Güneşli bir eylül günüydü. Köylü on yıllardır yaptığını yapacak tarlasını sürerek adı üstünde Ekim ayında da ekini ni ekip bir yıl boyunca alın teri ile sulayacağı mahsulü nü temmuz, ağustos sıcağında biçip umduğu gibi kazancı olmasa da bereket okuyup gelecek yıla umutlanacaktı. Ancak olmadı, olamadı.
O gün yani on ikisinde eylülün takvim yaprakları bin dokuz yüz sekseni gösterdiğinde televizyona çıkan omzu kalabalık suratı asık ismi lazım değil zat dediki :
“Netekim milletimizin huzuru ülkemizin geleceği için parlamentoyu ve diğer ortak kurulmuş olan ne varsa kapatıyoruz. Can ve mal güvenliğiniz artık bize emanet”
Köylünün geçmiş deneyimlerden biraz kafası karışsada geçim derdindeki yaşanan zorluklar yetmezmiş gibi her gün yaşanan çatışmalardaki ölümler aklına düşünce kafasındaki karışıklık dağılıp yerini güvene bıraktı. Sonra içinde bir serinlik hissetti. Tıpkı temmuz sıcağında tırpanla ekin biçerken esip bedenini yalayan yaz esintisi ya da harman zamanı en çok ihtiyaç hissettiği anda çıkıveren yel ğibi. İçine giderek bir huzur çöktü. Kendini yükten kurtulmuş eşek gibi hafif hissettidiyordu.
Yönetimi eline alan asker adeta harman vakti çağırmadan gelen imece yardımı gibi elindeki tırpanı alıp ona: “çok yoruldun hadi sen biraz dinlen ben gerisini hallederim” demiş, oda meşe agacı gölgeinde duran testideki suyu kafasına ve boğazına döküp gölgesine sığındığı ağacın altına boylu boyunca uzanarak biraz da şekerleme yapmış gibi hissettirmişti kendini.
Yıllar geçti aradan göstermeseydi keşke yaradan.
Böyle olmadığını anlamaya başlaması artık eksede ekini nin pazardaki ederi nin alın terini karşılamadığı günlere denk düştü.
Artık aradan geçen onca yıl ve teknolojinin bu denli gelişmesine rağmen köylü geçinemiyor, bazı yıllar ektiği tuhumunu almakta zorlandığı dahi oluyordu.
Buna karşılık devlet zamanında on iki eylül günlerinde dar ağaçları işkenceler ve bilimum dikta yöntemleriyle nasıl toplumsal olanı bitirdiyse şimdide köylüyü bitirmeye yeminli gibi davranıyordu. Zira işçi emeği ve mücadelesini bitirmek ona yetmemiş, kendine yeni el değmemiş kar alanları aramaya koyulmuştu. Bulmakta da pek zorlanmadı.
Şimdi azgın bir boğa gibi köylünün emeğine ve doğaya saldırıyordu.
Geçen kırk kusur yıl sonra o gün yani on ikisinde eylülün köylüler şaşkın hatta kızgın ne yapacağını bilemez halde sağdan soldan medet umar hale geldiklerindeyse zamanında seyrettikleri on iki eylülcüler umabilecekleri dağlara çoktan kar yağdırmış, deli fişek umutlar birer ikişer toprağa düşmüşlerdi.

Köylü o günü yani on ikisini eylülün ne kadar anladı kesin olarak bilinmese de doğada iyi bilinen bir gerçek vardı.
Her zaman toprağa düşenin üzerine yağan karın soğuk sularıyla baharlarda boy vereceği gerçeği.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here