Anayasa Mahkemesi, Şule İdili Dere davasında “başvuru yollarının tüketilmemesi” gerekçesiyle ret cevabı verdi.

23 yaşındaki Üniversitesi öğrencisi Şule İdil Dere, 12 Mayıs 2016 tarihinde İstanbul Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda yaya-bisiklet yolunda, Kurbağalıdere’den balçık taşıyan İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) ait hafriyat kamyonun çarpması sonucu yaşamını yitirmişti.

Hukuk mücadelesini sürdüren Dere ailesi, sorumluların yargılanmasına izin verilmemesini onaylayan İstanbul Bölge İdare Mahkemesi kararının yarattığı hak kaybının giderilmesi ve sorumluların korunmasının hukuka aykırı olduğu gerekçeleriyle Anayasa Mahkemesi’ne ye başvurmuştu.

Beş yıl önce kızını kaybeden Şule İdil Dere’nin annesi Nesrin Aslan, Telgraf’a konuştu

Hiç kaybolmayacak yaralarımla yaşayacağım

İdil, beş yıl önce yine bir 12 Mayıs’ta cinayet diyebileceğimiz bir kaza sonucunda hayatını kaybetti. Hepimiz çok üzüntü duyduk fakat bu beş yıl sizin için çok daha zor geçmiştir.

Evet, yine bir 12 Mayıs. Yıllar mı hızlandı, ben mi hep o günde kaldım bilmiyorum. Bildiğim ve artık kabul ettiğim şey şu; demek ki ne kadarsa o kadar artık. Hep böyle, görünmeyen ama her fırsatta kanayan ve hiç kaybolmayacak yaralarımla yaşayacağım. Sadece 12 Mayıs’larda da değil her gün hep böyle olacak. Yaralı da olsan bunu anlayınca kalan zamanı acını, öfkeni hayatında bildiğin, önemsediğin her işle birleştirerek geçirmekten başka bir yol da kalmıyor. Belki daha iyisi vardır ama benim bulduğum yol böyle oldu. Çare de aramadım zaten. Hayatımda hiçbir şeyin değişmesine izin vermiyorum. O varken nasılsa öyle devam ediyor. Tek fark artık evde yensin diye yemek yapmıyorum, meyve almıyorum, denize girmek gibi sevdiği hiçbir şeyi de yapamıyorum. Az harcıyorum. Evime gelen giden olmuyor. Yani nasıldıysa öyle gidiyor.

Nasıl başa çıkıyorsunuz?

‘Terapi mi alsan acaba’ dediğinizi duyar gibiyim de inanın denedim. Ağır travmayı ve kendimi böyle kabul ettikten sonra en kibar halimi takınarak teşekkür ettim ve bitirdim. Abartılı bir özgüvenle ‘çare benim, eyvallahım da yok’ demiş oldum içimden. Bunu sıkça düşünmeye de devam ediyorum. Canımın canı alınmış, travmamı gidermeye çalışmak niye ki? Hem kolay ağlamak dışında kimseye zararım da yok. Aksine herkesten herkes kadar zarar gördüğüm de az olmuyor. Yani bu zamanlar için normal diyebiliriz.

Sadece yaraları kanatıyor

AYM’nin son kararı yine bir 12 Mayıs yıldönümü arifesinde çıktı…

Öyle oldu. Bu beş yılı hem sosyal, hem laik, hem de hukuk devleti olduğu iddia edilen büyük güçle, devletle geçimsizce ama birlikte yaşadık. Nasıl oluyorsa oluyor her 12 Mayıs’a çok az kala bir diyeceği oluyor. Ne yapsa yetmeyeceğini tahmin bile etmeden sadece yaraları kanatıyor. Hoş yapması gerekeni yapsa da görevini yapmış olacağı için teşekkür de gerekmez de önceliklerimiz çok farklı göründüğü için öyle bir beklenti de doğmuyor.

Sorumlu olan İBB kadroları korundu

Bugükü AYM kararıyla ilgili olarak geçen süreci biraz hatırlatabilir misiniz?

Hiç unutmadıklarımı biraz hatırlatmam –duyarlarsa- belki işe yarar. Davanın başlayabilmesi için bir parkta bir hafriyat kamyonu nasıl cinayet gibi bir can kaybına neden olur? Sorumlu kimdir? İhmal nedir? Gibi sorulara cevap bulmak için bilirkişi raporlarına başvuruldu.  Daha ilk rapor İdil’in kusursuz olduğunu, İBB ve yan kuruluşlarından on bir kişinin sorumlu olduğunu ortaya çıkardı. Zamanın İBB yönetimi bazılarını hemen terfi ettirerek korumaya aldı. Usul gereği ve konu gereği için zamanın valisine sunuldu.  İstanbul Valisi kendini savcı gibi, hâkim gibi işlevlendirdi ve terfi ettirilen sorumlu İBB kadrolarının yargılanmalarına izin vermeyerek onları korudu. Henüz davanın kendisi başlayamamışken apayrı bir dava olarak bu sorumluların yargılanabilmesi için bölge idare mahkemesine başvurmamız gerekti. O da valiye de dayanarak, terfi ettirilen on birin sekizini korudu. Sorumlu bulmak ve davanın başlayabilmesi için tek yol kalmıştı. Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak. Gereken yapıldı ve beş yılın sonunda, 12 Mayıs’a az kalmışken Anayasa Mahkemesi de talebimizi reddederek sonuçlandırmış oldu. Hukuk, usul, ne varsa uyarak hak korumaya çalıştığımızın dikkatten kaçmasını istemem. Yıllarca beklediğimiz cevapsa ‘beklemeyin artık’ gibi bir şey oldu ve hiçbir şey düşündürmedi.

İdare Mahkemesinin on bir kişi için cezasızlık anlamına gelecek kararı için AYM’ye başvurdunuz. Peki, bu arada diğerleri için yargılama süreci devam etti mi?

Bu arada dava başlamış ve bitmişti. Asıl sorumlular her düzeyde korununca adeta gözden çıkarılmış ya da harcanabilecekler listesinden eklenmiş, bazılarının konuyla ilgilerini kendileri de anlamayan daha alt düzeyde memurlar sanık olarak dâhil edilmiş oldu ve mahkeme süreci başladı. Bu da beklediğimiz önemli bir gelişmeydi ve bunu da birinci yıldönümü olan 12 Mayıs’ta bildirdi. Bildirilen tarihte ilk duruşma gerçekleşti. İlk duruşma deneyiminden sonra bütün duruşmalara, hep çok acılı ama gardını almış, adeta sınanan bir anne olarak katıldım. Karşımda boş konuşmalar yapan sözde avukatlar, yanımda gurur duyduğum hakiki avukatlarla yedi kez yeni bilirkişi raporu isteyerek uzatılan ve bu nedenle her duruşma zamanı korkunç olayı yeniden yaşadığımız, çok acıtan bir eziyet olarak devam etti, gitti. Öyle ki dik durmaya, ezilmemeye, öteki olmamaya çalışıyorsun. Öfkenden gelen güç dışında yalnız olduğunu hissedip duruyorsun. Başına gelebilecek en korkunç şeyi iliklerinde bile hissederek, etraftakileri bazen küçümseyerek, bazen çocuk şaşkınlığı gibi bir acemilikle dayanıyorsun. Ağlamaktan da hiç utanmıyorsun.

Yargı süreci bitmiş mi oldu?

Şimdi mahkeme süreci bitmiş durumda fakat bu kez karara itirazımıza cevap bekliyoruz. Yani biten bir şey yok ve usule uygun devam eden bir hukuk süreci yaşanıyor. Beklentim de yok ama bu kavgayı sürdürmezsem hiç olmaz. Ben bitsem bile bitmesin diye avukat yeğenim de görevde.

İnsan ‘kadın bakış açısı’ bekliyor ama…

Son söz olarak bu olağanüstü sürecin daha detaylı yaşattığı, gösterdiği bir konudan söz etmek istiyorum. O da ‘kadın bakış açısı’ konusu. Bu teorik olarak kadınlara özgü eşsiz bir özellik ama korunması, geliştirilmesi bugünün dünyasında belki özel olarak öğrenilmesi gerekiyor. O ruh haliyle karşı tarafta bir kadın avukat görünce beklentin oluyor. Konuşmasında anlaşıldığını hissediyorsun. Sonunda ‘olayı canlandırma’ gibi saçma ve çok acı bir uzatma yöntemi önerdiğini görünce düş kırıklığınla kalıyorsun. Gerekmese de eğitici başka örnekler de olduğu için önemli gördüm.

Ne olmuştu

12 Mayıs 2016’da yayalar için hiçbir can güvenliği alınmadan İBB’nin başlattığı Kurbağalıdere çalışmasında herkesin gözü önünde bir hafriyat kamyonu İdil’in canını aldı. 11 gün sonra 3 üst düzey sorumlu dava kapsamından çıkarılmak istenircesine birbirlerinin yerine terfi ettirildi. Çalışmanın başındaki İBB Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı Mustafa Tahmaz, İBB Teftiş Kurulu Başkanlığı’na getirildi. Savcı bu üst düzey 3 sorumlu dâhil 11 kişinin yargılanmasını istedi. Valilik, açtığı soruşturma için Mustafa Tahmaz’ın altındaki bir müfettişi atadı. Müfettiş, amirini soruşturarak “sorumluluğu bulunmamaktadır” raporu hazırladı. Valilik bu hukuksuz-usulsüz rapora dayanarak İBB Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı Tahmaz dahil 8 sorumlunun yargılanmasına izin vermedi. Dere ailesinin Bölge İdare Mahkemesi’ne yaptığı itiraz, Valilik raporuna dayanılarak gerekçesiz bir şekilde reddedildi. 31 Temmuz 2017’de, Şule İdil Dere’nin yaşam hakkının alınması, sorumluların yargılanmasına izin verilmeyişini onaylayan İstanbul Bölge İdare Mahkemesi kararının yarattığı hak kaybının giderilmesi, sorumluların korunmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle bireysel başvuru hakkı kapsamında AYM başvuruldu. Anayasa Mahkemesi “Başvurunun hukuk sisteminde mevcut idari ve yargısal yollar tüketilmeksizin yapıldığı anlaşılmaktadır” diyerek davayı reddetti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here