Her coğrafyanın kadim özellikleri, dönemler ve iktidarlar değişse de değişmez gerçekleri vardır. Yüzyıllarca bu izleri taşırlar, saklarlar, zamanı geldiğinde de yeniden yaşatırlar. Bizim Anadolu coğrafyamızın da ‘’kendisi gibi olmayana’’, ‘’ötekileştirdiğine’’ hayatı zindan etme, yok etme, zulüm etme gibi dönem dönem tedavüle çıkarılan uygulamaları vardır. Biri uzak diğeri de yakın tarihte geçen iki vicdan sızlatan olayın da Ankara’da geçmesi ve öz itibarı ile benzerlikler taşıması beni çok da şaşırtmadı aslında üzerinde yaşadığımız toprakların özelliği itibarı ile.

             Gomidas Vartabed 1869’da Kütahya’da doğan Ermeni müzisyen, müzikolog ve rahip. Anne ve babasını küçük yaşta kaybedince cemaati tarafından büyütülüyor. Müzik alanındaki yeteneğiyle dikkat çekip, Avrupa’da da eğitim görüp, Osmanlı Sarayı’nda padişahın huzurunda resital verir konumlara geliyor. O yıllarda bile İstanbul’da 300 kişiden oluşan dev bir koro kuruyor. Ve belki de en önemli çalışması da tüm Anadolu’yu dolaşarak (veya bir şekilde toparlayarak) yaklaşık 3-4 bin adet başta Türkçe, Ermenice, Kürtçe olmak üzere bir çok dilde Anonim Anadolu ezgisini kağıda, notaya döküyor. Yaklaşık 3-4 bin diyoruz çünkü 24 Nisan 1915 tarihinde İttihat ve Terakki’nin İstanbul’da tutukladığı 220 Ermeni aydın, sanatçı ve siyasetçinin içerisinde Gomidas da yer alıyordu. Ve tutuklama sırasında da bu paha biçilmez çalışmasının belgeleri de gözlerinin önünde yırtılıyor, yok ediliyor. Sonrasında ise Gomidas Ankara üzerinden, Çankırı’ya doğru çok zor koşullarda sürgün yollarına çıkarılıyor. Araya başta kendisini iyi tanıyan Halide Edip Adıvar gibi isimlerin girmesi sonucunda sürgünden geri döndürülüyor. Ama bu zulüm yolculuğu sırasında da özellikle Ankara civarında yaşadığı son bir travma ile akli dengesini yitiriyor. Ölümden kurtulan çok az sayıdaki şanslı sürgünden biri diyeceğiz ama diyemiyoruz. Çünkü sonrasında da bu toprakların çocuğu bu müzik dehası kalan hayatını Paris’te bir psikiyatri kliniğinde, ağzından tekbir kelime çıkmadan tamamlıyor, notaları sessiz bırakıyor.

              Aysel Tuğluk da evrensel hak ve eşit yurttaşlık, özgürlük ve demokratik bir ülke mücadelesi veren yasal bir partinin HDP’nin milletvekilliğini, eş genel başkan yardımcılığını yapmış bir siyasetçi. İktidarın yargıyı getirdiği sürecin sonunda birçok siyasetçi ile birlikte hapse atılan bir kadın. Vicdan ve adil olma sorumluluğunu kaybetmeyen herkesin içeriğini bildiği yargılama sürecini geçiyorum. İki yıl önce Ankara’da, bir ülkenin başkentinde yaşatılan zulüm ve acı hapishane sürecinden daha fazla etkiledi kendisini. Aysel Tuğluk’un Ankara’da yaşayan ve burada ölen annesi doğal olarak Ankara’da bir mezarlığa defnedilmek istendi. Cezaevinde olan Aysel Tuğluk’a da cenazeye katılması için özel izin alındı. Ama gelin görün ki bu en insani olayda bile cenaze, başkentin göbeğinde bir avuç ırkçının ‘’buraya Ermeni gömdürtmeyiz’’  provokasyonlarına rağmen güçlükle toprağa verildi. Defin yapıldı ama bu insanlık dışı varlıkların saldırıları bitmedi. Bu insanlık dışı güruh, toprağa verilen mezarı göstererek – siz buradan gidince biz bu cenazeyi gömüldüğü yerden çıkarıp atarız- tehditlerine devam edince aile kendi gömdüğü cenazeyi yeniden kazarak mezardan çıkardı ve Dersim’e götürdü orada yeniden toprağa verdi. Bir cenazeye, bir aileye, annesinin hastalığında ve son günlerinde cezaevinde olduğu için yanında olamayıp da çok sınırlı izinle sadece cenaze törenine katılabilen bir evlada bu yapılır mı? Sizin dininiz var mı? Sizin vicdanınız var mı? Sizin insanlıkla ilginiz var mı? Ve şimdi duyuyoruz ki Aysel Tuğluk’un sağlığı çok kötü, hafıza kaybı yaşıyor. Tıp heyetleri tarafından verilen cezaevinde kalamaz raporlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediliyor. Yani zulüm bu coğrafyanın bitmeyen senfonisi olmaya devam ediyor.

Öyle bir senfoni ki;

Tek şef, tek şarkı, tek enstrüman, tek nota olarak çalınan bir acılar senfonisi.

Sözümüzü Gomidas’a ait bir şarkının dizeleriyle bitirelim;

Bütün dünya karanlıkken,

Umuda yer açmak  zordur

Ama sabrı olan için

Güneş yine doğacaktır.

Yine akşam olsa da,

Her akşamın sabahı vardır.

Her şey sana ters gelirken,

Bir de bakarsın bahar gelmiş.

Oysa hiç dönmeyecek

gibi gelmişti sevinç.”

Murat Sütçüoğlu 1966 yılında Manisa’da doğdu. Eskişehir Anadolu Üni. Maden Müh. Bölümünü bitirdi.  Marmaris’te yaşıyor ve serbest çalışıyor. 
ÖDP’de aktif siyeset yaptı. Şu an Yeşil Sol Parti üyesi. Çeşitli dönemlerde yazıları yerel ve ulusal basında yer aldı.

                                                                                                                              

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here