“Toplam iki kitap bitirmemiş insanların hayatı boyunca kitap okuyan insanlara kitapsız dediği tek ülke Türkiye” – alıntı

Yıllar önce okumak istiyorum ama göremiyorum diyen bir hastama sevinçle “ne güzel, ne okuyacaksın?” demiştim. Kur’an okumak istiyorum demişti.

Okuma yazma bilmiyordu. Türkçe konuşuyordu ama Arap alfabesini öğrenmek istiyordu. Kur’anı Türkçe okumak, anlamak ve üzerinde düşünmek değildi istediği. Türkçeyle ilgili, okumakla ilgili bir kaygısı da yoktu zaten. Türkçenin dünyada en yaygın ve en eski dillerden biri olduğu, toplumların dille var olduğu, okumanın koskoca aydınlık bir dünyaya açılan bir kapı olduğu…

Hiçbiri önemli değildi. Arap alfabesini okumak istiyor, onun için gözlük almak istiyordu… Ülkemizde “okuma yazma bilmeyen” insanların okumak dendiğinde aklına gelen tek kitap… Düşünmesi gerekmeyecek çünkü. Ya da Kulaktan dolma bilgilerin, başkalarının söylediklerini yapmanın dayanılmaz ağırlığına alışık çünkü. Bilmenin getirdiği sorumluluğu taşımak uzak onun için. Kur’an’ı da Arapça okuyacak, anlamadığı kelimelerin ahengine kapılacak, o müzikle kendinden geçecek, kutsal kitabın aslında ne dediğini, Tanrı kelamını, gerçek günah ve sevabı, hatta Kur’an-ı Kerim’in “Oku” diye başladığını bilmeyecek.

Öyle ya? O nereden bilecek?

Aynı zaman kesitlerinde yalnız kutsal kitapları değil, edebiyatı, matematiği, felsefeyi, mantığı, psikolojiyi okuyan, aynı konuyu çok çeşitli kaynaklardan okuyan, karşılaştıran, üzerinde düşünen, o nedenle de herkesin her dediğini olduğu gibi içselleştirmeyen, doğruyu yanlışı ayırabilen ve sorgulayan topluluklar aşıyı, röntgen ışınlarını, ampulü, atomu, kuantum fiziğini, hatta çok eskilerde dünyanın yuvarlaklığını ve kendi etrafında döndüğünü bilecek, yerçekimini bulacak, prizmaların ışığı nasıl renklerine ayırdığını gösteren deneyler yapabilecek…  Sen, ilk kez kuşların kanat hareketlerini inceleyip lodos bir havada Galata kulesinden kendini boşluğa bırakan ve Boğazı uçarak geçip Üsküdar’a, Doğancılar’a konmayı başaran bilgin Hezarfen (1000 fenli) Ahmet Çelebi’yi fazla bildiği ve hatta uçtuğu için sürgünde ölüme göndereceksin. Onun için sen matbaayı 400 yıl sonra görecek ve matbaayı imparatorlukta başlatan kişinin gayrimüslim olup olmadığını tartışacaksın. Arada kaybettiğin zamanı, neden koca devletin borçla ve yenilgilerle battığını, neden kendine yetemediğini anlamayacak, üzerinde düşünmeyeceksin. Düşünebilmek için gereken materyal ve düşündüğünü-okuduğunu anlayabilecek sinaptik bağlantıların olmayacak çünkü hayatında. Televizyon denen toplumsal uyuşturucu ve zihin programlama aracından kafanı kaldırıp da neden bir İngiliz’in senin tek bir vatandaşından daha değerli olduğunu, ya da ya da bir Amerikalı rahibin tutuklanmasının neden ülke ekonomisini altüst ettiğini anlamayacaksın. Anlamak için özgürleşmen lazım. Her açıdan bakabilmen lazım. Onun için de çeşitli kaynaklardan okuman lazım. Felsefeyi, mantığı, matematiği, sanatı hayatına sokman lazım.

Bir de yurt dışındaki vatandaşlarının nasıl bilimsel, sanatsal, hatta politik başarılara ulaşabildiğini düşünmen lazım. Güneş olmadan, ışık olmadan, özgürlük olmadan, aklındakini söyleyemeden, değişmeden, gelişemeden nasıl yaratacaksın? Onların ulaştığı kaynaklara ulaşamadan, tartışamadan, zihin fırtınası yapamadan, dünya insanı olamadan nasıl başaracaksın? Kısa, küçük atlayışlar olacak çabaların. Belki birilerine dokunacak, engellenecek, kaynaklara ulaşamayacaksın, devamı gelmeyecek, bir akarsu olmaktan çok engelli koşu gibi olacak. Yine yapabilirsin ama zor.

Başa dönersek:

Dilimize ve yazılı kültüre olan saygımızı yitirdiğimiz bir dönemdeyiz. Oysa dille ve yazıyla bağlantımız çok eski. Türk dilinin olgunluğu ve işlevselliği dikkate alındığında araştırmacılar MÖ 300-500 yıllarına işaret ediyor. İlk Türkçe metinler Yenisey Kırgızlarının mezar taşları ve Orhun yazıtlarına dayanıyor. Uygur yazıtları var, Göktürk yazıtları var. Müthiş kültür birikimi var. Karacaoğlan var, Yunus Emre var, onların arı bir anlatımla Türkçeye hediye ettikleri şiirler var. Türkçe’nin melodik bir dil olduğunu, sondan eklemli dillerden olduğunu, sonsuz kelime türetilebilecek bir dil olduğunu görmezden gelebilir, Türkçeyi eksiltebilir, öz Türkçe yerine Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılması için sonsuz bir çaba içine girebilirsin. Ama Türklerin dillerini konuşan herkesi kendilerinden kabul ettikleri gerçeği var. Dile verilen değer var. Geriye dönüp baktığımızda yazılı kültüre değer vermemeye başladığımız bir zamana geliyor ve kendi tarihimizle ilgili bilgileri yabancılardan tercüme ettiğimiz kitaplardan öğreniyoruz. Kayıt ve belgeleme alışkanlığımız, bilimsel düşünme alışkanlığımız olmadığı için. Cumhuriyet dönemindeki köy enstitülerinde yılda 100 kitap okumanın ve bir müzik aleti çalmanın şart olduğu, dünya klasiklerinin dilimize kazandırıldığı, eğitimin gönülden gönüle yayıldığı zamanlardan bu günlere geriledik.

Okumak, anlamak, yaratmak, yazmak, belgelemek üzerine daldan dala dolaştık biraz.

Karacaoğlan’ın bu çok sevdiğim şiirindeki naiflik ve incelikle sizi başka bir dünyada bırakıyorum.


İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye…
Deli gönül, abdal olmuş,
Gezer Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar,
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

23/10/2021

Dr. Füsun Uzunoğlu Istanbul, Üsküdar doğumlu. Kadıköy Maarif Koleji ve Cerrahpaşa Tıp fakültesini dereceyle ve TÜBİTAK bursuyla bitirdikten sonra, yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Göz Hastalıkları dalında uzmanlığını tamamladı. Medikal retina, Uvea ve Nörooftalmoloji alanlarında yoğun deneyim sahibi oldu. Türk Oftalmoloji derneği Uvea ve Optik-refraksiyon-az görme rehabilitasyonu birimleri üyesidir. 2006 yılında Uluslararası Oftalmoloji Konseyi (ICO – International Council of Ophthalmology) üyeliğine ve FICO ünvanına hak kazandı. Tıp dışındaki zamanları fotoğraf, resim ve denemeleriyle renkleniyor. Üç kişisel resim sergisi ve çok sayıda karma serginin yanısıra, 2006 yılında Vizörümden Uzakdoğu adlı kişisel fotoğraf sergisini açtı. 2004 yılından beri IFSAK üyesidir. Yazmak kendini arayış, yaşamı anlamlandırma ve paylaşma demek onun için. Mesleki nedenlerle uzun süren bir sessizlik olsa da, 2010 yılında Mario Levi ile iki yıllık bir atölye çalışması yazıyla tekrar bağ kurmasını sağladı. Öyküler, anılar ve şiirlerle yeniden merhaba diyor… www.fusunuzunoglu.com


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here