TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasını açıklayınca ekonomi basınında, özellikle de muhalif olarak nitelenen medya kanallarında bu araştırma haklı olarak geniş yankı buldu. Zira gelir dağılımı adaletsizliği son onlu yıllarda hiç bu kadar artmamıştı.

Sadece en zenginlerin payı arttı

Öyle ki (1), nüfusun toplam 5 yüzde 20’lik gruba bölünmesiyle elde edilen eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirleri açısından en yüksek yüzde 20’lik gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,8 puan artarak neredeyse yüzde 50 olurken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,1 puan azalarak yüzde 5,9’a düştü.

En alttaki 3 yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı payın yüzde 31,1’den yüzde 20,7’ye (1,4 puan gerileme) ve 4’üncü yüzde 20’lik gelir grubunun da payının yüzde 20,9’dan yüzde 20,5’e düşmesi (0,4 puan gerileme) dikkate alındığında, gelirini artıran tek kesimin en tepedeki zenginler olduğu, orta sınıfınsa giderek eriyerek yoksullaştığı görülüyor. Öyle ki nüfusun yüzde 60’ı gelirin kabaca sadece yüzde 31’ini alırken, geri kalan yüzde 40’ı yüzde 70’ine el koyuyor.

En üst en alt farkı 15 kat oldu

Böylece, toplumun en yüksek gelir elde eden yüzde 20’sinin elde ettiği payın en düşük gelir elde eden yüzde 20’sinin elde ettiği paya oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,9’dan 8,4’e; gelirden en fazla pay alan yüzde 10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan yüzde 10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 14,2’den 15,0’a yükseldi.

Yani en üstteki yüzde 10’luk zenginler, en dipteki yüzde 10’luk yoksullardan ortalama 15 kat daha fazla gelir elde ediyor. En zengin yüzde 5’lik grubun ortalama geliri ise en yoksul yüzde 5’inkinin 31 katı düzeyinde seyrediyor. Bu fark sosyal, siyasi ve iktisadi göstergelerin giderek bozulmaya başladığı 2015 yılından bu yana düzenli olarak en zenginler lehine büyüyor.

Gini katsayısı sosyal yardımlar hariç 0,520

Böyle olunca da gelir bölüşümü eşitsizliğini ölçmede kullanılan bir ölçüt olan Gini katsayısı büyüdü ve 0,018 puan artış ile 0,433 olarak gerçekleşti. Bu katsayı, vergi ve transferler sonrası gelir esas alınarak hesaplanıyor ve sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında kötüleşmeyi ifade ediyor.

Ancak çalışmada tüm sosyal transferler hariç tutulduğunda Gini katsayısı 0,520; emekli ve dul yetim maaşı dâhil diğer tüm sosyal transfer gelirleri hariç tutulduğunda ise 0,445 olarak tahmin ediliyor. Bu da sınırlı da olsa “sosyal yardımlar olmasa gelir daha adaletsiz dağılacak” demek oluyor.

Patronların geliri işçilerinkinden 2,5 kat daha fazla arttı

Böylece aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi, Türkiye Avrupa’da gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu ülke konumundadır. (2) Bunun bir nedeni Avrupa ülkelerinde devlet bütçesinden yoksullar için ayrılan sosyal transferler biçimindeki mali kaynakların Türkiye’dekinin iki katından fazla olması.

TÜİK’in verilerinde dikkat çeken bir önemli ayrıntı ise emek ve sermaye gelirleri ve kadın ve erkek gelirlerindeki mutlak artışlar arasındaki fark. Buna göre, sermaye sahiplerinin son bir yılda ortalama gelir artışı 187,692 TL olurken, emekçilerin gelirleri 73,624 TL artabildi. Yani patronların geliri 2,5 kattan daha fazla arttı.

Kadınların geliri erkeklerin gelirinin yüzde 74’ü kadar arttı

Kadın ve erkek gelirleri artışları arasındaki farkla ilgili olarak da benzer bir gelişme söz konusu. Öyle ki tüm gelir elde eden erkeklerde bir yıldaki ortalama gelir artışı 57,662 TL olurken, kadınlarda bu artış ortalama 42,948 TL olarak gerçekleşti. Yani kadınların gelirlerindeki artış erkeklerin gelirlerinin yüzde 74’ü kadar olabildi.

Bu veriler hem emek-sermaye hem de erkek-kadın eşitsizliğinin giderek artmakta olduğunun da birer göstergesi.

Bölgeler arası gelir farklılığı iyice arttı

Son olarak, aynı araştırmanın bölgesel gelir farklılıklarını gösteren önemli sonuçları da söz konusu.

Buna göre, Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 2023 yılında 83, 808 TL iken, İBBS 2. Düzey bölgeleri itibarıyla en yüksek olduğu bölge 114, 634 TL ile TR10 (İstanbul) bölgesi oldu. Bu bölgeyi, 108, 036 TL ile TR51 (Ankara) bölgesi ve 101, 372 TL ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) bölgesi izledi. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ise 39,173 TL ile TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkâri) bölgesinde gerçekleşti.

Böylece aşağıdaki  haritadan da görülebileceği gibi Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları illerde elde edilen ortalama hane halkı harcanabilir geliri Türkiye ortalamasının ancak yüzde 46,7’si ve İstanbul’dakinin yüzde 34,1’i kadar olabildi.

Bölgenin diğer bölge ya da illere göre çok daha yoksul bir konumda olduğu açık. Ancak Bölgeye ilişkin bu veriler ortalama veriler olduğundan, Bölgedeki gelirin kendi içinde nasıl dağıldığı da önemli.

Bölgedeki sınıfsal eşitsizlik daha az

BETAM’ın 2019 yılı verilerini esas alan bir araştırmasına göre (3), diğer bölgelerle kıyaslandığında Bölgedeki sınıfsal ayrışma göreli olarak daha az. Bu çalışmada 2019 yılında Türkiye geneli nüfus yüzde 10’luk dilimlere ayrıldıktan sonra, en alt ve en üst yüzde 10’luk dilimde yer alanların Bölge nüfusu içindeki paylarına yer veriliyor.

Buna göre, Güneydoğu Anadolu Bölgesi nüfusunun yüzde 30’u en alt yüzde 10’luk gelir dilimde yer alıyor. Batı Marmara Bölgesi nüfusu içerisinde en yoksul grupta yer alan nüfus ise yüzde 8. Yani en alttakilerin sayısı Güney Doğu Anadolu’da Batı Marmara’dakinin neredeyse dört katı civarında. Buna karşılık, en yüksek yüzde 10’luk gelir dilimde olanların büyük kesimi Batıdaki bölgelerde yaşıyor. Örneğin 2019’da İstanbul nüfusunun yüzde 18’i en zengin yüzde 10’luk dilimde yer alıyor. Bu oran Güney Doğu Anadolu’da sadece yüzde 3 civarında.

Bu veriler, öncelikle, ülkenin Batısı gibi gelişkin bölgeleri ile Güney Doğusu gibi azgelişmiş ya da geri kalmış bölgeleri arasında ciddi gelir farklılıkları olduğunu gösteriyor. İkinci olarak Güney Doğu Anadolu Bölgesindeki gelir eşitsizliğinin diğerine göre daha az olduğunu, yani ilkinde göreli olarak daha eşitlikçi bir gelir dağılımı olduğunu ortaya koyuyor.

Bölgesel teşvik politikaları işe yaramadı

Diğer yandan, “bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltmak için” uygulandığı öne sürülen bölgesel teşvik politikalarının uygulama sonuçları, ülkede “Kürt Sorunu” olarak da bilinen sorunun ne denli önemli bir sorun olduğunu gösteriyor.

Öyle ki, bu konuda yapılmış olan bir çalışmaya göre (4), 2011-2021 dönemini kapsayan on yıllık süreçte, 6 teşvik bölgesine ayrılan ülkede devletçe sağlanan teşvikler bölgeler arasındaki farklılıkları azaltmadığı gibi daha da artırdı.

Sözü edilen bu on yılda Türkiye ekonomisi toplam yüzde 66 büyüdü (yıllık ortalama yüzde 5). En gelişkin illeri ve orta gelişkinlikteki illeri kapsayan 1, 2 ve 3’ncü teşvik bölgeleri Türkiye ortalamasının üstünde, geri kalmış illerden oluşan 4, 5 ve 6’ncı teşvik bölgelerinin büyüme hızları ise Türkiye ortalamasının altında kaldı.

Bu süreçte Türk Lirası bazında kişi başı gelir ortalama yüzde 355 arttı. Türkiye ortalamasının üzerine, en gelişkin 2’nci ve 3’ncü bölgeler olmak üzere sadece iki bölge çıkarken, ağırlıklı olarak Güneydoğu illerini kapsayan (Urfa’dan, Hakkâri, Bingöl ve Ardahan’a kadar toplam 15 il) 6’ncı Bölgedeki kişi başı gelir artışı yüzde 324 ile en alt sırada kaldı. Kişi başı gelirde enflasyondan arındırılmış en yüksek reel kayıp ise yüzde 16,8 ile yine 6’ncı Bölgede gerçekleşti.

Sonuç olarak

Ana akım medya TÜİK verilerini değerlendirirken ne sınıfsal ne de kimliksel farklılıkları dikkate alıyor. Gelir adaletsizliği emek örgütlerinde dahi  “bireysel” gelir dağılımında artan adaletsizlik olarak adlandırılıyor.

Dahası, Kürt Sorununu konuşmanın solun bazı kesimlerinde bile tabu olarak görüldüğü ülkede, DİSK gibi emek örgütleri dahi aynı verilerden hazırladığı son raporunda (5) bölgeler arasındaki gelir farklılıklarına yer vermiyor.

Kuşkusuz gelir bölüşümü adaletsizliği öncelikle, kapitalist toplumdaki üretim araçlarına sahip olup olmamak ile ilgili, yani insanların nesnel olarak ait oldukları sınıfsal konumları ile ilgili bir durumdur. Kısaca sosyal sınıflara ayrılmış kapitalizmde bu sınıfsal ayrışmanın bir sonucudur.

Bu yüzden de, başta işçi sınıfı, emek örgütleri ve sosyalist sol olmak üzere emek sömürüsüne karşı çıkan herkes, burjuvazinin herkesi aynı gemideymiş, dolayısıyla da herkesin çıkarları aynı imiş gibi göstererek sömürüyü ve gelir eşitsizliklerini meşrulaştıran ideolojik dilini kullanmaktan kaçınmalıdır ve emek sömürüsünü gün ışığına çıkartacak olan kendi sınıfsal dilini kullanmalıdır.

Ancak gelir erkek ve kadınlar arasında da eşit dağılmıyor. Bu da kapitalist toplumda gerçekte toplumsal cinsiyet eşitliğinin olmaması, yani bu toplumun erkek egemen bir toplum olmasından kaynaklanıyor. Bu gerçek de vurgulanmalıdır.

Son olarak, içinde yaşadığımız coğrafyada ve toplumda sınıfsal eşitsizlikler kadar kimliksel eşitsizlikler de son derece yakıcıdır. Bu yüzden de farklı etnisitelerin ve kimliklerin gerçekte iktisadi ve politik anlamda eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayamadıkları ülkede, Fırat’ın Doğusu ile Batısı arasında üç kata kadar gelir farkının söz konusu olması ve verilen bunca teşvike rağmen bu farkın daha da açılması, sorunun basit bir “bölgesel kalkınma ya da gelişme farkı sorunu olmadığının” gösterdiğinden, demokratik, barışçıl, kalıcı ve eşitleyici siyasal ve iktisadi çözümler geliştirilmelidir.

Dip notlar:

  • TÜİK, Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2023, https://www.tuik.gov.tr (29 Ocak 2024).
  • DİSK-AR, Bireysel Gelir Dağılımında Vahim Bozulma, https://arastirma.disk.org.tr (29 Ocak 2024).
  • Alpay Filiztekin, Gelir, beşeri sermaye ve işsizlikte bölgesel eşitsizlikler: 2005-2019, Betam Araştırma Notu 23/268 (21 Şubat 2023).
  • İsmet Özkul, “Teşvik sisteminin 10 yıllık bölgesel büyüme karnesi”, https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/tesvik-sisteminin-10-yillik-bolgesel-buyume-karnesi (17 Ocak 2023).
  • DİSK-AR, agr.
Öğretim üyesi, yazar Mustafa Durmuş, 10 Nisan 1956 yılında Gümüşhane’de dünyaya gelmiştir. 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başlamış, aynı yıl Akademiye bağlı Maliye Fakültesinde Doktora Programına kabul edilerek bu programdan mezun olmuştur. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını almıştır. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulunmuştur

Bir Cevap Yazın