En iyisi çifte su verilmişidir çeliğin…”

Cem Karaca’nın tüyleri diken diken eden o gür sesiyle söylediği “Bidanem” şarkısı şöyle başlar: “Deprem sonrasıdır / Yalnız sağlam binalar ayakta kalır.”

Coğrafya ve kader ilişkisi olarak açıklayabileceğimiz bu skandalları maalesef deprem olmasa bile yaşayabiliyoruz. Evet bunun adı, ne kaza ne afet, düpedüz skandaldır.

Dün Zeytinburnu’nda yine beş katlı bir bina kendi kendine çöktü. İlk değil, belli ki son da olmayacak. 30 yılı aşkın zamandır bu ilçede ve binanın yıkıldığı mahallede yaşayan biri olarak büyük İstanbul depreminde halimiz nice olacak, düşündükçe uykularım kaçıyor. İnsanlar güvenmedikleri binalarda nasıl oturuyor, aklım almıyor. Vatandaş çaresiz, yetkililer aymaz olunca olacağı bu.

Bina çökmeden önceki gece geç saatte kolonlarda çatlama seslerini duyan, aynı binada bisiklet dükkânı bulanan Özkan Şener kapı kapı dolaşıp herkesi binayı terk etmeye ikna etmiş. Binanın kurulduğu sokakta Perşembe günleri semt pazarı kuruluyordu. Neyse ki tam kapama uygulaması kapsamında pazar kapalıydı. Nasıl bir faciadan dönüldüğünü varın siz düşünün.

Peki, binanın olduğu yerde yıkılacak kadar çürük olduğu tespit edilememiş mi? Onu da geçtim, sesler gelince vatandaşın kendi kendine terk ettiği binayı yetkililer bir güvenlik çemberine alamamışlar mı? Altında kalan, çok sayıda araç yerine çok sayıda vatandaş, sokakta oynayan çocuklar olsaydı hesabını kim verecekti? Cevap vereyim: Hiç kimse!

Çünkü haberi okuyunca çoğunluğumuzun yaptığı yorum: “Allah korumuş, verilmiş sadakaları varmış, hep işlediğimiz günahlardan başımıza bu musibetler geliyor,” şeklinde. Yurttaşlarımızın maalesef hayata bakışı bu şekilde olunca, koltuğunda oturan yetkili de adamsendeci oluyor! “Böyle gelmiş böyle gider…” Hayır efendim! Vatandaşı ölmekten kurtaran şey, binanın çürük olduğunu bilen ve sesleri duyunca kaçmak yerine herkesi tek tek uyaran o bisikletçidir. Yaşayacak felaketi duyurmak için adeta haykıran kolonlardır musibetten koruyan. Verilmiş sadakamız yok, verilmiş deprem vergilerimiz var ve sonuna kadar hesabını ya soracağız ya da her gün enkaz altında kalmaya devam edeceksiniz.

Haberlerde de mal bulmuş mağribi gibi “Binanın yapı ruhsatı yokmuş!” diye duyuruyorlar. Sanki Türkiye’nin her yanı bu halde değilmiş gibi. Memlekette böyle yüzbinlerce bina varken biz İmar Barışı yapıp belirli bir ücret karşılığında insanların dört duvar içindeki mezarlara girmesine göz yumuyoruz. Bunun sus payı diye görevli memurun cebine çorba parası koymaktan ne farkı var Allah aşkına biri anlatsın bana! Gerçi bu da bir şey mi? Denizden çektikleri kum ve kabuklarla inşaat yaptığını hiç utanmadan insanların gözünün itiraf edenler pırıltılı hayatlarını kimseye hesap vermeden yaşamaya devam ediyorlar. Her fırsatta aynılarını tekrar etmekten biz bıktık ama hesap sormaya kalkan olmadıkça sormaktan usanmaya hakkımız yok…

Söylenenlere göre İstanbul’da 200 bin riskli yapı var. Evet, 200 bin! İçlerinde kaç kişinin yaşadığını siz hesap edin. Acil şekilde bunların yenilenmesi gerekirken bizim gündemimiz kanal. İsteseniz de kanal istemeseniz de kanal. Hoşunuza gitse de gitmese de, ister gönüllü ister “kanırta kanırta!” Kanal da kanal! Ben yazarken sinirden ellerim titriyor, kimsenin umurunda değil.

Yaşadığımız coğrafyadaki sorun sadece deprem de değil ki. Zülfü Livaneli’nin muhteşem şekilde seslendirdiği Nazım Hikmet’in dizelerine kulak verelim:

hoş geldin bebekyaşama sırası sendesenin yolunu gözlüyor
tiren kazası, otobüs kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi, sel baskını
kuraklık falanhoş geldin bebekyaşama sırası sende…”

İnsan yaşamının nasıl ucuz olduğunu virüs günlerinde her gün görüyoruz zaten. Biliyorsunuz yurtdışından gelen turistlere PCR testi şartı ülkemizce kaldırılmıştı. Öyle ya, turistin canı can, bizimkilerin patlıcan! Nereden mi anlıyoruz? Dün Berlin’de basınla konuşan Dışişleri Bakanı, “Turistin rastlayabileceği her yurttaşımız aşılı olmuş olacak,” dedi. Bilmem kendisi farkında mı ama söyledikleri, “Aman diyeyim kimse tatil için gelmekten çekinmesin. Kimseye virüs bulaştırmayacağız, söz!” anlamına geliyor. Neresinden tutsanız kendi vatandaşını ne kadar göz ardı ettiğini ve üstü kapalı aşağıladığını itiraf eden ifadeler bunlar. Peki turistin veya kendi yurttaşımızın sağlığını mı önemsiyoruz acaba? Yok canım, yeter ki dövizin başına bir iş gelmesin, gerisinden bize ne?

Gelişmiş ülkeler kendi vatandaşını, virüs riski var diye bazen ülkesine sokmaz, bazen izolasyon sürecine kadar karantina altında tutarken biz kapılarmızı sonuna kadar açmış durumdayız. Geçtiğimiz gün virüs riski bakımından kırmızı listedeki Pakistan’a cenaze için giden bir İngiltere vatandaşı, izolasyon sürecini İngiltere’deki pahalı otellerde geçirmemek için Türkiye’de kaldı. Toplam 450 sterlin ödediğini söyleyen adam, oğluyla birlikte ekstra tatil yaptığını ifade etti. Türkiye’de hayat Türkiye vatandaşı olmayanlara güzel zaten…

Yazı boyunca hep şarkılara, şiirlere atıf yaptık, yine öyle bitirelim. Cem Karaca “Bedava Yaşıyoruz” şarkısında ne diyordu:

Bedava yaşıyoruz
Dostlar bedava
Dere tepe bedava
Yağmur çamur bedava
Otomobillerin dışı
Sinemaların kapısı
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava
Kelle fiyatına hürriyet, esirlik bedava
Bedava yaşıyoruz
Dostlar bedava…”

Hakan Aytaç: 1989 yılında İstanbul’da doğdu. Aslen Trabzonludur. İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Bankacılık ve Finans bölümünü bitirdi, Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. “Yaratıcı Yazarlık Yöntemleri” üzerine eğitim aldı. Çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde yazarlık ve editörlük yaptı. Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” programının skeç yazarları arasında yer aldı. Kent insanı ve kent yaşamı konularındaki yazılarıyla ödüller aldı. 2018 yılında yayımlananTılsım: İstanbul” isimli bir romanı bulunmaktadır. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmakta olup hikâye, roman çalışmalarına devam etmektedir. Cafe-restoran işletmeciliği yapmaktadır. Evli ve ikiz çocuk babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here