımcılara okundu.

Yeşil Sol Parti Eşsözcüleri Eylem Tuncaelli ve Sinan Tutal’ın Açılış konuşmaları ile başlayan konferans iki gün devam etti.
Filistinle dayanışma, İstanbul Sözleşmesi, KHK’lılar ile dayanışma, pandemi ile mücadele için politika üretmek, küresel iklim krizi ve adaletsizliklere karşı uluslararası bağların ve dayanışmanın güçlendirilmesi, 25.Nükleer santral çağrısı projelerinden dönülmeli, güvencesizlerin örgütlenmesi üzerine, yenilenebilir enerji ekolojik krize yol açmamalı, metalik madencilik faaliyetlerinde siyanürlü Liç yönteminin yasaklanması hakkında ve mültecilerle dayanışma ile ilgili önergeler tartışıldı ve karar bağlandı.
Yeşil Sol Parti eş sözcüsü Sinan Tutal’ın tekrar aday olduğu konferansta Bilge Su Yılmaz, Ayşe Erdem ve İbrahim Akın da Eş sözcü adayı oldular. 733 parti üyesinin oy kullandığı seçimde Parti Meclisi ve Merkez Disiplin Kurulu da belirlendi.  Parti Meclisi seçimlerinde  Kobani davasında halen tutuklu bulunan Cihan Erdal en çok oyu aldı.   Online yapılan oylama sonucunda eş sözcülüğe Ayşe Erdem (425) ve İbrahim Akın (420) oyla seçildiler.

Konferans sonrası Yeşil Sol Parti sonuç bildirisi yayınlandı.

Önümüzdeki dönemde bir genel seçim çalışmasıyla karşı karşıya kalacağımızı ifade etmek gerekir. Dolayısıyla hem partimizin hem de bileşeni olduğumuz HDP’nin yerel seçimlerde sağlanmış olan ortak bir muhalefet cephesine benzer ama onu da aşan ve büyüten bir yaklaşımla, tek adam rejiminin iktidarının sonlandırılması için en geniş demokrasi ittifakının hayata geçirilmesi için bugünden insiyatif almalı ve çalışılmalıdır.” vurgusu yapıldı.

Sonuç bildirgesinde yapılan değerlendirmede: ”Yaşanan krizin bir diğer yansıması, ırkçılığın ve/veya fundamentalizmin yükselmesi biçiminde görüldü. Kapitalist ülkelerde kendi dışındaki herkesi hedefe koyan, yaşananların sorumluluğunu onlara yükleyen siyasi hareketler güç kazanmaya başlarken, ezilen ülkelerde kökten dinci radikalizm şiddetlendi, çatışmalar yaygınlaştı. Bu çatışmalardan kaçmak isteyen insanlar (mülteciler) en fazla zarar gören ve hedef gösterilen kesim oldu. Avrupa devletleri, sınırlarını kapatıp yüzlerce insanın ölmesine seyirci kaldı” denildi

Sonuç bildirisinin tam metni :

2020 yılı tüm dünya için bir kriz yılı oldu. Covid-19 pandemisi etkisini tüm dünyada hissettirdi. Milyonlarca insan bu hastalığa yakalandı, yüz binlercesi öldü. Pandemi, işsizlik ve yoksulluk rakamlarının katlanmasına neden oldu.

Pandemi olmasa bile krizin varlığı, neo-liberal politikaların sınırlarına geldiği açıkça görülüyordu. Egemen güçler krizden çıkış yolu olarak, ekolojik tahribat ve kırım yaparak  krizi fırsata çevirerek doğayı daha fazla sömürmek yoluna gitti. Ancak her alanda çıkan direniş hareketleri bu girişimin önünde ciddi bir engel oluşturdu. Artan eşitsizlikler toplumsal huzursuzlukları derinleştirip tepkilerin şiddetlenmesine neden oldu. Ülkeler ardı ardına siyasal krizler yaşarken, dünya egemenlerin eski düzenleriyle yönetilemez hale gelmeye başladı. Pazar ve güç kavgaları, bölgesel ve yerel savaşları körükledi.

Toplumsal düzlemde karşılaştığımız tüm kriz alanları (siyasi, ekonomik, ekolojik vb) aslında kapitalizmin kendi doğasına içkin istikrarsızlığın ve kriz üretme mekanizmasının farklı görünümleri olmakla beraber, her bir kriz alanı bir diğeri ile neden sonuç ilişkisi haricinde de etkileşim içindeler. Bu nedenle çoklu bir kriz ortamından bahsetmek  mümkün.

Toplumsal huzursuzlukların artması “demokrasinin beşiği” olarak bilinen ülkelerde dahi baskıcı ve otoriter yöntemlerin/yönetimlerin öne çıkmasına neden oldu. AB üyesi ülkeler içinde bile hukukun üstünlüğü için, demokratik hak talepleri yükselmeye başladı. ABD’de özellikle siyah insanlara yönelik saldırılar karşısında ciddi toplumsal tepkiler doğurdu.

Yaşanan krizin bir diğer yansıması, ırkçılığın ve/veya fundamentalizmin yükselmesi biçiminde görüldü. Kapitalist ülkelerde kendi dışındaki herkesi hedefe koyan, yaşananların sorumluluğunu onlara yükleyen siyasi hareketler güç kazanmaya başlarken, ezilen ülkelerde kökten dinci radikalizm şiddetlendi, çatışmalar yaygınlaştı. Bu çatışmalardan kaçmak isteyen insanlar (mülteciler) en fazla zarar gören ve hedef gösterilen kesim oldu. Avrupa devletleri, sınırlarını kapatıp yüzlerce insanın ölmesine seyirci kaldı.

Kriz nedeniyle zaten sınırlarında olan doğal yaşam üzerindeki tehditler daha da arttı. Dünyanın özellikle geri bıraktırılmış bölgelerinde eko kırım derinleşti. Amazonlar’dan İkizdere’ye kadar dünyanın dört bir yanı, kâr hırsıyla yağmalanmak istendi. Gelişkin ülkelerin emisyonları küresel ısınmayı geri dönülmezlik sınırına hızla yaklaştırdı.

Otoriter ve baskıcı yönetimler bu çatışma-savaş halini sürekli körükleyerek kendi iktidarlarının devamını sürdürmek istemekte. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi başta olmak üzere  dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar sürmekte, doğanın ve toplumsal değerlerin tahribatı devam etmekte.

Otoriter yönetimlerin hedefindeki diğer bir kesim kadınlar ve LGBTİ+ bireyler oldu. Yıllar süren mücadeleler sonucunda kazanılan hakları yok sayan, dini ve milliyetçi kimlikli yaklaşımlarla susturulmak istenmekte.

Bütün bunlar karşısında muhalefet hareketleri de yükselmeye devam etmekte. Dünyanın dört bir tarafında yeşil hareketlerin de içinde olduğu , öncülük ettiği karşı duruşlar, birçok ülkede  iktidar yürüyüşü başlattılar. Bu kriz döneminde insanlığa umut veren birer deniz feneri oldular.

Kadınların, gençlerin ve LGBTİ+ bireylerin sesleri her zamankinden daha gür çıktı. Dünyanın dört bir yanından ayrımcılığı protesto eden- ve buna karşı  politikalar geliştiren inisiyatifler ve mücadeleler yükseldi.

Ülkemiz bütün bu gelişmeler ile derinden etkilendi. Ekonomik krizi derinden yaşarken başlayan salgın, sorunları daha da derinleştirdi. Uluslararası politikanın, iç politika aracı olarak kullanılmasının getirdiği sorunlar krizi daha da derinleştirdi. Ekonominin militaristleştirilmesi adımları yurttaşları ve bölgeyi tehdit eder hale geldi. Tek adam rejiminin baskı ve şiddet politikaları yaşamın her alanında kendisini hissettirmeye, hak ve özgürlükleri kırıntı dahi bırakmayacak şekilde tahrip etmeye yöneldi.

İktidar bloğu 20 yılı bulan süreçte izlenen yanlış politikaların faturasını halka çıkarmak, yoksul ve yoksun kitleleri daha da mağdur etmek için her gün daha baskıcı yöntemlere başvurdu.  Pandemi bahanesiyle tüm toplumsal direnişleri engellemeye/ezmeye çalıştı.

Bu politikaların hedefinde kadınlar, Kürtler, demokratlar, LGBTİ+ bireyler, gençler başta olmak üzere tüm muhalif kesimler yer aldı. Bu kesimler, iktidarın kendi yandaşlarını konsolide etme politikasının uzantısı olarak, sürekli saldırıya uğradı. Bu amaçla sadece yasal değil yasa dışı güçlerin de kullanıldığı, son dönemde ortalığa dökülen videolarla geniş kesimlerce öğrenildi.

Bu durum toplumsal tepkinin artmasını da beraberinde getirdi. İktidar bloğu gerilemeye başladı. İktidar bloğu, tek adam rejiminin kurumsallaşmasının bir aşaması olarak gördüğü son yerel seçimlerden yara alarak çıktı. On iki Büyükşehirde yerel yönetimleri muhalefete kaptırarak gerileyerek, güç ve güven kaybına uğradı. Ancak, tek adam rejiminin son yerel seçimlerden çıkardığı sonuç, iktidarını mümkün olduğu kadar uzatmak hatta mümkünse hiç bırakmamak yönünde.

 Seçim sistemini değiştirmek, yeni kolluk güçleri oluşturmak,muhalefet cephesini bölmek vb. önlemler almakta. Bu değişime uygun davranarak başta, HDP’ye yönelik olmak üzere tüm muhalefete saldırgan ve baskıcı bir politikayı devreye sokmuştur. Kürt illerinde kazanılan belediyelerin neredeyse tümüne tekrar kayyım atanması, tutuklamalar, tehditler, en son altı yıl önceki olaylar bahane edilerek, o dönemin yöneticilerine karşı hayata geçirilen siyasi kırım operasyonları, baro ve tabip odaları olmak üzere tüm muhalif meslek örgütlerini hizaya getirmeye yönelik antidemokratik düzenlemeler, üniversitelere, aydınlara, yazarlara, gazetecilere ve basın yayın organlarına uygulanan baskı, yasak ve gözaltılar, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması üzerinden kadın mücadelesine yönelik saldırılar bunun en belirgin göstergeleridir.

İktidar bloğu dış politikada da saldırgan, yayılmacı ve maceracı bir çizgiyi bu dönem daha fazla devreye sokmaktadır. Tüm bunlar Ortadoğu’da, Suriye ve Irak’a yönelik askeri operasyonlar, Libya’ya müdahale ile başlayan Doğu Akdeniz’deki gerginlik politikaları, Kafkasya’da Dağlık Karabağ üzerinden Azerbeycan, Ermenistan arasında yaşanan çatışmada taraf olunması ve en son Kıbrıs seçimlerine yönelik müdahalede kendini hissettirmektedir. İktidar dış politikada izlediği çizgiyi ağırlıklı olarak içerde barış karşıtı, milliyetçi-muhafazakar kesimin konsolidasyonu için kullanmaktadır.

Bu politikaların mağdurlarının başında mülteciler gelmektedir. Savaştan kurtulmak için kaçan insanların politik bir araç olarak kullanılması, sahte umutların peşinden sınır kapılarına yığılması kabul edilemez. Bu insanları kendi toplumumuzun mağdurlarıyla düşmanlaştırılması bir insanlık suçudur. Bunu engellemek için mücadele ve mültecilerle dayanışma, önümüzdeki önemli görevlerden birisidir.

İktidar bloğu emek ve kadın alanına yaptığı saldırıların yanı sıra ekolojik yıkım getiren saldırılarını da çoğaltmaktadır. Kapitalizmin suni büyüme sürecinde doğal varlıklar, tamamen sermayenin rant üretme ve servet aktarma alanları olmuştur. Siyasi iktidar anlaşılan odur ki, ekolojik tahribatı ve yaşam alanlarını hedef alan politikaları arttıracaktır. İktidar ekonomik krizden kurtulmak için Kanal İstanbul gibi projeleri hayata geçirecek adımlar atmaya çalışmaktadır. Bunun yanında Kazdağları’ndan Fatsa’ya, Munzur’dan Salda’ya ve İkizdere’ye ekosistemi tahrip eden çok sayıda proje devreye sokulmaktadır. Bu doğa düşmanı ve rant yaratmaya dönük politikalar karşısında ekolojik muhalefetle, yaşam savunucularıyla ve yerel platformlar/inisiyatiflerle birlikte davranmayı, onlara destek olmayı, dayanışmayı ve de bu çabaların yerele sıkışmasını engelleyip, siyasallaşmasını sağlamak önemli görevlerimizden olmalıdır.

Bu süreçten çıkmak sadece geçici önlemlerle sağlanamaz. Türkiye’de gelmiş geçmiş bütün hükümetler kalkınma adı altında ekonomik büyümeyi tek amaç olarak kabul eden, toplumun ve doğanın yararını göz ardı eden politikalar yürüttüler. Ancak AKP iktidarı bu alanda bugüne kadar gördüklerimizin en saldırganı ve en yıkıcısı. Tek amacı ekonomik büyümeyi hızlandırmak olan tercihlerle doğayı tüketecek enerji, madencilik ve sanayi yatırımlarını ve inşaat sektörünü körüklüyor. Türkiye’yi nükleer enerji felaketine çekiyor, yeni kömürlü termik santrallere izin vererek iklim değişikliğini ve çevre kirliliğini artırıyor, Türkiye’nin bütün derelerini kurutacak, bütün vadilerini tahrip edecek binlerce HES projesiyle suları, yaşamını o suya bağımlı olarak sürdüren canlıların elinden alıp hiçbir kural tanımayan kâr arsızı şirketlere tahsis ediyor. Böylece yaşamın kaynağı, insanların ve tüm canlıların en temel hakkı ve müştereği olan su da özelleştiriliyor. Gıda politikaları ise herkesin eşit, sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşması için değil, yine büyük şirketlerin çıkarları için düzenleniyor, tarım zehirleriyle ve yapay desteklerle elde edilmiş gıdalar ile GDO içeren besinler, toplumun bu konudaki duyarlığına ve yapılan bütün itirazlara rağmen denetimsiz bir şekilde halkın tüketimine sunuluyor.

AKP iktidarı bir yandan da yasaları değiştirerek doğa koruma alanlarını daraltıp, enerji, madencilik ve benzeri yatırımları yargı denetiminden kaçırırken, halkın kendi geleceği ve yaşamı üzerine söz söyleme hakkını da hiçe sayıyor. Ekoloji ve çevre mücadelesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir parçası iken yaşanabilir bir dünyaya sahip olmak için çevre sorunlarını bir uzmanlık alanı veya teknik bir mesele olarak görme hatasından vazgeçmek ve meselenin tamamen politik olduğunu kavramak gerekiyor. Sisteme ve AKP iktidarına karşı yaratılması gereken yeşil sol bir muhalefet, bu kavrayıştan yola çıkıyor.

Esas çözüm, Yeşil Sol bir programın hayata geçirilmesinde yatmaktadır. Hayatın her alanındaki parçalı muhalefet hareketleri, kapsayıcı ve dönüştürücü bir program etrafında bir araya gelmek zorundadır. Sanayiden tarıma, ulaşımdan enerjiye, tarım politikalarından hayvan haklarına kadar farklı alanları içeren ekolojik, “iklim nötr” sürdürülebilir politikalara ihtiyaç açıkça ortadadır. Bu politikalar sadece doğanın korunmasını değil yenilenmesi ve bir daha tahrip edilmemesini sağlamayı hedeflemelidir. Bu amaçla bir yeşil politikalar bütünü oluşturmak için tüm kesimlerle birlikte çalışmak, yeni dönemin önemli görevlerinden birisi olarak karşımızda durmaktadır.

Karşı karşıya kaldığımız ekolojik, toplumsal ve siyasal tehditler sadece ülkemize özgü değildir. Dünyanın hemen tüm ülkelerinde benzer saldırılar yaşanmakta ve bunlara karşı muhalefet hareketleri gelişmektedir. Bu nedenle uluslararası dayanışma ve ortak eylemlilikler günlük mücadelelerin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Hayat bunu dayatmaktadır. Akdeniz sondajlarından Kanal İstanbul’a, kadına şiddetten mültecilere, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki savaşlara kadar birçok olgu bu ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yeşil Sol bu bilinçle ve “küresel düşün yerel davran” anlayışıyla uluslararası dayanışmaya özel bir önem verecektir.

Böylesi bir dönemde oluşan tepkilerin örgütlü, güven veren bir muhalefet seçeneği altında toparlanamamış olması, böylesi bir alternatifin oluşturulamaması, tüm demokrasi mücadelesi veren muhalif yapıların sorgulaması gereken bir konudur.

Karşı karşıya kaldığımız sorunların aşılması için muhalif kesimlerin işbirliği yapması kaçınılmaz görünmektedir. Yerel seçimler bunu ortaya çıkaran somut bir pratiktir. Bu bağlamda bir demokrasi ittifakı oluşturmak tüm muhalif kesimlerin önünde bir görev olarak durmaktadır. Kişilerin ve azami hedeflerin değil, herkesin görüş ve düşüncelerini özgürce açıklayabileceği, hukukun üstünlüğünün herkes için geçerli olacağı bir ortamın yaratılması için ortak bir politika izlenmesi kaçınılmazdır. Bundan kaçınanlar, tek adam rejimini kalıcılaştırmaya çalışan iktidar bloğunun tuzağına düşmüş olacaktır.

İktidar bloğunun HDP’yi hedef alan saldırgan politikaları karşısında suskun kalmak aynı tuzağa düşmek olacaktır. Yöneticileri sahte suçlamalarla dava edilen, kapatılma tehdidiyle karşı karşıya bırakılan bir partiyi savunmak, sadece dayanışmanın değil demokrasiyi savunmanın da ön koşuludur. Bu bağlamda her türlü destek ve dayanışmayı göstermek,  kaçınmayacağımız bir görevdir.

Demokrasi ittifakı sadece seçimlere endeksli olarak tesis edilemez. Hayatın her alanındaki saldırılara karşı herkes kendi durduğu yerden ama ortak bir anlayışla tepki vermek durumundadır. Nükleer santrallerden HES ve JES’lere, Kanal İstanbul’dan emekçilerin, kadınların haklarının gasp edilmesine kadar her konuda iktidara dur demek muhalefeti büyütecektir.

İktidar bloğunun içeride rant projeleriyle, dışarıda saldırgan politikalarla yatıştırmaya, pasifleştirmeye, bölmeye çalıştığı toplumsal muhalefetin gelişmesi için atılması gereken adımların ilk ve gerek şartı böylesi bir işbirliğidir. Ekonomiyi ayağa kaldırmak adına başlatılan Kanal İstanbul projesinin neler doğuracağının ilk ipuçları Marmara denizinde ortaya çıkan son kirlilikle bir kez daha görülmüştür. HDP üzerinden Kürt muhalefetine yöneltilen saldırılar ve sınır ötesi operasyonların muhalefeti sindirmenin aracı olarak kullanılması teşhir edilmelidir. Ekonominin militaristleştirilmesi çabalarının, toplumsal ihtiyaçlardan vazgeçilmesi anlamına geleceği anlatılmalıdır.

Hızla güvencesizleşen, yoksullukla karşı karşıya kalan emekçilerin haklarının korunması mücadelesi, bu işbirliğinin önemli alanlarından birini oluşturmaktadır. Pandemi bahanesiyle yaşamaya yetecek kadar bile gelirden mahrum bırakılan emekçilere, iktidarın gerçek yüzünü gösterecek bir çalışma temel görevlerimizden birisidir.

Hayat toplumsal muhalefeti daha örgütlü olmaya davet etmektedir. Bunun gereğini yerine getirmek ve mücadele içinde örgütlenmek zorundayız. Yeşil Sol parti olarak fikirlerimizi sonuna kadar anlatıp savunarak böyle bir örgütlenmenin içinde yer alacağız. Bunu yaparken örgütsel kıskançlıkla değil ezilenlerin genel çıkarları için mücadele edeceğiz. Kurulduğu günden beri iktisadi adalet, tanınma adaleti, katılım adaleti ile çevre ve iklim adaleti fikrini savunan bir parti olarak bu amaçlar için herkesle işbirliği yapamaya açığız.

Önümüzdeki dönemde bir genel seçim çalışmasıyla karşı karşıya kalacağımızı ifade etmek gerekir. Dolayısıyla hem partimizin hem de bileşeni olduğumuz HDP’nin yerel seçimlerde sağlanmış olan ortak bir muhalefet cephesine benzer ama onu da aşan ve büyüten bir yaklaşımla, tek adam rejiminin iktidarının sonlandırılması için en geniş demokrasi ittifakının hayata geçirilmesi için bugünden insiyatif almalı ve çalışılmalıdır.

Hayatın içinde örgütlenmekte kararlıyız. Doğayı, yaşamı, demokrasiyi, adaleti savunan koskocaman bir ailenin parçası olduğumuzu biliyoruz. Bütün zorlukları birlikte aşacağımıza inanıyor ve yeşil, özgür, eşit bir dünya yaratma kararlılığımızı dile getiriyoruz.

Yeşil Sol Parti

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here