Her yıl mayıs ayında, kendi idealleri uğruna mücadele ederken devlet tarafından öldürülen devrimcilerin, yurtseverlerin ve ilerici demokrat aydınların hayatları ile ilgili yazılar yazılıyor, programlar yapılıyor, paneller düzenleniyor. Bu bağlamda hakkında en çok konuşulan insanlardan biri de İbrahim Kaypakkaya’dır.

Kaypakkaya kendi kuşağının bütün diğer aktif bireyleri gibi, bütün dünya ölçeğindeki toplumsal çalkantının bir ürünüdür. Bu kısa notun amacı, uzun uzadıya bunun üzerinde durmak değil.

Kaypakkaya öldürüldüğü günden bu güne, Osmanlıdan Cumhuriyete egemenlik sistemine ve devlete karşı bütün bir uzamda düşmanlığını açıktan ilan etmiş olması nedeniyle, Türkiye’nin liberal ilerici aydınlarınca bir görmezlikten gelme, üstünü kapatma kumpası ile karşı karşıyadır. Bu belli ölçülerde Kürt aydını açısından da söylenebilir.

Bunun kadar önemli olan bir yan daha var; o da Kaypakkaya ardıllarının, Türk aydınının yok sayma kumpasına nesnel olarak yaptıkları katkıdır.

Dolaysıyla İbrahim Kaypakkaya’nın eylemi ve anısı, bir saldırı cephesi ve bir talihsizlik yaşamaktadır. Bir yandan Kemalist aydınların onu ’71 devrimci hareketinin diğer önderlerinden ayırarak tecrit etmeleri, beri yandan Kaypakkaya devamı iddiasındakilerin onun devrimci teorisini derin dondurucuya koymaları ve en tamamlanmamış teorik ve siyasal tespitlerinde ısrar etmeleridir.

Bu yok sayma ve dondurma, o tarihsel aktörü sonraki ve yeni genç kuşaklarca üzerinde çalışmasını, onun teori ve pratiğinin canlı özünü kavramalarının olanaklarını da tümüyle sınırlamaktadır.  Daha da önemlisi Kaypakkaya eserini yeni kuşaklar nazarında itibarsızlaştırmaktadır. Bu ikinci etmen, ona saldırmak için bekleyen yok sayma ve itibarsızlaştırma kumpasının elini de son derce güçlendirmektedir.

Lenin bir yerde “Marx-Engels için, onlar sosyalizm için bir temel kurdular. Ama bina henüz inşa edilmeyi bekliyor. Bizim görevimiz binayı inşa etmektir” diyordu. İbrahim ardılları, binaya bir tuğla koymak şöyle dursun, onun doğru fikirlerini de iğdiş ederek tanınmaz kıldılar. Bu durum İbrahim hakkında, onların sınırlı ilişkileri dışında kalan geniş ilerici-demokrat toplumsal kesimlerde her geçen gün giderek daha kapsamlı bir itibar kaybı oluşturuyor.

İbrahim Kaypakkaya kendi teori ve programını oluşturduğunda ve öldürüldüğünde 24 yaşındadır. Okumak, araştırmak ve yazmak zamanını 18 yaşında başlatacak olursak ve bunu da İbrahim özelinde düşünürsek bahsedeceğimiz zaman dilimi toplam 6 yıldır. İlk iki yılı saymazsak söz konusu bütün işler için onun dört yılı vardır. Dört yılda kişi bütün zamanını okuma, araştırma ve yazma eylemine hasretse bile kaç kitap okuyabilir? Kaldı ki o kuşak hep bir koşturma içindedir. Sonraki yıllarda binlerce devrimci, onlarca yıl hapishanelerde kaldık. Acaba kaç kişi İbrahim Kaypakkaya’daki derin analitik akıl seviyesinde bir teorik üretim gerçekleştirebildi?  Kaypakkaya’nın özetlediğim koşullarda ve kısıtlı imkânlarla yaptığı teorik üretimi, bu üretimin taşıdığı önemli sınırlılıkları ve subjektif tespitlerini haklı olarak eleştirebiliriz. Bu eylem gerçekleşmezse, O bir kez daha buzdolabında dondurulmaya terk edilmiş olur. Dolayısıyla eleştirenler de, eleştirdikleri fikir ve tespitlerin yerine her hangi bir yeni fikir ortaya koyamadıklarında, bu faaliyetin kendisi de açık bir değersizleştirme işlevi görmektedir.

İbrahim Kaypakkaya

Sistemi sarsacak bir yol ve yöntemler ve/ya da “en otoriter” araçlar üzerinde konuşmayı bir kenara bırakalım.

Öncesi bir yana, yüzyıllık cumhuriyet tarihinde, toplumun alt katmanları açısından, toplumsal refah anlamında en küçük bir iyileşmeden kim söz edebilir? Demokratik hak ve istemler açısından da durum farklı değil. Toplumsal muhalefetin yükseldiği kısa tarihsel kesitlerde bir takım kırıntıdan öte bu toplum, hiç bir zaman demokrasi denilen kavramdan nasiplenmemiştir.

Dünün o büyük kusurlarını eleştirdiğimizde, bir kaç esaslı soruya cevap verilmesi gerekiyor. İnandırıcı olması için, üretimin hangi esaslara göre belirlenmesi gerektiğine cevap verilmeli. Genel olarak “toplumsal ihtiyaçlar” dediğinizde, “mülk” kavramıyla burun buruna gelirsiniz. En azından “mülk gelirleri” (tasfiyesi bizim işimiz değil) nin sınırlanması ve emek gelirlerinin, bu koşullar içerisinde mümkün mertebe birbirine yakın olması gerektiğini söyleyebilmelisiniz. Mevcut dünya (kapitalist demiyorum) -siz bunu Türkiye diye de okuyabilirsiniz- sisteminde menfaatlerin nasıl kümelendiğine bir cevabımız olmalı.

Demokrasi bağlamı da öyle. Siyasi kararlara demokratik katılımdan söz edebilir misiniz? Bu bağlam bütün tarih boyunca formel kalmıştır. Buna da inandırıcı ve gerçekçi bir yanıtımız olmalı.

Abdullah Öcalan 22 yıl evvel, “son iki yüz yılın deneyleri şiddet ve devrim metodunu geçersiz kıldı” dediğinde, ‘hayırlı bir gelişme’ bekliyordu. Ne ki, barışçıl yol önerileri de aynı sertlikle karşılık buldu. Kısaca küçük bir demokratik hak için sizin de bir miktar radikalleşmekten başka hiç bir seçeneğiniz yok. Söylemeye çalıştıklarımdan “şiddet yolu” önerdiğim sonucu çıkmasın. Bir realiteden söz ediyorum. Toplumun en “yumuşak katmanı”na göre konuşmaya çalışıyorum.

Bugün katmerli bir toplumsal çürüme ve bozulma yaşanmaktadır. Sistemin “yoksullaştırıcı ve bağımlılaştırıcı” etkilerine bir sözümüz olacak mı? Olacaksa biraz “sertleşmek”ten başka da bir şansımız olabilir mi?

Sonuç olarak Kaypakkaya’nın bütün görüşlerini eleştirebiliriz. Bu bir tabu olmamalı. Ancak eleştirdiğimiz her konuda mukayeseli bir çalışmayla doğru dediğimiz fikirleri de yerine koymamız gerekiyor. Bunu yapmadığınızda/yapmadığımızda uğraşınız bir karalama ve değersizleştirmeden öte işlev görmez. Kaypakkaya’nın sisteme ve onun kıyım mekanizmasına diklenmesi haklı ve meşrudur. Buna kendi hayatı pahasına cüret etmiş bir gençtir İbrahim Kaypakkaya. Sorular peşinde koşan ve araştıran analitik aklı, onun kendi yanılgılarına karşı da önemli imkânlar barındırıyordu. Bunun somut kanıtı; henüz işkence ve sorgu günlerindeyken hazırladığı savunma taslağı planıdır. O planı, araştırma çalışması yapmasına ömrü yetseydi, kendi yanılgıları ve bilgi eksikliğinden kaynaklı yanlışlarını düzeltme imkânlarına da kavuşabilirdi. Bunu söylemek kehanet değil.

Bu “değinme”yi bir anımla noktalamak istiyorum. 1973 yılı Nisan son günleri olsa gerek. Biz bir grup arkadaşı Diyarbakır Seyrantepe’deki Askeri Tutukevinden İbo ile yüzleştirmeye aldılar. İbrahim, o günlerde bir fırsatta arkadaşlarımızdan birine; “ bir yüzleştirme olursa, ben hiç birinizi tanımıyorum” diye uyarmıştı. Tam sayımızı hatırlamıyorum. Bir gruptuk. Büyük ve konforlu bir salona girdik. Yedinci Kolordu Komutanı Şükrü Olcay, sorgucu ve işkenceyi bizzat yöneten binbaşı savcı Yaşar Değerli ve daha bir kaç yüksek rütbeli subay sohbet halindeydi. İbo bir kenarda sandalyede oturuyordu. O lenger şapkalı, omuzları ve yakaları bir dizi alet edevatla süslü general topluluğunu görünce, doğrusu ürperdim. Bizi tek sıra halinde karşılarına aldılar. En baş general bize hitaben bir şeyler söylemeye yeltendi. O daha söze girmemişti. İbo sandalyesinde doğruldu. Önce hepimize bir sıcak bakış gezdirdi, sonra o general topluluğuna döndü yüzünü. Sert ve katı sözlerle; “siz bu halk çocuklarına işkence ederek beni tanıdıklarını kabul ettirmişsiniz. Ben bunların hiç birini tanımıyorum” dedi. Son söz söylenmişti. Hiç birimiz İbo’yu tanımıyorduk.

Hüseyin Tekin
1952’de Dersim’de doğdu. İlk gençlik yıllarından itibaren Dersim ve çevresinde siyasi faaliyetlere başladı. Kaypakkaya’nın Dersim’de yürüttüğü politik çalışmaların içinde onunla birlikte yer aldı. Aynı dönemde Kaypakkaya’nın sorgulandığı Diyarbakır cezaevinde uzun süre tutuklu kaldı ve Kaypakkaya’yı sorgulayan ekip tarafından sorgulandı. Sonraki yıllarda siyasi faaliyetlerine devam ederken tutuklanıp cezaevinde kaldı. Yaşamını Almanya’da sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here