İbni Haldun’un ünlü sözünü bilmeyen çok azdır. Coğrafya öyle ya da böyle kaderdir.”… İnsan yaşadığı yere benzer/o yerin suyuna,toprağına benzer/…”derken büyük şair E. Cansever bu hemhal olmayı çok güzel anlatır.

Hayat coğrafya ile insan arasında karşılıklı bağımlılık ve giderek bir sevgi üretir. Yine hayatta olduğu gibi bağlar, sevgiler kimi nedenlerle kopar ,zayıflar veya sonlanır. İşte o zaman ayrılıklar, acılar kaçınılmaz olur. Göçler, sürgünler, gurbet yollarına düşmelerdir yaşanan. Her göç, her sürgün içinde umut taşısa da daha çok geride bırakılan dağın, taşın, suyun, otun, çöpün özlemini ve  acılarını taşır .Gitmek bazen gidememektir. İnsan soyunun tarihi büyük dalgalar halinde bir yerlere gitmesi ile şekillenmiştir. Öyle güzel, öyle mutluluk içinde yapılmış şeyler değildir yaşananlar… Gidene de gidilene de hep acılar yaşatmıştır.

Küçücük çocuklar, ilkokul üçüncü sınıfta idiler. Ülkemin her yerinde olduğu gibi benim sınıfımda da Iraklı, Suriyeli, İranlı ve Afganlı çocuklar vardı (şu anki sınıfımda da durum aynı sayılır). Çocuklar deftere yazı yazıyorlar,ben de “e-okul”da bazı formları dolduruyordum. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir ara kulağıma göçmen arkadaşları ile ilgili “Ülkelerinde savaşacaklarına buraya kaçmışlar, savaşmaktan korkuyorlar, gelip burayı karıştırıyorlar…” gibi laflar geldi. Başımı kaldırıp belli etmeden konuşmaları dinledim. Ürperme içime doğru dalga dalga yayılırken bu konuşmayı yapan küçük kızlarım Iraklı arkadaşlarının yanına gidip konuştular, pastel boya aldılar. Tenefüste Afgan arkadaşları ile “kurt baba” oynadılar… Ürpertinin yerini ılık bir huzur aldı. Çocuk olmak ne güzel, onlar için coğrafya tüm dünya ve oyun oynanacak yer.

Whatsaptan tüm velilere,”Yarın öğle arası kısa bir toplantı yapacağız” diye bir çağrı attım. Veliler geldiler. Velilere,”Sayın veliler, size büyük dedemlerin buralara nasıl geldiğini anlatacağım. İçinizden F’nin de dedeleri aynı zaman gelmiş(F, hem Yörüklükten hem Çerkezlikten, uzak akrabam olan bir veli). Benim büyük dedemler kayıtlara göre 1874’te buraya göç etmiş ve G köyüne iskan edilmiş .Dedemin ismi HAKRAŞ, eşinin ise SİKA imiş. Büyük dedem doğmuş ve onlar çocuklarına HACI ÖMER ismini koymuşlar. Sonra babaannem doğmuş. Ben 26 yıldır (4 yıl önce) bu ülkede çocuk yetiştiriyorum. Buralıyım .Burası benim de yurdum. F’nin de böyle bir geçmişi var (F de durumu onayladı). Çocuklarınıza göçmenler ve göçmen çocukları hakkında kötü şeyler anlatmayın.”dedim.Velilerin çoğu kadındı. Olumlu bir süreç başladı o konuşmadan sonra.

Yabancı düşmanlığı her dönem vardı. Modernite ile ortaya çıkan milliyet-milliyetçilik gibi kimlikler bu düşmanlığı ırkçılığa evriltebiliyor. Bunalım dönemlerinde hep dövülecek bir “öteki”gerekmiştir ve bu da başka milletler-devletler olmuştur. Millet-devlet dövülemiyorsa içteki kimi farklı kimlikler “öteki”yapılıp dövülmüştür, dövülmektedir. Örnekleri sıralamaya gerek yok, en son Altındağ’da olanlar gibi işte.
  

Çocuklar gibi dokunmaktan geçiyor çözüm. Oynanıyorsa yaşanır da. Yeter ki istensin.

H. Musa Uğur: Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu. 1991’den beri öğretmenlik yapıyor. Eğitim-Sen mücadelesinde yönetici ve aktivist olarak yer alıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here