Ş.Erhan Bağcı

Aslında her şey salgınla başlamadı; salgın her şeyin üstüne geldi ve örtüyü kaldırdı.
Artık herkes biliyor ve konuşuyor: COVID 19 yaşlılarda ve altta yatan hastalığı olanlarda
şiddetli seyrediyor. Ve fakat salgınla ilgili yine herkesin görüyor olduğu, buna rağmen pek az
insanın konuştuğu başka şeyler de ortaya çıktı.Dünya Sağlık Örgütü diyor ki 1 , dezavantajlı
toplumsal gruplarda kötü yaşam ve beslenme koşulları nedeniyle kalp hastalıkları ve diyabet
sık görülür; internet erişimi olmayan insanlar salgınla ilgili son korunma bilgilerini hızla
edinemedikleri için kendilerini korumakta yetersiz kalırlar; korunma ve tedavi için kendi
ceplerinden harcama yapma olanağı olmayanlar, olanlara göre dezavantajlı durumdadır; çok
yönlü olarak ayrımcılık ve dışlanmaya maruz kalan evsizler ve göçmenler gibi gruplar (eğer
varsa) salgınla ilgili devlet desteklerinden mahrum kalırlar. Örgüt, insanların sosyo-ekonomik
düzeyleri düştükçe sağlıklı kalma imkanlarının azaldığını belirtiyor. Sağlık, insanların
yaşlarına, yaşam ve çalışma koşullarına, toplumsal kaynaklara, karar alma mekanizmalarına,
hasılı iktidara erişme olanaklarına doğrudan bağlı.
Gerçekten bugün yaşadığımız felaketten sadece Koronavirüs mü sorumlu?
Örgüte göre eğitim, gelir seviyesi, sosyal güvenlik uygulamaları (çocuk bakım hizmetleri,
hastalık ödenekleri, işsizlik sigortası, emekli maaşları vb.), nitelikli sağlık hizmetlerine erişim,
sağlıklı beslenme, sağlıklı barınma ve benzeri koşullar insan sağlığını doğrudan etkiliyor. Bu
koşullar ayrıca genel olarak kadınlar, LGBTİ bireyler, yaşlılar, engelliler, azınlıklar gibi
gruplar üzerindeki ayrımcılık nedeniyle daha da zorlaşıyor. Özetle, virüs herkese
bulaşabiliyor ama yoksulları, ezilenleri, dışlananları daha çok etkiliyor.
Gerçekten COVID 19 kaynaklı ölümler tesadüfi mi?
DİSK diyor ki 2 , 29 Nisan – 17 Mayıs 2021 tarihleri arasında Türkiye genelinde uygulanan
kapanma tedbirinde emekçilerin %61’i (16,4 milyon kişi) kapanmadan muaf sektörlerde,
%22’si (6 milyon kişi) kapanmadan kısmen muaf sektörlerde çalıştığı için kapsam dışında
kalıyor. Yani işçilerin %83’ü (22,4 milyon kişi) çalışmaya devam ediyor. “Kapanma”
genelgesinde muafiyet tanımlanan 42 sektör içinde metal, kimya, lastik sanayi işçileri, inşaat
işçileri, tekstil işçileri, toprak işçileri gibi günlük hayatın sürdürülmesinde pek de acil
sayılamayacak sektörler ciddi bir yer tutuyor. Üstelik bu sektörlerdeki çalışma esasları salgın
dönemine uygun dönüşümlü, seyreltilmiş veya kısaltılmış halde değil, “normal” seyirde
devam ediyor. Kapanma genelgesi işçi sınıfını “salgından muaf” tutuyor. Burada alınan
kararların nedeninin günlük hayatın sürdürülmesinde zorunlu olan sektörlerin çalışmaya
devam etmesi olmadığı çok açık.

Güvencesiz, gündelik işçiler ise işçi sınıfının daha da yok sayılan bir kesimini oluşturuyor.
Devlet işyerlerini kapattığında kendi başlarının çaresine bakma mecburiyeti karşısında yalnız
ve çaresiz bırakılan milyonlarca güvencesiz çalışan için salgının etkisinin herkesle aynı
olmadığını tartışmaya çok gerek yok sanırım.
Gerçekten insanları salgın mı öldürüyor?
Salgın karşısında belli düzeylerde etkili bir dizi aşı geliştirildi. Tüm insanlığı kasıp kavuran
bir salgın karşısında alınacak en etkili tedbirin bilgisi üretilmiş durumda. Ama Dünya Sağlık
Örgütü diyor ki, 1 Nisan 2021 itibarıyla piyasaya sürülmüş olan yarım milyar aşının %86’sı
yüksek gelirli ülkelere, %0,1’i düşük gelirli ülkelere gitmiş. Peki neden bu bilgi tüm
insanlığın erişimine açılmıyor? Neden Dünya Sağlık Örgütü bir “aşı krizi”nden bahsediyor?
Çünkü üretim kapasiteleri yetmediği için mevcut aşı firmaları insanlığı parası yetenden
yetmeyene doğru sıraya dizmiş durumda ve herkese bu sırayla aşı dağıtıyor (aşı arzını
artırdıklarında piyasanın kısa zamanda canlılığını yitireceğini düşündükleri için kapasitelerini
artırmama yönünde bir “sürdürülebilir üretim ve pazarlama stratejisi” izliyor da olabilirler!).
Neden her ülkede mevcut aşılar için üretim tesisleri açılıp, üretim hızlandırılıp bir an önce
herkes aşılanmıyor? Cevap: Patent, lisans vb. Yani fikri mülkiyet hakkı. Bugün işe gitmek
zorunda kalan milyarlarca insan için yaşam hakkı anlamına gelen aşı, üretici firmalar için çok
karlı bir meta. Aşı üzerinde fikri mülkiyet hakları var. Bu nasıl bir haktır? Hani bir hakkın
sınırı başkalarının haklarının sınırına kadardı? Hep biliyorduk ama salgın çok çarpıcı biçimde
gözümüze bir kere daha soktu ki kapitalizmde mülkiyet hakkı yaşam hakkından önce gelir.
(Buradan sonrası küfür içerdiği için sildim.)
Bu sorunu “sağlığın sosyal belirleyicileri var” diye nezaketle tanımlamak da mümkün ama
ben daha çok “kapitalizm insan sağlığına tecavüz ediyor” demeyi tercih ediyorum. Salgının
insanları değil kapitalizmi öldürmesinin bir yolunu bulmamız lazım!

Şimdi Türkiye’de siyaset gündeminin geldiği aşamada bir değişimin arifesinde olduğumuzu
söylemek çok zor değil. Erdoğan döneminin sonuna yaklaşıyoruz. Siyaset, özellikle
ülkemizde, her zaman bu tip tahminleri riskli kılacak öngörülemez dinamiklere sahiptir ama
son seçimlerde AKP’nin yenilmesi, yolsuzluk, kayırmacılık ve benzeri sorunların saklanamaz
hale gelmesi ve salgın uygulamalarındaki adaletsizliklere yönelen öfke bir değişimin ön
göstergeleri olarak okunabilir. Siyasi dengelerin Erdoğan sonrasında nasıl şekilleneceğini
kestirmek ise oldukça güç. Ancak mevcut Erdoğancılık ve karşıtlığı denkleminde, bu yazıda
konu edilen kapitalist tecavüz karşıtı duruşun sözünü söyleyeceği bir kürsüye sahip
olmadığını da belirlemek gerekiyor. Sanırım bu da önemli bir konu!

1 https://www.who.int/publications/m/item/health-equity-and-its-determinants
2 http://arastirma.disk.org.tr/?p=5712

Ş. Erhan Bağcı
Ankara Üniversitesi mezunu. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Şimdi akademisyen. Eleştirel sosyal bilim ve eğitim çalışmalarıyla ilgileniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here