Birkaç gündür ulusal televizyon kanallarında Fatih Terim ve çok sayıda Galatasaraylı futbolcunun toplam 44 ila 80 milyon dolar arasında dolandırılmalarıyla ilgili program üzerine program yapılıyor.  Tek başına Arda Turan’ın 13 milyon dolar dolandırıldığı ileri sürülüyor.

Futbolcuların cahilliği mi ya da aç gözlülüğü mü?

Programlarda genelde, söz konusu futbolcular “mağdur”, dolandırıcılığa adı karışan banka müdiresi ise “vurguncu, dolandırıcı” olarak açıklanıyor. Futbolcuların cahilce davranmaları üzerinden, psikologlardan, sosyologlara, siyasetçilerden ekonomistlere ve hukukçulara kadar değerlendirmeler alınıyor.

Kuşkusuz, meselenin düşük faiz politikası yüzünden yüksek enflasyon altında tasarrufların reel olarak  erimesi, hukukun işlememesi, bankacılık sisteminin defoları, tefecilik, kolay para kazanma arzusu, vergi kaçırma isteği gibi birçok boyutu var ama bu tartışmalarda gözden kaçan çok daha önemli bir boyutu daha var.

Gelir ve servet bu kadar adaletsiz dağılınca…

Şöyle ki bir aylık net asgari ücret 11.402 TL. Bir örnek olarak,  en fazla para kaptırdığı ileri sürülen Arda Turan’ın kaptırdığı para ise yaklaşık 377 milyon TL. Yani bir asgari ücretlinin ailesi ile birlikte geçimini sağlamaya yettiği düşünülen ama gerçekte açlık sınırının dahi altında kalan miktarın 33 bin katından fazla.

O halde asıl sorulması gereken soru şu olmalı: “Ne tür bir emek haftada ortalama 45-50 saat çalışan ve bugün sahip olduğumuz maddi ve gayri maddi her şeyi üreten bir emekçinin elde ettiğinin 33 bin katından fazla gelir elde edebiliyor? Futbolcular toplumsal üretime nasıl bir katkı veriyorlar ki milyonlarca dolar kazanabiliyorlar?

Covid-19 günlerini hatırlayalım. Ekmek, diğer temel gıda, maske, ilaç, hijyen, sağlık hizmetleri üretimi, tüm bunlar olmasaydı çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya kalabilirdik. O günlerde kimse futbol maçları neden yapılmıyor diye sorgulamadı zira futbol (hele ki ticarileşmiş-sektörleşmiş futbol) varlığımızı sürdürebilmemiz için zorunlu bir ihtiyaç değil.

Diğer yandan, ekmeği pişiren, ilacı, maskeyi üreten işçiler, temel gıda maddelerini kapımıza kadar getiren kuryeler ve hastanelerde canları pahasına çalışan sağlık emekçileri bu tür emeğin ne kadar değerli olduğunu gösterdiler.

Yani ne kadar yetenekli olursa olsun bir futbolcu, bir asgari ücretli temizlik işçisinin, maden işçisinin, sağlık ya da eğitim emekçisinin bu topluma kattığı kadar değer katamaz. Bu yüzden de aradaki gelir farklılıkları bu denli yüksek olmamalıdır. Kaldı ki şu anda iddia/bahis başta olmak üzere her türlü kumarın da döndüğü, mafyalaşmış devasa bir ticari sektör var karşımızda.

Sadece futbolcular mı?

Kısaca asıl sorgulanması gereken husus ülkedeki inanılmaz boyutlara erişmiş olan gelir ve buradan hareketle de servet dağılımı adaletsizliğidir. Büyük kulüplerde oynayan futbolcular burada sadece bir örnek oluşturuyor. Ünlü şarkıcılar, borsadan büyük paralar kazananlar, rantiyeler, ceo’lar, sermayedarlar, patronlar bütün bu kesimler emekçilerin sırtından inanılmaz paralar kazanıyorlar. Çoğu kez de bu kazançtan ödemeleri gereken vergiyi bile tam olarak ödemiyorlar.

“Paran var mı derdin var” misali, “nereden buldun” uygulamasının yaklaşık 18 yıl önce kaldırıldığı bu ülkede, bu kadar kolay kazanılan ve hesabı da sorulmayan böyle büyük servetler, sahiplerini rahatsız edip, aç gözlülükle daha da büyütülmek istendiğinde,  bazı “uyanıklar” çıkıyor ve bu servetlere gözlerini dikiyorlar.

Bunlar bazen devletin içindeki bazı güçleri de arkasına alan mafya ya da organize suç örgütleri, bazen de “kişilerin güvenini kazanmış” banka yöneticileri ya da kripto paracılar veya manipülasyon yapan borsa simsarları oluyor. Bu arada işçinin artı değerini sömürerek servetlerini büyütenler de, bu kötü örneklerin öne atılmasıyla, “temize çıkmış” oluyorlar.

Özcesi

Bu “dolandırıcılık” vakasının özünde tüm etik değerleri çürütmüş olan kapitalizm ve onun ardında duran siyaset kurumu var. Asıl bu ikisi masaya yatırılmalı. Çok büyük paraların döndüğü ve giderek ticari bir sektör haline dönüşen futbol oyunu da artık bu çürümüş düzenin bir parçası.

Bu yüzden de,  bir zamanlar efsane kaptanı Metin Kurt’un “futbol borsada değil, arsada güzeldir” sözleriyle anılan Galatasaray Futbol Kulübü’nün, servetlerini nereye koyacağını bilemeyen bazı futbolcularla anılır olması sürpriz değil. Kaldı ki bu durum tüm büyük futbol kulüplerinin başına da gelebilirdi.

Büyük medyanın, en ağır biçimde sömürülen milyonlarca asgari ücretlinin sorunlarına, maden ocaklarındaki ve inşaatlardaki iş cinayetlerine, kadın cinayetlerine, doğa katliamına ya da sözde tren kazaları sonucunda hayatlarını kaybedenlere bile bu dolandırıcılık olayı kadar zaman ayırmaması ise çürümüşlüğün bir başka göstergesi değil de nedir?

Öğretim üyesi, yazar Mustafa Durmuş, 10 Nisan 1956 yılında Gümüşhane’de dünyaya gelmiştir. 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başlamış, aynı yıl Akademiye bağlı Maliye Fakültesinde Doktora Programına kabul edilerek bu programdan mezun olmuştur. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını almıştır. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulunmuştur

Bir Cevap Yazın