Kim, neye nasıl inanır, bunu konuşmayı etik bulmam, hatta zül sayarım. İlahiyatçı değilim, fakat dinin Osmanlı-Türk toplumsal değişim geleneği içinde oynadığı rol üzerinde, eğitim yaşantıları üzerindeki etkisi üzerinde, çalışmışlığım kafa yormuşluğum vardır. Buradan edindiğim bazı çıkarımları paylaşmak isterim. Nereden çıktı şimdi bu, derseniz, günümüzde iktidarda ipleri elinde tutan, dini araçsallaştırılmayı meşru hale getirecek adımlar atıyor, bir anayasa değişikliği kapıda da ondan.

Sünni İslam, kendisini yaşam biçimi seçen devletlerde, yönetenlerin elinde araç haline geliyor. Sünni İslam’ın iman ile ameli birleştirilmesinin; inancı, ortaya konan davranışta görmek istemesinin doğal sonucu bu. İkiz kardeşlerden Şer’i Hukuk devlet toplum ilişkilerinde, Örf’i hukuku öne çıkarıyor. Bunu ilk kez ben söylemiyorum, buna vurgu yapan pek çok tarihçi var.

Bâtınilik, “öz’e (batın’a) sahip olan zahire (görünüşe-şekle) önem vermez” ilkesini düşüncesinin merkezine alır.Böylece öze sahip olma yolunda, imanı, akıl ile temellendirmenin yolu açılır. Bu yaklaşım içinde iman, yaşamı bütünlüğü içinde kavrayan, daha geniş, daha hoşgörülü, sûfî bir içerik kazanır. Türklerin İslamiyet’i kabul edişinde Batınilik, Şaman kültür ile İslam kültürünün buluşma zemininde “ata” (Korkut Ata, Irkıl Ata, Ahmet Ata vb..) elinde ortaya çıktı, Anadolu’da Babailik, Bektaşilik gibi isimler aldı.

Varoluşunu, daha fazla ülkeyi kendine katma yoluyla sürdürmek zorunda olan devlet, Bâtınilik gibi yoruma açık bir inanç sistemi üzerinden dört kıtaya yayılamazdı. İslam devletinin, Cihat çağrısına, Gaza İlkesine ihtiyacı vardı. Bu da ancak daha sert, dogmaya dayalı, davranışı doğrudan tanımlayacak bir inanç sistemi üzerinden mümkün olabilirdi.

İçinde bulunduğumuz kültür içinde, İslam Aydınlanması içinde yer alan Farabi, İbn-i-Sina, İbn-i Rüşt, İbn-i Hadun, Buruni gibi felsefecilerin açtığı yoldan değil de, neden akıla kuşku ile bakan, çözümü imanda bulan İmamGazali peşinden gidildiğini anlamayı, bu açıklama mümkün hale getirir.

Sünni İslam, XII.-XV. Yüzyıllar arasında kurumsallaşmasını medreseler üzerinden gerçekleştirdi. Bu süreçte Tarikatlar, Ahilik örgütleri, Fütüvvet örgütleri, Abdalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum gibi aynı zamanda birer eğitim merkezi olan yapılar, tekkeler, zaviyeler özerkliklerini tümüyle yitirdiler. İslam âlimleri, Sünni İslam üzerinden İlmiye Sınıfı içinde kontrol altına alındılar. Bu İslam tarihi içinde içtihat yolunun kapandığı gibi bir tartışmaya da yol açtı.

Bu süreçte devlet yönetimi de, Türkmen Aristokrasi’sinden (Türkmen beylerinden oluşan kurul), devşirmelerden seçilen, padişahın birebir hizmetlilerinden oluşan kapıkullu (divan) eline geçti.

Sistemi meşrulaştırma işinde hukuki alt yapıyı Fıkıh oluşturdu. Allah’a özgür irade ile bağlanan (hürriyet kuramı) padişah, aynı zamanda kan (örf) yolu ile iktidarı elinde tutan (bu gün bu kontrollü seçim ile oluyor) olarak, mülkiyet kuramı gereğince Allah katında toplumun velayetini de üstlenmiş oluyordu. Bu durumda devleti yönetme işi, ilahi bir görev (Velayet-i Amme) haline geldi. Ortaya çıkana da Hilafet dendi. İslam dini, devleti yönetenlerin elinde meşru bir araç haline böyle geldi.

Bu yapı içinde, Padişahın (günümüzde partili cumhurbaşkanı) davranışları üzerinde, herhangi bir fiili kontrol, denetim mekanizması yoktur. Tek bir denetim mekanizması vardır, o da şeriata uygun davranmayan padişaha karşı isyan hakkı. Bakarsanız, Osmanlı devletindeki isyanların hemen hepsinin, “padişah, şeriatın gereğini yerine getirmedi” gerekçesi ile çıktığını görürsünüz. Padişahların, yaptıklarının İslam’a uygun olduğuna dair Şeyhülislamdan fetva alma ihtiyacı duymaları bundandır.

Bu yapıda olduğu gibi korunmaya çalışılan, Allah ile Kul arasındaki ilişkiden kaynağını alan, padişah-kapıkulu, pir-mürit, usta-çırak, hoca-talebe arasındaki bire bir ilişkilerdir. İlmiye sınıfı içinde üretilen bütün o moral dayanaklar, hukuk, aslında bunun içindir.

İlişkinin bir yanında koşulsuz itaat, diğer yanında koruma-kollama yer alır. Zenginlik, güç, saygınlık bir mülke sahip olmaktan gelmez. Padişahın ne kadar yakınında olduğunuza, onun işine ne kadar yaradığınıza bağlı olarak belirlenir. Ama huzurdan çıkarken her an cellâdın eline bırakılma riski de vardır. Üstelik bu, cellâdın önüne yatan için onurdur. Biat kültürü dediğimiz ilişki biçimidir bu. Bugün, istifanın bile liderin takdirine bağlı olması, bu kültürün yaşatıldığını gösterir.

Bu ilişkide, taraf, sözleşme, rekabet, pazar, uzlaşma, mülk gibi kavramlar, Batı’da kullanılan içeriğe (anlama) sahip değildirler. Belirli bir statüko içinde özel anlam yüklenirler. Allah, taraflardan biri değildir. Mülkün sahibi siz değilsiniz. Siz sadece emanet aldığınız mülkü, size söylenen yolda kullanmakla yükümlü kullarsınız (Velayet-i Hassa). Can benim değil mi intihar ederim, diyemezsiniz.

Asıl olan, bu ilişki biçimini değişmeden, olduğu gibi (anı daim) korumak ve sürdürmektir. Değişim kötüdür. O nedenle Osmanlı devletinde (Klasik dönem, XV.-XII yüzyıllar) çok sesli müzik yoktur, Batı’lı anlamda resim yoktur. Minyatür ile idare etmek zorunda kalırsınız.

Biat kültürünün anlamı buradan gelir. Bu ilişkiyi bir üretim ilişkisi olarak tanımlamak da doğru değildir. Çünkü Batılı anlamda tarafların, mülkiyetin, sözleşmenin olmadığı yerde üretim ilişkisinden söz edemezsiniz. Bu, özünde bir paylaşım kültürüdür.

Bu kültür, ancak savaşlardan elde edilen ganimet sayesinde sürdürülebilmiştir. Savaşlar için harcanan, savaşlardan misli ile geri dönmeyince büyü bozulmuştur. Tımar sistemi ile bağları kopan sipahiler (Celaliler) önüne geleni yağmalamaya başlarlar. Ulemanın oğlu daha beşikte iken ulama ilan edilir. İnsanlar yeniçeri zulmünden gece sokağa çıkamaz hale gelirler. Fuzuli bu yozlaşmayı, “Selam verdim, rüşvet değil diye almadılar” şeklinde özlü biçimde anlatmıştır.

Çöküş dönemlerinde dini söylem daha da katılaşır. Tarikatların sayısı artar. Paramiliter örgütler, mafya tipi örgütlenmeler racon keser. Ulema bölünür, birbirine düşer. Eğitime müdahale de artar. Bugün yeniden medyatik mafyaların sosyal medyada yayımlanan kasetleri ile yatıp kalkıyor olmamız, mafya devlet ilişkilerinin konuşuluyor olması anlamlıdır.

Bunun sonu hüsrandır.

İkinci Abdülhamit merkezi otoriteyi güçlendirecek eleman yetiştirmek için modern eğitimi Anadolu’da yaygınlaştırırken, bir yandan da kontrolü elde tutmak için okulların programlarını alabildiğine dinileştirdi. Programları belirlenen biçimiyle uygulatmak için her okulun başına hafiye dikti. Bizde modern eğitimin teftiş ayağı böyle oluştu. Fakat bu, modern eğitim içinden Jön Türklerin çıkmasını, Jön Türklerin Abdülhamit’in altından tahtı çekmelerini engelleyemedi. Korkulan hep başa gelir.

Dinin araç olarak kullanımı, en açık haliyle bunalım dönemlerinde ortaya çıkar. Allah’ın nezdinde toplumun velayetini üstlenen, bulanım dönemlerini atlatmak için, oyunun kurallarını (şer’i ve Örfi hukuk ile oynayarak) yeniden ve yeniden değiştirmek zorunda kalır. Yakın çevresindekileri motive edecek araçlar (ulufe, makam dağıtma gibi) kullanır. Hazine tamtakır, kuru bakırdır, fakat itibardan da tasarruf yapılmaz. Çünkü başkaca bir çare de yoktur.

Dini araçsallaştırmayı meşru hale getirmenin sonu utançtır, yozlaşmadır.

1959 yılında Balıkesir’de doğdu. Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünün ardından, Anadolu Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü Lisans tamamlama programını tamamladı. Yüksek Lisansını Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri (Program Geliştirme) Yüksek Lisans Programında yaptı. 1980 öncesinde Balıkesir İlerici Gençler Derneği Başkanlığı yaptı. Sonraki dönemlerde TKP ve SHP’de politik çalışmalar yürüttü. 1981-1985 arası TKP Gölcük davası hükümlüsü olarak 3.5 yıl ceza evinde yattı. 2003 yılında başladığı öğretim üyeliğini, Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesinde Eğitim Bilimleri bölümünde öğretim görevlisi olarak sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here