Telgraf Haber:Fatsa’lılar Kızılderede katledilen arkadaşlarını 49 yıldır hiç yalnız bırakmadılar. 30 Mart 1972 ‘de Niksar’ın Kızıldere köyünde uğradıkları baskınla katledilen Ertan Sarıhan,Ahmet Atasoy,Nihat Yılmaz şehit düşmelerinin 49.yılında mezarları başında anıldı.Anma törenine Yeşiller ve Sol Parti adına Hüseyin Uygun, Sol Parti adına Ordu il başkanı Turgay Bekgöz ,Fatsa ilçe başkanı Hasan Çelik ve vatandaşlar katıldı. Anma etkinliğinde mezarlara karanfiller bırakıldı ve 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Sonrasında yapılan konuşmalarda Kızıldere de katledilenlerin sisteme karşı verdikleri mücadeleye değinildi.

Fotoğraf Nurcan Karasu

12 Mart muhtırası sonrasında Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyesi 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemeye çalışırken Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar.

Mahir Çayan, Sinan Kazım ÖzüdoğruHüdai Arıkan, Ertan SaruhanSaffet Alp, Sabahattin KurtNihat Yılmaz, Ahmet AtasoyCihan Alptekin, Ömer Ayna güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü yakalandı. O gün oradan sağ kurtulan Kürkçü, katliamın 49. yılında bir anlatısını paylaştı. Kürkçü, “Devlet bize, bizim kendimize verdiğimizden daha çok kıymet veriyordu. ‘Eğer bu kadar insanı bir arada yakalamışken bunları ezmezsek önümüzdeki yıllarda Türkiye devrimci hareketinde önemli rol oynayacak kişilerin canını bağışlamış olacağız’ dediler” sözlerine yer verdi.

Bianet’te yer alan anlatıya göre,  Kürkçü, 12 Mart’tan 12 Eylül’e kadar darbe ortamının devam ettiğini belirterek, “12 Mart sadece bir başlangıçtı. Bütün darbeler onu tamamladı. Genel af ile 12 Mart devri kapandı ama darbecilik ve otoriterliğin kalbi Türkiye devletinin bağrında atmaya devam etti” dedi.

Kürkçü’nün anlatısının tamamı şöyle:

“12 Mart’ı benim için hüzünlü bir öykü haline dönüştüren şey Kızıldere katliamı ile birlikte Türkiye devrimci hareketinin o güne kadar yetiştirdiği en etkin önderler katmanının ortadan kaldırılmasıydı.

12 Mart öncesi belki de Türkiye’nin siyasi tarihinde yaşanmış olan en özgürlükçü dönemdir. Bu özgürlüğün nedeni devletin ya da anayasanın özgürlükçü olması değil. O dönemde Türkiye ilk kez bu kadar büyük bir sendikalaşma dalgası yaşamıştı. Köylüler toprak talebiyle harekete geçtiler.

Rivayetin aksine işçi hareketi öğrenci hareketini izlemedi, öğrenciler işçileri izledi.

Yüksek edebi kişilikler olmasalar da darbeleri özlü sözleriyle anlatan insanlar var. Memduh Tağmaç’ın “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi geçti” sözü 12 Mart öncesi tarihi çok iyi açıklayan bir cümle. “İşçinin talepleri patronun verebileceklerinin üzerine çıktı” demek bu. 12 Mart, endüstriyel ilişkiler üzerine kendini tanımlayan bir darbeydi. İşçi işveren ilişkilerini ve buna bağlı özgürlük ve güvenlik endişelerini tanzim ediyordu.

12 Eylül’de özlü sözü söylemek Halit Narin’e düştü. Narin, “Bugüne kadar sendikalar güldü, biz ağladık şimdi gülme sırası bizde” demişti. Her iki darbede de hepimiz gördük ki TÜSİAD ve TİSK, yani işverenlerin iki büyük örgütü hem 12 Mart’ın hem 12 Eylülün meşrulaştırılmasının vaftiz babalığı rolünü savundular çünkü onlara çok şey borçluydular.

Zaman geçtikçe, 12 Mart 1971 ile aramızdaki mesafe açıldıkça görüyorum ki sonraki yıllarda da her gün darbe ikliminde yaşadık. 12 Mart ile başlayan özgürlükçü ve demokratik anayasaları budama geleneği daha sonra bütün hükümetler tarafından sürdürüldü. Bugün de anayasa 12 Mart’ın bıraktığı güvenlikçi eksen üzerinden tartışılıyor. 12 Mart sadece bir başlangıçtı. Bütün darbeler onu tamamladı. Genel af ile 12 Mart devri kapandı ama darbecilik ve otoriterliğin kalbi Türkiye devletinin bağrında atmaya devam etti.

12 Mart bir anarşiyi önleyen hamle olarak kimi kesimlerden destek gördü ama aslında darbe halkın kalbinde karşılık bulmadı. 12 Mart’ı izleyen seçimlerde Türkiye’de solculuğu diline pelesenk eden Bülent Ecevit’in başına geçtiği CHP hatırı sayılır destek görerek birinci parti oldu. Darbeyi destekleyen Süleyman Demirel’in partisi eski üstünlüğünü kaybetti. 12 Mart kendine bir taban yaratamadı.

12 Mart öncesinde direniş gösterenleri, sonrasında silahlı da olsa mücadele edenleri halk bağrına bastı. 12 Mart’ı sonraki dönemlerden ayırt eden en önemli özellik halkın devrimcileri darbecilere tercih etmesiydi. Generaller sosyal uyanışı bastırmaya çalışırken siyasal uyanış gerçekleşti. Öte yandan devlet halka karşı örgütlenme bakımından ilk modern dersi aldı, askeri ve sivil yöntemleri bir arada kullandı.

12 Mart’ı benim için hüzünlü bir öykü haline dönüştüren şey Kızıldere katliamı ile birlikte Türkiye devrimci hareketinin o güne kadar yetiştirdiği en etkin önderler katmanının ortadan kaldırılmasıydı. Bu önderlerin yeri arkadan gelenler tarafından doldurulamadı. Bana sorarsanız o gün Kızıldere’de vurulan darbe hâlâ etkisini sürdürüyor.

Bizim Kızıldere’ye gitmemizin nedeni İstanbul ve Ankara’da barınamamamızdı. Hepimiz aranıyor ve takip ediliyorduk. Polisin elinin ulaşamayacağını düşündüğümüz yere, Karadeniz’e gitmeye karar verdik. Biz oraya geçtiğimiz günlerde Denizlerin mahkemesi bitti, Meclis yıldırım hızıyla idam kararlarını onayladı. Sıkıyönetim komutanlıkları infaz için hazırlığa giriştiler.

Biz elimizde kalan son imkân ile arkadaşlarımızın hayatını kurtarmaya çalışacak bir adım atmazsak çok ağır bir siyasi sorumluluk altında kalacaktık. Ünye’deki NATO üssünde görevli İngiliz teknisyenleri rehin almak ve onları arkadaşlarımızın hayatı karşılığında serbest bırakma pazarlığı için alıp götürdük.

Devlet bize, bizim kendimize verdiğimizden daha çok kıymet veriyordu. “Eğer bu kadar insanı bir arada yakalamışken bunları ezmezsek önümüzdeki yıllarda Türkiye devrimci hareketinde önemli rol oynayacak kişilerin canını bağışlamış olacağız” dediler. İngiltere hükümeti bu olayla ilgili hiçbir zaman Türkiye’yi suçlamadı. Daha sonra anlaşıldı ki bu insanlar bizim sandığımız gibi teknisyen değil, özel istihbaratçılardı.

Bizim mücadelemiz Denizlerin yaşamını kurtarmaya yetmedi. Ben daha sonraki yıllarda cezaevlerinde halkın arasından gelen gardiyanlar, cezaevi yöneticileri tarafından “Denizlerin arkadaşıyım” diye saygı gördüm. Onların kalbinde bile kendilerine yer açan insanlardı.

Onlar bizi şiddetle baskıyla yıkmış olabilir ama asıl mücadele halkın kalbinde kazanılmıştır. Kim hatırlıyor Muhsin Batur’u, Ali Erverdi’yi? Herkes Deniz Gezmiş’i, Mahir Çayan’ı hatırlıyor. Herkesin onlar için söylenecek sözü var. Türkiye gibi muhafazakâr olduğu iddia edilen bir ülkede devrimcilerin bu kadar çok kültürel geleneğin içine yerleşmiş olmaları çok önemli.”

Kızıldere’de Ne olmuştu 12 Mart 1971 muhtırasından sonra yakalanan Deniz GezmişYusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın idamlarını engellemek için 27 Mart 1972’de Ünye‘deki NATO üssündeki yabancı görevlilerini kaçıran Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi kurucularından Mahir ÇayanDev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç MYK üyesi Hüdai ArıkanTHKO‘dan Cihan Alptekin, Fatsalı Nihat Yılmaz, öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli Ahmet Atasoy, iki İngiliz (Gordon Banner ve Charles Turner) ve bir Kanadalı (John Law)[1] radar teknisyenini NATO üssünden kaçırdılar. Kendilerini Kızıldere (şu an adı Ataköy)’de bekleyen Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım ÖzüdoğruAnkara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği yöneticisi Sabahattin Kurt, THKO’dan Ömer Ayna ve Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü‘nün kurucusu olarak aranan Üsteğmen Saffet Alp ile buluştular.

Grup köyün muhtarının evinde mevzilendi. Operasyon, Ankara Merkez Komutanlığı görevinde bulunan Tümgeneral Tevfik Türün tarafından yönetilmiştir. Helikopter destekli güvenlik güçleri, köydekilerin ihbarı üzerine evi buldu ve kuşattı. Ağır makineli tüfekler ve (köylülerin iddialarına göre) NATO askerleri kuşatmayı destekledi.[kaynak belirtilmeli] İçeridekiler, rehineleri dışarı gösterdiler.[kaynak belirtilmeli] Grup lideri Mahir Çayan, güvenlik güçleriyle iletişime geçmek için çatıya çıkıp konuşma yapmıştır: Sıradan askerleri çekin üst düzeyler gelsin! Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik![kaynak belirtilmeli]

Rehineleri bırakmaları halinde kendilerine zarar verilmeyeceği söylenmiştir. Ancak teslim olmayı kabul etmeyen Mahir Çayan ve ekibi yapılan operasyon sonucu öldürülmüştür. Çatıya askerlerle konuşma yapmak için çıkan Mahir ÇayanErtuğrul KürkçüSaffet Alp ve Cihan Alptekin görüşme için çatıda beklerken, gruba makineli tüfeklerle ateş açıldı. Üç kişi deliklerden eve atlamayı başarırken, geride kalan Mahir Çayan başına isabet eden bir mermiyle orada yaşamını yitirdi. Açılan ateşin ardından alınan karar gereğince teknisyenler öldürüldü ve çatışma başladı.[2] Jandarmanın açtığı ateşte Ömer Ayna gözünden, Cihan Alptekin karnından vuruldu. Eylemciler jandarmayla görüşmeyi reddederek kendilerini savunmak üzere sahanlıkta toplandı ve el bombaları hazırladı. Ancak roketatarlarla yapılan saldırıda sahanlık isabet aldı ve yıkılan bölümde hayatını yitiren bir veya birkaç kişinin elinden serbest kalan el bombası patlayarak bir dizi patlamaya neden oldu. Bu patlama sonucu veya atılan ateş sonucu Ertuğrul Kürkçü dışındakilerin hepsi ölmüştür.[3] Kürkçü’nün Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi‘ne göre evden gelen silah atışlarının kesilmesi üzerine tarama atışları yaparak eve girenler can çekişmekte olan Saffet Alp’i kurşuna dizdiler.[4] T24 internet sitesi blog yazarı Murat Bjeduğ’a göre evin dışında yaralı haldeyken alnından vurulmuştur.[5] Bombalamaların devamı üzerine eve bitişik olan samanlığa geçerek kurtulan Ertuğrul Kürkçü dışında 30 Mart 1972 günü evdekilerin tümü öldürüldü. Ertuğrul Kürkçü‘nün babası ertesi gün oğlunun cenazesini almak üzere Niksar hastanesi morguna geldi ve cesetlerin hiçbirinin oğluna ait olmadığını söylemesi üzerine Ertuğrul Kürkçü köydeki evde yapılan arama sırasında yakalandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here