“Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti.

Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi.”

İkinci El Zaman, Kızıl İnsanın Sonu, 2015 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan Svetlana Aleksiyeviç’in 2013’te kaleme aldığı ve Sabri Gürses’in Rusça’dan çevirip Eylül 2016’da Kafka, Epsilon Yayıncılık tarafından basılan kitabı. Sovyet sonrası kaosun anlatıldığı bir diğer önemli çalışma. Telgraf’taki bir önceki yazımda da bu konuya değinmiş ve Joma Nazpary’nin Sovyet Sonrası Karmaşa, Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme kitabını tanıtmıştım. Konuya ilgi duyanlar için bir fikri takip bu yazı.    

              Kitap iki bölümden oluşuyor: Apokalipsisle Teselli başlıklı birinci bölümde 1991-2001 arası Kızıl İç Kısımda On Hikâye yer alıyor. Bu hikâyelerin öncesinde Bir Suç Ortağının Notları bulunmakta… İkinci Kısım Boşluğun Cazibesi başlığını taşıyor ve 2002-2012 yılları arasını içeren Sokak Gürültüsünden ve Mutfak Sohbetlerinden İbaret İç Kısmı Olmayan On Hikâye’den oluşuyor.

              Bir Suç Ortağının Notları’nda yazar, “homo sovyeticus”tan söz ederken “Tek bir komünist belleği olan insanlardık.” diyor ve ekliyor: “…bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi.” “Bütün değerler yıkıldı”ktan sonra elde ettikleri özgürlüğün “tüketim özgürlüğü” olduğunu fark ettiler.

              Aptal İvanuşka ve Altın Balığa Dair’de Petersburg Felsefe Fakültesi’ni bitiren bir çift anlatılır. Erkek, kazan dairesinde ateşçiliği, karısı da kapıcılığı seçmiştir. Böylece mutlak özgürlük elde etmiştir. Mühendisin 130 ruble aldığı bir sistemde 90 rubleye ateşçilik yapacak 40 ruble kaybedip kazandığı zamanda bolca kitap okuyabilecek fikir üretebilecektir. Perestroyka’da her şeyin bittiğini fark eder. Artık kapitalizm gürlemektedir. Oyunun kuralları değişmiştir. “Paran varsa insansın, yoksa kimse değilsin. Hegel’in tamamını okumandan kime ne?”  Paranın keşfinin atom bombası patlaması gibi bir etki yarattığını düşünen ateşçi, duyguların yitimini şöyle anlatır. “Eskiden sık sık ‘mutfak hayatımızı’ hatırlıyordum. Nasıl bir aşk vardı! Ne kadınlar vardı! Bu kadınlar zenginleri küçümserdi. Onları satın alamazdın. Şimdiyse duyguya zaman yok.”

              Gorbi’yi Nasıl Sevdiğimize ve Sevmekten Nasıl Vazgeçtiğimize Dair’de “İnsanların büyük kısmının antisovyet” olmadığını, “sadece iyi yaşamak” istediklerini okuruz. Perestroyka’yı halkın değil, sadece Gorbaçov ve bir avuç entelektüelin gerçekleştirdiğini duyarız “Gorbaçov’dan benden Vatan’ımı çaldığı için nefret ediyorum. Sovyet kimliğimi, en değerli şey gibi saklıyorum. Evet, morarmış tavuklar ve çürük lahanalar için kuyruğa giriyorduk, ama Vatan’dı bu. Onu seviyordum. …Mutluluk geldi, ha? Salam ve muz geldi. Bok içinde yuvarlanıp yabancı şeyler yiyoruz. Vatan yerine büyük bir süpermarket geldi. Eğer buna özgürlük deniyorsa, böyle özgürlük lazım değil bana.”

              Diktatörün Güzelliği ve Betondaki Kelebeğin Sırrına Dair’de 49 yaşındaki Elena, “…Özgürlük peşinde koşmadılar, kot pantolon peşinde koştular… Süpermarket peşinde… Biz büyük bir halktık! Bundan satıcı ve yağmacılar çıkardılar.” diyor ve ekliyor: “Sovyet zamanıyla gurur duyuyorum!          

              Fısıltı ve Çığlığa… ve Heyecana Dair’de 57 yaşındaki Margarita “Hayatım boyunca şu inançla yaşadım: En mutlu kişiler biziz, görülmemiş ve mükemmel bir ülkede doğduk. Böyle başka bir ülke yok… Bu yeni hayatta mutlu olamam! Bu hayatta iyi olmayacağım, asla iyi olmayacağım tek başıma.”

              Yalnız Bir Kızıl Mareşal ve Unutulmuş Devrimin Üç Gününe Dair’de N. “Bizi tanklarla ve roketlerle ele geçirmediler, en güçlü olduğumuz şeyi yıktılar. Ruhumuzu. Sistem çürüdü, parti çürüdü.”

              Hatıraların Sadakası ve Anlamanın Şehvetine Dair’de 14 yaşındaki İgor, şöyle sesleniyor: “İşte biri duruyor kürsüde. Yalan söylüyor, herkes alkışlıyor ama herkes biliyor onun yalan söylediğini ve o da onların yalan söylediğini bildiğini biliyor. Ama bütün bunları söylüyor ve alkışlardan memnun oluyor… Söze dökülüyordu her şey… Bugün artık bu imkânsız, bugün bir şeyler söylemek değil yapmak lazım. Kesinlikle her şeyi söyleyebilirsin ama sözün hiçbir hükmü yok. İnanmak isterdik ama inanamıyoruz. Herkes her şeye tükürüyor, gelecekse pislikten ibaret. Bizde böyle değildi… Ah- ah! Şiirler, şiirler… Sözcükler sözcükler… Sözün dünyayı sarsabileceğine inanıyorduk… Sonra bir şeyler oldu… Yeryüzüne indik. Mutluluk ve coşku hissi yerle bir oldu. Tamamen ve bütünüyle… Bu yeni dünyanın benİm olmadığını, benim için olmadığını anladım.”

              Başka Bir İncil ve Diğer İnananlara Dair’de 87 yaşındaki Vasili anlatıyor: “Biz kendimize adil bir yaşam, yoksulu zengini olmayan bir yaşam hayal etmiştik… Bugün sosyalizm diye hakaret ettikleri şeyin sosyalist fikirle hiçbir alakası yok. Fikir suçlu değil”

              Alevlerin Şiddeti ve Yücelişle Kurtuluşa Dair’de 77 yaşında kendini trenin altına atarak intihar eden yaşlı asker Timeryan’ın intihar mektubundan ilk satırlar: “…Eğer o zaman, savaş sırasında, aldığım bir yara yüzünden ölseydim vatan uğruna öldüğümü bilecektim. Ama şimdi köpek gibi yaşadığım için öldüğümü biliyorum. Mezarıma da böyle yazılsın.”

              Eziyetin Tatlılığı ve Rus Ruhunun Şaşırtıcılığına Dair’de 49 yaşındaki müzisyen Olga Karimova soruyor: “Puşkin okuyan insanın silahsız insanlara ateş etmesi mümkün müdür? Bach dinleyen bir insanın…” Rus erkek ve kadınlarını şöyle tarif ediyor Olga: “Bizim erkekler azizdir, hepsi de travmalıdır; ya savaştan dolayı ya hapisten, kamptan. Savaş ve hapis; iki temel Rusça sözcük… Rus kadınının asla normal bir erkeği olmadı. Bu kadın doktordur, doktor. Erkeği biraz kahraman yerine koyar, biraz çocuk. Kurtarır onu.”

              Öldüren Herkesin Tanrıya Hizmet Ettiğine İnandığı Zamana Dair’de 24 yaşındaki topograf Olga anlatıyor: “İnsanlar aynı otobüsle gezer, aynı okullara gider, aynı kitapları okur, aynı ülkede yaşardı ve herkes Rusça öğrenirdi. Şimdi ise birbirlerini öldürüyorlar. Komşu komşuyu, sınıf arkadaşları birbirlerini öldürüyor. Erkek kardeş kız kardeşini öldürüyor. Hemen şurada savaşıyorlar, evlerinin hemen yanında… Ne kadar oldu ki? Bir yıl… iki yıl önce… kardeş gibi yaşardık. Herkes Komsomol ve komünistti. Okul yıllığına yazmıştım: ‘Sonsuza dek kardeşiz…’ …Bir ay önce herkes Sovyetti, şimdi Gürcü olmuştuk, Abhaz olmuştuk…”

              Küçük Kızıl Bayrağa ve Baltanın Gülümsemesine Dair’de İtalyan tesisatı satan mimar Anna “Biri bana on yıl önce söyleseydi, o Nostradamus’u dövmeye bile kalkmazdım, gülüp geçerdim. Tam bir Sovyettim; parayı sevmek ayıptı, hayali sevmek lazımdı.” diyor.

              İkinci Bölümde İç Kısmı Olmayan On Hikâye yer almakta. Bunlardan ilki, Romeo ve Julliet’e Dair… Ama Onların Adı Margarita ve Ebulfez. Margarita, “Bakü’de büyük bir evde yaşıyorduk… Büyük bir avlusu vardı, avluda dut ağacı vardı, sarı dut. Enfesti! Hep beraber yaşıyorduk, tek bir aile gibi; Azerbaycanlılar, Ruslar, Ermeniler, Ukraynalılar, Tatarlar… Klara Teyze, Sara Teyze… Abdulla, Ruben… En güzeli de Silva’ydı, uluslararası uçuşlarda hosteslik yapıyordu, İstanbul’a uçuyordu, kocası Elmir de taksiciydi. Kadın Ermeni’ydi, erkek Azerbaycanlı ama kimse bunu düşünmüyordu bile, böyle konuşmalar hatırlamıyorum hiç. Dünyayı başka türlü bölerdik: iyi bir insan mı, kötü mü; açgözlü mü, müşfik mi? Komşu ve misafir. Hepimiz aynı köydendik. Aynı şehirden… Herkesin bir milliyeti vardı; herkes Sovyetti, herkes Rusça bilirdi.” dedikten sonra yaşanan katliamları anlatmaya başlıyor.

              Komünizmden Sonra Bir Anda Başkalaşan İnsanlara Dair’de –bir önceki bölümün adı da olabilirdi bu pekâlâ- insanın sadece mağrur bir tınlayışa değil, farklı farklı seslere de sahip olduğu zamanlara dair hikâyeler okuruz. Bir kilo etin üç yüz ruble, ilkokul öğretmeni Olya Teyzenin maaşınınsa yüz ruble olduğunu öğreniriz.  

Mutluluğa Çok Benzeyen Yalnızlığa Dair’de 35 yaşındaki reklamcı Alisa, “Mutluluk? Mutluluk da ne? Dünya değişti artık…  Şimdi yalnız insanlar başarılı ve mutlular, zayıf ya da başarısız değiller. Her şeyleri var: para, kariyer. Yalnızlık, bu da bir seçim. Ben hep yolda olmak istiyorum. Ben avcıyım, uysal bir av değil. Bu seçimi yapan benim. Yalnızlık mutluluğa çok benziyor.” diyor.

Onların Hepsini Öldürmek Arzusuna Dair, Bir de Bunu İstemiş Olmaktan Duyulan Korkuya Dair’de 22 yaşındaki öğrenci Kseniya yaşadığı terör saldırısını anlatıyor: “Taksici puştlar terör saldırısından sonra Domadedova Havaalanı’nda taksi ücretlerine zam yaptılar. Acayip hem de. Herkes fırsatını kolluyor. Anasını satayım, indireceksin arabadan, suratını kaportaya vura vura bir güzel dağıtacaksın!… Birileri kan havuzlarında yuvarlanıyor, diğerleri cep telefonuyla fotoğraflarını çekiyordu. Klık, klik. Hemen Livejurnal’de fotoğrafları yayınladılar. Bu ofis sürüngenlerine eğlence lazımdı.”  Okurken aklınıza Atatürk Havalimanı’ndaki terör saldırısındaki benzerlik geliyor.

Tırpanlı Kocakarı ile Güzel Kıza Dair’de Amerika’ya göç etmiş Aleksandr anlatıyor: “Oradan bakınca Amerika cennet gibi geliyordu. Mutluluk ülkesi. Geldiğimiz zaman ilk izlenimim şuydu: Biz komünizmi inşa ettik ama onu Amerikalılar hayata geçirmiş… Pizza kokusu… güzel kahve… Akşamleyin kocamla bir şişe Martini açıp Marlboro içiyoruz. Hayallerimiz gerçek oldu! Ama her şeye kırk yaşında sıfırdan başlamak gerekti. Hemen iki üç basamak aşağı iniyorsun; rejisörmüşsün, aktrismişsin, Moskova’da üniversite bitirmişsin, bunları unutman lazım. Önce bir hastanede hademelik yaptım; lazımlıkları taşıdım, yerleri sildim. Dayanamadım. İki ihtiyarın köpeğini gezdirmeye başladım. Süpermarkette kasiyer olarak çalıştım… Kocam Rusya’dan ayrılmayı çok istedi… Yanımızda on sandık Rusça kitap getirdik, çocuklar anadillerini unutmasınlar diye. Moskova’da gümrükte sandıkları açtılar, antika eser aradılar ama yanımızda Puşkin vardı, Gogol vardı… Rusya, benim Rusya’m… Canım Petersburg’um! Nasıl da dönmek istiyorum! Şimdi ağlayacağım… Yaşasın komünizm! Yaşasın yurdum!”

              Tanrının Kapımıza Bıraktığı Başkasının Acısına Dair’de 27 yaşındaki göçmen işçi Ravşan anlatıyor: “Doksan iki yılı… Hepimizin beklediği özgürlük yerine iç savaş başladı. Kulablılar Pamirlileri, Pamirliler Kulablıları öldürmeye başladı… Karateginler, Hissarlılar, Garmlılar; hepsi bölündü. ‘Ruslar, elinizi çekin Tacikistan’dan’, ’Komünistler, defolun Moskova’nıza!”  Benim sevdiğim Duşanbe değildi bu artık… Şehrin sokaklarında elleri borulu ve taşlı kalabalıklar geziyordu… Son derece barışçı, sessiz sakin insanlar katile döndü. Daha dün dosttular, huzurlu huzurlu çay içiyorlardı çayhanede; bugünse gidip demir çubuklarla kadınların karnını parçalıyorlar. Dükkânları, mağazaları yağmalıyorlar… Söylesene abla, neden insanlar bu kadar çabuk öğrendiler birbirlerini öldürmeyi? Okulda hepsi okumuştu Hayyam’ı, Puşkin’i.

              Kahpe Hayat ve Beyaz Vazodaki Yüz Gram Küle Dair’de 29 yaşındaki Tamara’nın, Ölülerden Tiksinmeye ve Tozun Sessizliğine Dair’de 28 yaşındaki Olesya’nın, Kurnaz Karanlığa ve ‘Bundan Çıkabilecek Başka Bir Yaşama’ Dair’de 37 yaşındaki Elena’nın hikâyesini okuyacaksınız. J. M. Coetze’nin dediği gibi “… bu büyüleyici kitapta, yirminci yüzyılı anlamlandırmaya çalışırken aşk ve ölüme, sevinç ve üzüntülerine dair hikâyelerini anlatan Rus seslerinin oluşturduğu zengin bir senfoninin orkestrasyonunu…” hissedeceksiniz.

              Kitabın Adı: İkinci El Zaman (Kızıl İnsanın Sonu)

              Yazarı: Svetlana Aleksiyeviç

              Çeviri: Sabri Gürses

Yayımlayan: Epsilon Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 524

Hakan TUNCAL/ 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1994 yılında mezun oldu ve o yıl İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Bir dönem Eğitim Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetiminde görev aldı. 2004-2009 yılları arasında MEB tarafından Kazakistan’da görevlendirildi. Kazakistan Türkiye Türkçesi Eğitim Öğretim Merkezinde ve çeşitli üniversitelerde yabancılar için Türkçe dersleri verdi. Halen İstanbul’da bir devlet okulunda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Katya, Bir Fenerbahçe Romanının yazarıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here