Bu yazı dizisinin amacı, depremler sırasında iktidarda olan siyasi partilerin depremler nedeniyle yaşanan can kayıpları ve hasarların, ilgili dönemin koşullarına uygun olarak farklı değişkenlerin etkilerini beraberinde düşünerek analiz edilmesidir.  Analiz değişkenlerinden elde edilen sonuçlar ışığında da, depremler nedeniyle yaşanan can kayıplarının nasıl ortadan kaldırılacağı veya azaltılacağı konusuna ilişkin ipuçları aranacaktır. Depremlerin afete ve afetlerin ise bir krize dönüşmemesi için nasıl bir politik/ekonomik/sosyolojik yönetim şeklinin inşa edilmesi gerektiği ve sürece müdahalenin nasıl yapılması ile ilgili temel bilgilere ulaşılması hedeflenmiştir.

Deprem konusu ise salt depremin yaşandığı döneme ait krizi yönetme stratejilerindeki eksiklikler yanında; ilgili dönemde yaşanan büyük depremlerin frekansları, depremlerin olduğu bölgelerin konumları, deprem olan bölgedeki nüfus yoğunluğu, kent/kır yaşam oranındaki denge, depremle ilgili yönetmeliklerin ilgili dönemde var olup olmaması ve doğru uygulanıp uygulanmadığıyla birlikte incelenerek başlanacaktır. Sonrasında ise kamu gücü olan merkezi iktidarların ve yerel yönetimlerinin deprem ve benzeri doğa olayları konulardaki politik/ekonomik planlaması, kamusal denetim, ulaşım/haberleşme sorunları, imar afları ve yapı malzemesi, yapı işçiliği ve kalitesinin teknolojik altyapıya bağlı olarak gelişmesinin can kayıpları ve yıkımlara olan etkisinin birlikte incelenmesi gerektiği bir durumu da beraberinde düşünerek örneklerle incelenecektir. Tüm bunlarla birlikte deprem konusu bir olgu olarak düşünülmeden; bölgesel eşitsizlik koşulları, eğitim, sağlık, iş konusundaki bölgesel farklılıklar ve bölgesel güvenlik kriterleri gibi birçok boyutuyla birlikte düşünülerek irdelenmesi gerektiğini vurgulamak isterim. Bu nedenle bir yazı dizisi olarak tasarlanmış bu anlatım; Cumhuriyetin kurulduğu dönemden günümüze kadar iktidarda olmuş siyasi partilerin yaşanan depremler nedeniyle krizi yönetme şekilleri ve sonrasında bir gelişme olup olmaması gibi etkenlerin irdelenmesiyle başlayıp, yukarıda ifade edilen diğer tüm etmenlerle birlikte tek tek değerlendirilerek incelenecektir.

Bu bağlamda aklımıza ilk gelen konu da Anadolu coğrafyasında 1939 yılında meydana gelen Erzincan depreminde 33 bin kişinin hayatını kaybettiği bir depremin, dönemin siyasi iktidarları tarafından neden depreme hazırlık konusunda bir milat olarak düşünülmemiş olmasıdır? Bu deprem yerine aradan geçen 60 sene sonra meydana gelen 17 Ağustos 1999 depreminin coğrafyanın depreme hazırlığı konusunda bir milat olarak neden vurgulandığını da beraberinde düşünmenin önemli olduğunu aklımızda tutmamız gerekmektedir. Ancak 1999 depremlerinin gerçekten bir milat olup olmadığı da bu yazı dizisinin konusudur.  

Deprem, afet ve kriz kelimelerini yan yana getirdiğimizde büyük bir yıkımında beraberinde geldiğini rahatlıkla düşünebilirsiniz. Deprem nedeniyle yaşanan yıkımın temel olarak iki farklı değişkeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki yaşanan can kayıpları/yaralanma/sakat kalma ve diğeri ise yıkılan/ağır-orta-hafif hasar alan yapıların sayılarıdır. Ancak burada üzerinde durulması gereken ilk durum 1920’lerdeki nüfusun 10 milyon olup; 1950’lerde 21 milyon, 1970’te 35 milyon, 1990’da 56 milyon, 2000 yılında 68 milyon ve 2021 yılında ise 84 milyon gibi hızlı bir şekilde artması durumudur.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren “dönemin iktidarları ile depremler sırasında meydana gelen can kayıpları arasındaki ilişkileri” incelendiğimizde tek partili dönemde meydana gelen 7’den büyük depremlerin oldukça fazla sayıda olduğu ve bu nedenle de hayatını kaybedenlerin oranlarının yüksek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi bu noktada AKP iktidarının günümüz konjonktüründe her türlü sorunun kaynağı olarak gördüğü ve ısrarla bir hata aradığı tek partili CHP döneminin talihsizliğinden mi, ya da o dönemde yaşanan büyük depremlerden dolayı ve yapı kalitesizliğinden dolayı mı bu oranın yüksek olduğu konusunda geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.  Ancak tek partili dönemde yaşanan depremlerde her 100 bin kişiden en az 300 kişinin hayatını kaybettiğini göz önünde tutarak, bu durumun altında yatan onlarca değişkenin bulunduğunu ifade etmek isterim. Günümüz Covid19 salgınında İstanbul’daki vaka sayılarının 100 binde 600’ler dolayında olduğu bir tabloyu gözlerimizin önüne getirdiğimizde, depremlerde hayatını kaybedenlerin durumu daha net anlaşılacaktır. Mortalite hızının yüksek olmasındaki temel etmenin 1939 büyük Erzincan depreminden dolayı mı olduğu sorusuna karşın, bu depremde hayatını kaybeden kişiler toplam sayıdan çıkarıldığında bile 1923-1950 döneminde meydana gelen depremlerde hayatını kaybedenlerin 100 bin kişide 100 kişiye düştüğü görülecektir. Bu durum bile 1950-2020 yılları arasındaki oranların en yüksek olanından 5 kat fazladır. Bu durumun temel nedenlerinden bazıları da bu yazıda incelenecektir.

1950 öncesi deprem yönetmeliklerinin “uygun” olmayışı, depremin olduğu alanlardaki kır nüfusunun kent nüfusuna göre neredeyse 3 kat yüksek olması, genel olarak yerleşim alanlarında yığma, kerpiç ve ahşap türü yapıların var olması ve zemin etütlerinin yapılmıyor olması gibi faktörler en temel nedenler olabilir. 1949 yılında yürürlüğe giren deprem yönetmeliklerine kadar betonarme binalardan henüz söz edilmemiştir. Bunun nedeni betonarme binaların o dönemde yaygın olarak kullanılmıyor olmasından kaynaklanmaktadır. 1940’lı yıllarda yayınlanan depremle ilgili ilk yönetmelik “Zelzele Mıntıkalarında Yapılacak İnşaata Ait İtalyan Yapı Talimatnamesi” içinde deprem bölgeleri kavramına değinilmiş olsa da,  ne zemin etütleri, ne cezai yaptırımlara yer verilmemiş ve daha çok yığma yapılar mevcut olduğundan betonarme binalarla ilgili kriterlerin uygulanmadığı görülmüştür. 1949 yılında yayınlanan yönetmelikte ilk kez deprem kuvveti için bir hesaplama kullanılmış, farklı yapı türleri için uzunluklar tanımlanmıştır. 1953 yönetmeliğinde ise zeminlerle ilgili bilgiler hesaplamalara katılmıştır.  Betonarme yapılardaki hasar boyutu ve deprem bölgelendirme kavramları ilk kez tanımlanmış, yıkım ve ağır hasara neden olan etmenler daha çok 1975 yılı ve sonrasında yayınlanan deprem yönetmeliklerde olduğu görülmüştür. Bu nedenle 1975 öncesi yürürlükte olan deprem yönetmeliklerin karmaşık oluşu ve yönetmeliklerin uygulanmaması nedeniyle büyük can ve mal kayıpları yaşanmış olabilir. 1975-2000 yıllarında ise deprem etkisi düşünülerek hazırlanan yönetmeliklerin doğru uygulanmamış olması ve tasarımından kaynaklı sorunlarda yaşanan krizlerin diğer nedenleri arasından görülmelidir.

Tüm bu durumlar dışında her seçim döneminde çıkarılan imar afları (AKP iktidarı döneminde ise kaçak yapılara izin vermek dışında, imar barışı uygulamasıyla kasaya para aktarma şeklinde uygulanmıştır) ile mühendislik görmemiş yapılara hızlıca hayat verilmiş ve ülkenin içinde bulunduğu güvenlik ortamı nedeniyle de 1980’ler sonrası hızlanan yoğun göç ile birlikte kentlerdeki nüfus yoğunluğu ivmeli bir şekilde artmıştır. Bir örnek verecek olursak; 1920-1950’li yıllar arasında kır nüfusu toplam nüfus içindeki oranı %75 iken, kent nüfusunun oranı %25’dir. Yani “depremden etkilenen nüfus oranı” deprem nedeniyle can kayıplarının fazla olmasının temel etkenidir. Bu nedenle 2019 TÜİK verilerine göre ülke nüfusunun % 92’si kentlerde ve kalan oranı kırsal kesimde  yaşadığı düşünüldüğünde; 1950 öncesinde yaşanan depremlerde görülen yüksek can kaybı oranının, tam tersinin kentlerde meydana geleceği de beraberinde düşünülmelidir. Bu oranı günümüz kent nüfusu ile birlikte düşündüğümüzde meydana gelecek İstanbul depreminde yaşanacak yıkımın boyutlarını daha iyi anlayabiliriz. Anadolu coğrafyasının her bir bölgesinde, kent ve kırsal alanında nüfusun orantılı bir şekilde dağılması, kentlerin planlı ve deprem yönetmeliklerine uygun yapılarla inşa edilmiş olması, imar affı uygulamalarının iptal edilmesi, deprem nedeniyle gerçekleşen can kayıplarının ve krizlerin önüne geçilmesinde ilk temel faktörler olarak düşünülmelidir.

1950 öncesinde yaşanan depremlerdeki can kayıpları Cumhuriyet döneminde yaşanan can kayıplarının neredeyse % 60’ına karşılık gelmektedir. Bunun dışında 1965-1975 iktidarları ve 1999-2002 iktidarları döneminde oldukça fazla sayıda büyük deprem meydana gelmiş, bu yıullar, can kayıplarının en fazla olduğu dönemler arasında yerini almıştır. Her iki dönemde meydana gelen depremler nedeniyle yüzbin kişide görülen mortalite hızı ise sırasıyla 14 ve 27‘dir. 2002-2021 yılları arasında yani AKP döneminde Mw:4.8-7.2 büyüklükleri arasında  36 adet deprem meydana gelmiş ve bu depremler nedeniyle 1065 kişi hayatını kaybetmiştir. 100 bin kişide görülen mortalite hızı ise 1.65’dir. 23 Ekim 2011 Van depreminde 604 ve 30 Kasım 2020 Sisam adası depreminde ise 119 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu iki depremin büyüklükleri sırasyıla 7.2 ve 7’dir. Van’ın 1950’lerdeki nüfusu 10 bin kişi civarındayken, 2010 yılında 360 bin kişi dolayındadır. Deprem olan bölgedeki ölüm oranı her iki dönemdeki nüfusa oranlandığında mortalite hızları sırasıyla; 6040 ve 167 olarak hesaplanmıştır. Benzer bir durum İzmir Sisam adası depreminde İzmir ili nüfusu ile karşılaştırıldığında 1950 yıllarında 650 bin ve 2020 yılı nüfusu 4 milyon 395 bin’dir. Son depremde hayatını kaybedenlerin bu depremlere göre mortalite hızları ise 18.30 ve 2.7’dir. Yani AKP iktidarı dönemindeki mevcut deprem yönetmelikleri, yapı kalitesi, imar barışı uygulamaları, kent/kır nüfus oranı ve kamunun yönetmeliklerin uygulanması konusundaki denetim eksikliklerinin 1950 öncesini aratmadığı görülmektedir. Bu yazı disizindeki ilk amaç siyasi iktidarların yönetimde oldukları dönemlerde meydana gelen depremler nedeniyle mortalite hızlarının değişimi hesaplanmış ve diğer etmenlerle birlikte ayrıntıya girmeden vurgulanmıştır. Dizinin sonraki bölümlerinde ise bu oranların hesaplamaları ve analizleri anlatılacaktır.

Dr. Savaş Karabulut

Dersim’den göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1978’de İstanbul Bakırköy’de doğdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nde Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini aldı. Uzmanlığını Deprem Bilimi (Mühendislik Sismolojisi) alanında yaptı. 2002 yılında başladığı Kürsü Asistanlığı’nı. 2013 yılında Yard. Doç. Dr. unvanı ile sürdürdü. 2016 yılında KHK ile işinden çıkarıldı. Uluslararası ve ulusal yayınevlerine basılmış kitap, editörlük, hakemli dergilerde makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2019 Yerel seçimlerinde İstanbul Avcılar için bağımsız sosyalist aday olarak seçimlere katıldı. Deprem başta olmak üzere Kente dair sorunlar üzerine birçok dergide yayınları be makaleleri bulunmaktadır. İşçi Sağlığı ve Güvenliği, Yüksekte Çalışma, Yangın ve Arama Kurtarma Eğitmen Eğiticisi görevlerini sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here