Kamuoyuna Açık Mektup

Geçtiğimiz şubat ayı başlarında, OHAL Komisyonunun 2020 yılı faaliyet raporunu yayınlandı. Sayfalar boyunca uzayıp giden kararlar, rakamlar, grafikler, tablolar… Akıp giden cümleler, cümleler. Bu cümlelerin arkasında darbe fırsatçısı rövanşist bir toplum mühendisliğinin, zulmün ve kayıtsızlığın kararttığı ve artık geleceğe güvenle akamayan yüzbinlerce hayat gizleniyor. Korkunç bir kesintiye uğramış hayatlar. OHAL komisyonunun mekanik dilli ve soğuk yürekli  cümlelerinin görünmez hale getirdiği hayatlar…

O raporda Türk Dili ve Edebiyat Öğretmeni Mehmet Nasır Sönmez’in ne adı ne de trajik sonu yer alıyordu. Mehmet Nasır Sönmez orada sadece bir rakamdan ibaretti. Komisyon tarafından göreve iadesine karar verilenlerden biri olarak… Komisyon bu kararı Sönmez’in görevden üç yıl sonra verebilmişti. Ne var ki görevinden ihraç edilmiş bu suçsuz ve hatasız genç öğretmen iade kararını hiç göremedi. Çünkü tam üç ay evvel beşinci kattaki evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetmişti.

İhraçlar arasında ağır hastalıklara yakalanmış, tedavi olanağı dahi bulamamış üyelerimiz vardı. Yurtdışında tedavi görenler pasaport yasağı nedeniyle bu tedaviyi yarıda bırakmak zorunda kaldığından hastalıkları ilerledi.Yaşamlarının geriye kalanını yatağa bağımlı halde geçirmeye mahkum oldular. Sendikamız BES Diyarbakır Eski Şube Başkanı Ahmet ÇOBAN, BES üyesi Necdet KALKAN, SES Malatya eski şube eş başkanı Bülent Uçar, KESK’li Mücahit Karataş ve Ömer Faruk Arsoy gibi çok sayıda kamu emekçisi ise sürecin yüküne daha fazla dayanamadı ve yaşamını yitirdi.

Komisyon adalet getiremedi. Çünkü geç gelen adalet, adalet değildir… Mehmet Nasır Sönmez ölümünden sonra aklanan tek isim değildi. Komisyonun kararları Mücahit Karataş, Bülent Uçar, Ömer Faruk Arsoy, Gökhan Açıkkollu’ya da adalet getiremedi. Onların her biri KHK ile görevden uzaklaştırılan ve haklarındaki iade kararları ancak ölümlerinin ardından verilebilen kamu emekçileriydi.

Komisyon yılları, rakamları ve tabloları birbirine eklerken, büyük acılar yaşandı bu ülkede. Tabloların ve grafiklerin anlatamayacağı acılar…

Küçücük evlatlarını bırakarak bu dünyadan çekip gitmeyi seçen gencecik insanlar oldu. Çaresizlikleri hakkında hiçbir şey bilmediğimiz yurttaşlar. Bu tür olaylar yoksulluk, açlık ve pandemi intiharı olarak yorumlanıp hızla soğuk rakamlara dönüştürüldü.Türkiye’de 2012 yılından bu yana 60 bine yakın intihar vakası kayıtlara geçti. Bu korkunç rakamın arkasında açlık var, yoksulluk var. Evine ekmek götürmediğini söyleyen ve isyan eden yurttaşlar var. Bu insanlar rakamlardan, grafiklerden tablolardan ibaret değil. Yıkım ve acı rakamlara dökülemiyor…

İntiharların OHAL komisyonuyla ne ilgisi olduğunu sorabilirsiniz? Belki de gerçekten büyük kısmının bir ilgisi yok. Fakat bir kısmının da elbette var. KHK’lar ile işlerinden edilen yüzbinlerce yurttaşın ve ailelerinin çaresizliğinin bu korkunç intihar tablosunda bir yeri olmadığını hangimiz iddia edebiliriz?

KHK zulmünün haksızlığı ve hukuksuzluğunun sayısız örneği var. SGK’da memur olarak çalışırken KHK ile ihraç edilen Muhammed Zekeriya Özdil’in, çocuğu olmadığı halde “çocuğunu FETÖ okullarında okutmakla” suçlandığını öğrendik. Özdil hakkındaki dosyada hakkında başka bir soruşturma olmadığına dair emniyet bilgisi de yer alıyordu. Buna rağmen Özdil’in komisyona yaptığı işe iade başvurusu PKK ile iltisaklı olduğu gerekçesiyle reddedildi.

OHAL Komisyonu bu toplumun hafızasında maalesef adil bir resimle yer almıyor. Almayacak. Adaletsizliği ölüme dek uzatan ve üzerini kapatan bir komisyon…

Olağanüstü hal kapsamında yayınlanan KHK’lar ile 125.678’i kamu görevinden çıkarma olmak üzere toplam 131.922 tedbir işlemi gerçekleştirilmiş. Bu işlemlerle ilişkili yegane inceleme merci olarak üç yıl önce kurulan ve kurulduğu andan itibaren iç hukuk ya da uluslararası hukuk çerçevesinde dava, itiraz ve hak arayışlarının önünü kesen komisyon hâlâ çalışmalarını tamamlamış değil. Yayınlanan raporda bugüne dek komisyona yapılan başvuruların yüzde 89’unun sonuçlandırıldığı belirtiliyor. İncelemesi devam edilen başvuru sayısı ise 14.320.

Karara bağlanmayan dosyalar arasında KESK’lilerin  oranı çok yüksek. KESK üyelerine ait 4267 ihraç dosyasının sadece yüzde 38’i karara bağlanmış, yüzde 62’si ise 4 yıldır karara bağlanmayı bekliyor! KESK’lilere ait hâlâ karara bağlanmayan dosya sayısı yaklaşık 2.400. Bu sayı karara bağlanmamış dosyalar arasında yüzde 15’in üzerindeki yüksek bir orana denk düşüyor. KESK’lilerin oranının yüksekliği kasıtlı bir geciktirme ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Karara bağlanmayı bekleyen dosyaların çoğunluğunun barış akademisyenlerinden ve haklarında istihbarat raporları, mahkeme kararları, savcılık soruşturmaları gibi herhangi en ufak bir isnat bulunmayanlardan oluştuğu da biliniyor. Bu durum komisyonun kararlarının ve incelemelerinin siyasi karakterini de açıkça gösteriyor. Başvuruların yüzde 89’u sonuçlandırıldığı halde, yüzlerce barış imzacısının hiçbirinin başvurusunun henüz incelenmemiş olduğu görülebilir. Aynı gerekçelerle ihraç edilen ve ağır ceza mahkemelerinde yargılanan bu akademisyenlerin -istinaf sürecinde bulunan az sayıdaki dava hariç- yargılanma süreçleri tamamlanmış ve tümü, haklarında açılan davalardan beraat etmiştir. Beraatların dayanağı olan AYM gerekçeli kararında, akademisyenlerin imza eylemlerinin “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği uzun uzun açıklanmıştır. Bu akademisyenler iptal edilmiş pasaportlarını da yeniden alabilmiştir.

Komisyonun, “Barış İmzacıları” konusunda siyasi iktidar nezdinde bir karar oluşturulamadığı için bu imzacıların hiçbir başvurusunu inceleyemediği açık bir gerçek olarak yıllardır önümüzde duruyor. Barış imzacılarını, meslekten çıkarılan diğer kamu çalışanlarından ya da diğer tedbir kararlarından daha ayrıcalıklı bir durumları olduğundan değil, fakat bu özel “muameleden” dolayı örnek veriyoruz. Barış imzacılarının başvurularının bir tekinin bile sonuçlandırılmamış olması, komisyonun incelemeleri üzerindeki siyasi baskıyı göstermek bakımından son derece dikkat çekicidir.

Komisyonun işleyişi bu örneğin de ortaya koyduğu gibi toplum vicdanını rahatlatmayan, adil olunduğu yönünde güven duygusu yaratmayan ve bu ülkenin yargı sistemiyle ilişkili gurur duyulmasına imkan tanımayan bir işleyiştir. Oysa adalet herkes içindir. Herkes için olmayan adalet, adalet değildir.

Başarısız darbe girişiminin akabinde bu ülkenin kamu kesiminde yıllar yılı çok sınırlı ekonomik imkanlarla çalışıp duran ve bu adanmış çalışma karşısında sadece ve sadece çocuklarının geleceğini bir ölçüde görebilme umudu taşıyan sendika üyesi binlerce öğretmen gibi, binlerce diğer demokrat kamu çalışanının güven içinde yaşama hakkı çalınmıştır. Darbelere de FETÖ’cü yapılanmalara da açıkça karşı olmuş binlerce KESK üyesi menfur darbe girişiminin yol açtığı kaotik ortam fırsat bilinerek kamudan tasfiye edilmiştir. KHK’larla inşa edilen düzen açık bir hınç düzenidir. AKP’nin 657’den gelen her tür konfor ve güvenceye ilişkin hınç söylemi darbe girişiminin çok öncesinden başlamış bir söylemdir.

KHK’larla ihraçların kamuda kadrolaşma imkanı yaratmak için bir hınç siyaseti çerçevesinde gerçekleştirildiği yönünde güçlü bir kanaat vardır. KHK’ların bu işe yaradığını görmek için bugün sadece eğitim alanına ve üniversitelerin durumuna bakmak yeterli. FETÖ ya da başka herhangi bir terör faaliyetiyle irtibat ya da iltisaktan çok çok uzak olduğunu bildiğimiz üyelerimize bu haksızlığı yapanların tanımadığımız yüz binlerce insana karşı adil olduğunu düşünmek için nasıl bir nedenimiz olabilir?

Korkunç bir darbe girişiminin ardından geçen yıllarda toplumun yarısından çoğunun zihninde “darbe ve FETÖ ile mücadelenin” ciddiyetine ilişkin çok büyük soru işaretleri oluşmuşsa bunda AKP iktidarından başka kimsenin suçu yoktur. Oysa 15 Temmuz’u takip eden günlerde, en sert AKP karşıtları bile, FETÖ adlı suç örgütünü bu ülkenin başına AKP hükümetlerinin -ne istedilerse vererek- bizzat kendi elleriyle getirdiğini ve bu ülkeye bela ettiğini neredeyse tümden unutmaya ve kandırıldıklarına inanmaya hazırdı.

Bu örgütle yollar ayrılmadan önce, sıradan yurttaşları ve onların evlatlarını bu örgütlenmenin okullarına gitmeye teşvik eden, bu oluşumu muteber bir örgütlenme gibi kamuoyuna tanıtan ve yurtdışında sürdürdükleri faaliyetleri büyük bir vatanseverlik olarak gösteren AKP hükümetleriydi. Kamuoyu bunları da unutup beyaz bir sayfa açmaya hazırdı… Fakat darbe girişiminin hemen ardından başlayarak özgürlükçü ve demokrat toplum kesimlerini hedef alan AKP darbesi hiç hız kaybetmeden sürdürüldü.İhraç edilen üyelerimizin Fetöcü örgütlenmelerle hiçbir ilişkisi yoktu. Zaten kamu çalışanları arasında sadece çocuklarını malum örgütlenmenin dershanelerine gönderdiği veya kendileri ya da çocukları onların eğitim kurumlarından mezun olduğu için işlerini ve çalışma haklarını kaybetmiş çok sayıda yurttaş vardı. Bu yurttaşların da sadece ve sadece iktidarın yönlendirmeleriyle “aldanmış” olabileceği tümden göz ardı edildi.

Üyelerimiz birçok diğer kamu çalışanı gibi ihraçlar sonrasında güvencesizlikle, yoksullukla ve intiharlarla baş başa bırakılırken, bugüne dek, 15 Temmuz darbe girişiminin siyasi ayağına ilişkin toplum vicdanını rahatlatan hiçbir hesaplaşma da gerçekleştirilmedi.

OHAL Komisyonu üyeleri tarihe adaletsizliklerle, hınçla ve zulümle geçecek bir dönemde yüzbinleri açlığa ve yoksulluğa mahkum eden bu süreçlerde büyük bir pay sahibidir. Sonuçlandırılmayan başvurularda bu payın gözden geçirileceğine de güven duymamız için hiçbir neden yok. Tarih en adil yargı merciidir… Herkesin gelecek kuşaklar nezdinde sahip olacağı itibara da o karar verir.

Bu mektup incinmiş adalet duygusunun toplum ruhunda ağır bir yara açtığının, her birimize ve ülkemize zarar verdiğinin anlaşılması yönünde bir çabadır.Adalet taleplerine daha fazla kulak tıkanmamalıdır. Adalet isteği haktır. Adalet istiyoruz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here