Vergi politikası siyasal iktidarların en çok başvurdukları ekonomi politikalarından biridir. Ekonomik krizlere eğilimli bir sistem olan kapitalizm pratikte sık sık krizlere ya da ciddi ekonomik istikrarsızlıklara girdiğinden, bir politika aracı olarak vergi politikasından bu krizleri ya da dengesizlikleri (tamamen ortadan kaldıramasa da), yumuşatması beklenir. Buna maliye literatüründe “vergilerin istikrar sağlama işlevi” adı verilir.

Vergi politikasından ne bekleriz?

Kuşkusuz vergi politikasının işlevleri bununla sınırlı değildir. Örneğin ekonomi ve toplum için zararlı olduğu ya da teknik deyimle “negatif dışsallıklar yarattığı” düşünülen faaliyetlerin (hava kirliliği gibi) daha ağır vergilendirilmesinin ya da tersine, faydalı olduğu düşünülen faaliyetlerin sübvansiyonlarla desteklenmesinin ve sosyal mal sunumunun ekonomide etkin bir kaynak tahsisine yardımcı olacağı düşünülür. (1)

Üçüncü olarak, vergi politikasının ekonomik büyümeyi hızlandıracağına inanılır. Yani büyümeye katkı veren sektörlerin ve ekonomik faaliyetlerin daha az vergilendirilmesi ya da vergi dışı bırakılması ekonomik faaliyetleri (örneğin yatırımları) hızlandırıp, ekonomiyi büyütebilir.

Unutulan bir işlev: Yeniden bölüşüm

Vergilemenin bu üç işlevi, şu ana kadar burjuva iktidarların sıklıkla vergi politikasına başvurma nedenlerini oluşturuyor. Ancak bilhassa neo-liberal dönemden (1990’lar) bu yana, vergilemenin asıl işlevi göz ardı edildi: Vergilemenin gelir ve servet dağılımı adaletsizliğini azaltma işlevi.

Yani vergileri daha çok sermayeden alıp, emeğin üzerindeki vergi yükünü azaltmak ve ayrıca alınan bu vergilerle yoksullara olan sosyal yardımları ve sosyal harcamaları fonlamak, bu vergilerle topluma nitelikli, kamusal, ücretsiz eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma ve ulaştırma hizmetleri sunma işlevi.

Ancak bu işlev son 30-40 yıldır dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Aksine fakirden alıp zengine vermek biçiminde gerici yeniden bölüştürücü vergi politikaları hayata geçiriliyor.

Ülkemizde son yıllara damgasını vuran Kur Korumalı Mevduatın (KKM) Gelir vergisi ve Kurumlar Vergisinden istisna tutulması bunun en somut örneklerinden biri. Sermaye kesiminden “Vergi Harcamaları” adı altında her yıl alınmayan trilyonlarca liralık vergi ise bir diğer örneğini oluşturuyor.

Konjonktürel ihtiyaçlar

Vergi politikasının bu evrensel işlevlerinin yanı sıra, özgün olarak ülkelere ve konjonktüre göre yeni işlevleri de söz konusu olabiliyor. Örneğin ekonomi ciddi bir döviz ihtiyacı içindeyse döviz getirici faaliyetlerin teşvik edilmesine yönelik olarak bu faaliyetlerden vergi alınmıyor.

Nitekim bugünlerde Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmekte olan bir torba kanun teklifi var. Toplam 86 maddelik bu teklifin (2) maddelerinin önemli bir kısmı vergi düzenlemeleriyle ilgili. Neden olacağı ekonomik, politik ve bölüşümsel etkiler yüzünden bu teklifin masaya yatırılması gerekiyor. Bu yazımızın amacı da aslında bu genel teorik girişin ardından bu teklifi irdelemek.

Yurt dışından döviz getirene ilave teşvik

Tasarıya bakıldığında yurt dışından gelecek dövize olan ihtiyacın ön planda tutulduğu açıkça görülebiliyor. Nitekim iktidar partisi vekilleri de Komisyon’da yaptıkları konuşmalarda bunu açıkça dile getiriyorlar.

Böylece, “yurt dışından elde edilen kâr paylarının tamamının Türkiye’ye getirilmesi şartı ile bu kazançların yarısının (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) Gelir Vergisi ve Kurumlar vergisinden istisna edilmesi” öngörülüyor (madde 56).

Keza “yurt dışına verilen mimarlık, mühendislik, tasarım, yazılım, eğitim ve sağlık gibi hizmetlere uygulanan yüzde 50 kazanç indiriminin, kazancın tamamının Türkiye’ye getirilmesi (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) şartıyla yüzde 80’e çıkarılması da öngörülüyor” (madde 57).

İhracata ilave teşvik

Buna paralel bir biçimde, ihracatı teşvik etmek amacıyla yapılan iki düzenleme daha göze çarpıyor. Sırasıyla: “Aracılı ihracat sözleşmesine dayanarak imalatçı veya tedarikçi kurumların dış ticaret sermaye şirketleri veya sektörel dış ticaret şirketleri üzerinden gerçekleştirdikleri ihracat faaliyetlerine ilişkin kazançlarda da (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) 5 puanlık kurumlar vergisi indirimi uygulanması” öngörülüyor (madde 60).

Keza “ihracatçılara ihracat kredileri için kefalet vermek amacıyla kurulan Katılım Finans Kefalet Anonim Şirketine 2024 kazançlarından başlamak üzere muafiyet sağlanması” teklifte yer alıyor (madde 55).

Ayrıca Kanunun yayımlanacağı tarihten sonra uygulanmak üzere, “damga vergisi ve harç istisnasının yeniden düzenlenerek ülkeye döviz girişine hizmet edenlerle sınırlı tutulması koşulu (uluslararası ihalelere katılma şartı yönünden) kaldırılması” öngörülüyor.

Dışa bağımlılığın tescili

Bu düzenlemeler, ekonominin ithalat, üretim ve ihracat yapabilmek için göbekten dışa bağımlı olması ve yüksek cari açık ve yüksek kısa vadeli dış borçlar yüzünden, ülkenin ciddi bir ödemeler dengesi krizi (döviz krizi) ile karşı karşıya bulunduğu gerçeğinin bir yansımasıdır.

Bu noktaya nasıl gelindiği ve bunun müsebbipleri sorgulanmaksızın dövize olan yüksek ihtiyaç nedeniyle vergi geliri kaybına neden olacak bu düzenlemeler en hafif deyimle, vergi adaletine ters bir durumdur.

TCDD’nin batık hali

Torba yasada ülkenin içinde bulunduğu durumu gösteren bir diğer düzenleme 42’nci maddede yer alıyor. Buna göre; “TCDD’nin Hazine garantili kredilerinden Hazine ve Maliye Bakanlığınca yapılan üstlenimlerden ve ikrazen kullandırılan kredilerinden doğan vadesi geçmiş anapara, faiz, masraf ve gecikme zammından oluşan Hazine alacaklarının TCDD’nin ödenmemiş sermayesine mahsubu amaçlanıyor”.

Yani Hazine batak durumdaki TCDD’nin dış borçlarını açıkça faizleriyle birlikte üstleniyor. Bu da ekonomi yönetiminin, ağır kusur ve ihmal ve bunun sonucunda ortaya çıkan ölümlü kazalarla anılan TCDD’nin, özellikle de alt yapının özel yük/kargo işletmeciliği yapılmasına izin verecek biçimde özelleştirilmesiyle, belli hatlarda büyük şirketlere taşıma imkânının verilmesinin yol açtığı zararı Hazine’nin sırtına yüklemek çabasında olduğunu gösteriyor.

Enflasyon düzeltmesinde bankalara kıyak

Bir değer çarpıcı düzenleme ise “enflasyon düzeltmesi” ile ilgili. Bilindiği gibi enflasyon düzeltmesi yüksek enflasyon dönemlerinde şirketlerin bilançolarında nominal değeri düşük kalan parasal olmayan varlıkların (arsa, bina vb) değerini gerçek değere yaklaştırarak vergi matrahlarının artmasını, buradan hareketle de vergi gelirlerinin artmasını hedefleyen bir düzenlemedir.

Ancak, enflasyon düzeltmesi uygulaması getirilirken bu teklifte bir istisna yapılıyor ve bankacılık sektörü başta olmak üzere tüm finans kesimi 2024 ve 2025 yılları için enflasyon düzeltmesinin dışında tutuluyor (madde 17).

Reel sektörün tepkisine neden olan bu düzenleme böyle geçerse bu, ülkede son 21 yıldır uygulanan inşaat rantına dayalı birikim sisteminin temel ayaklarından biri olan, aynı zamanda da Hazine’yi ve Merkez Bankası’nı döviz takaslarıyla fonlayan finans sermayeye (bankalara) verilen bir diğer önemli taviz olarak tarihe geçecektir.

Sermayeye verilen muafiyet, istisna ve indirimlere devam

Önümüzdeki yıl 2,2 trilyon lirayı bulacak olan muafiyet ve istisnalar  (3) 2028 yılına kadar devam ederken, bunlara bazı yenileri de ekleniyor.

Yenilerden biri madde 7 ile düzenlenen “sosyal içerik üreticiliği, internet ve benzeri elektronik ortamlar üzerinden sunulan hizmetler ile mobil cihazlar için uygulama geliştiriciliğinde kazanç istisnası”.

Yani gerçek kişilere sosyal ağ sağlayıcıları üzerinden elde ettikleri kazançlar için sağlanan vergilendirme kolaylığının, internet ve benzeri elektronik ortamlardan elde edilen gelirlere de uygulanması sağlanıyor.

Bu arada, konut kredilerinin kötüye kullanımını önlemek için bu kredilerde bir konuttan fazlası için Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi istisnası ortadan kaldırılıyor. Ayrıca ihracat, yurt dışı inşaat, onarım, montaj ve taşımacılık işlerinde yurt dışından elde edilen kazançlara yönelik olarak belgeye dayanmaksızın uygulanan binde 5’lik “götürü gider indirimi”, 2024 yılından başlamak üzere, kaldırılıyor.

Muafiyet, istisna ya da indirimleri daraltmaya dönük düzenlemeler kabaca bunlarla sınırlı.  Buna karşılık aşağıdaki uygulamalar 5 yıl daha uzatılıyor (4) :

Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve daha fazlası

• Büyük tartışmalara neden olan ve nesnel olarak bir servet transferi niteliğindeki KKM istisnası 3 defa ve 6’şar aylık olmak üzere uzatılıyor.

• Ayrıca, “Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk Kanunu” kapsamında düzenlenen ürün senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançların istisna süresi 2028’e uzatılıyor.

• İmalatla Ar-Ge, yenilik ve tasarım faaliyetlerinde kullanılmak üzere alınan makine ve teçhizat için uygulanan hızlı amortisman uygulaması 2024 sonuna uzatılıyor (söz konusu faaliyetlerde 2024 sonuna kadar KDV istisnası söz konusu).

• KDV geçici madde 29 ile yap-işlet-devret modeli çerçevesinde gerçekleştirilecek projeler ile sağlık ve eğitim projelerinde 2023 sonuna kadar uygulanacak olan istisna süresi 2028 sonu olarak yeniden uzatılıyor.

• KDV Kanunu’na göre şehir içi raylı ulaşım sistemleri, metro, tramvay, teleferik, telesiyej ve füniküler ile bunların hatları, istasyonları, yolcu terminalleri ve durakları ve bu iş ve işlemlerle ilgili tesisler ile eklenti veya bütünleyici parçalarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, belediyeler ve bunların bağlı kuruluşları arasında yapılacak devir ve teslimleri 31/12/2023 tarihine kadar katma değer vergisinden müstesna tutulacak (ayrıca 2023’ten 2028’e uzatılıyor.)

• Finansal yeniden yapılandırma çerçeve anlaşmalarının 2 yıl daha uygulanmasının önü açılıyor (Cumhurbaşkanı 2 yıl daha uzatabilecek).

Ancak hepsinden önemlisi, bu teklifle, normalde Aralık 2023’te sonlanacak olan düzenlemeler 2028’ uzatılırken, bu tarihten sonrası için de bunları uzatma yetkisinin Cumhurbaşkanı’na veriliyor olması. Bu yetkiyi teklifin hemen tüm maddelerde görebilmek mümkün. Bu durum Bütçe Hakkını ortadan kaldırdığı gibi, yönetim dönemini aşan bir döneme ilişkin vergi teşviklerini belirleme yetkisi Anayasaya da aykırılık oluşturuyor.

Sonuç olarak

Vergi teşvikleri boyutu ile bu torba yasaya acilen yurt dışından döviz sağlama ihtiyacının damgasını vurduğu görülüyor. Bunun için özellikle de ihracatçı sermayeye yeni teşvikler veriliyor. Bu da ucuz emek sömürüsüne dayalı ihracatla büyüme stratejisinin bir parçasını oluşturuyor (oysa döviz ihtiyacı “vergi cennetlerinin listesinin” yayınlanması ve ülkeyi “gri liste ”den çıkartacak hukukun üstünlüğüne dayalı önlemlerle ülkeye gelecek uzun vadeli yabancı sermaye ile karşılanabilir).

Kredi/borç yapılandırmasının 2 yıl, sermayeye verilen muafiyet ve istisna ve indirimlerin 5 yıl daha uzatılması iktidarın sınıfsal karakterini ortaya koyuyor.

Diğer taraftan, bu düzenlemelerin geçmesi durumunda, öncelikle vergi gelirlerinde bir artış söz konusu olmayacağı gibi, bir azalma ortaya çıkabilecek bu da mevcut bütçe açığını daha da artıracaktır. Bu açığın kapatılması ise halktan alınacak olan KDV ve ÖTV gibi vergilerin oranlarının ve miktarlarının artırılmasıyla, yeni borçlanmalarla ve emisyonla mümkün olacaktır. Ayrıca halka dönük kamu harcamalarında da kesintiye gidilecektir. Bu net bir kemer sıkma operasyonudur.

Bu düzenleme aynı zamanda sermayenin vergi yükünü azaltıp, dolayısıyla da harcama kapasitesini artıracağından enflasyonist bir etki yaratacaktır. Yani sürekli faiz yükseltilmesi ve diğer parasal sıkılaştırma önlemleri hayata geçirilirken maliye politikasının gevşetilmesi anti enflasyonist politikaların başarı şansını azaltacağı gibi, faturanın gelecek yıl da yüksek enflasyon biçiminde halka kesilmesiyle sonuçlanacaktır.

Son olarak, tüm bu düzenlemeler mevcut adaletsiz vergi düzenini ve gelir bölüşümünü daha da adaletsiz bir hale getirecek, yoksul-zengin uçurumunu daha da derinleştirecektir.

Ancak iktidar blokunun bunu dert etmediği açıktır. Oluşan tepkiler nedeniyle çalışan emeklilere de 5 bin lira harçlık vermek zorunda kalırken, sermayeye verdiği toplamda trilyonlarca lirayı bulan mali desteğin belli ki son derece adil olduğunu düşünüyor.

Yapılması gereken, iktidarın bu tutumunun sınıfsal olduğu, emekçilere zarar verdiği, bu yüzden de sosyal adalete karşı olduğu gerçeğinin teşhir edilmesi ve aynı zamanda da asgari ücret tartışmalarının başladığı bir dönemde emekçilerin toplumun geri kalanını da yanına alarak, ekmek, iş, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesini yükseltmesidir.

Dip notlar:

  • Richard A. Musgrave, Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, Third Edition, McGraw-Hill Kogakusha Ltd.,1980, s. 7-9.
  • 24.11.2023 Tarih ve 17 Sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi. Bu yazıda kanun teklifinin Komisyon’a gelen hali değerlendirilmektedir.
  • 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ve Bağlı Cetveller, s. 170.
  • Taxademy bülteni (2023-108), “Yeni Torba Kanun TBMM’de” (27 Kasım 2023).

Öğretim üyesi, yazar Mustafa Durmuş, 10 Nisan 1956 yılında Gümüşhane’de dünyaya gelmiştir. 1981 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisine Bağlı Bankacılık ve Sigortacılık ve Yüksek Okulunda Asistan olarak göreve başlamış, aynı yıl Akademiye bağlı Maliye Fakültesinde Doktora Programına kabul edilerek bu programdan mezun olmuştur. 1989 yılında Gazi Üniversitesine Bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İhracata Yönelik Sanayileşme ve Güney Kore Modeli” isimli tezini savunarak Maliye Doktoru unvanını almıştır. 1981-1991 yılları arasında İngiltere’de York Üniversitesinde İktisat ve İlgili Bilimler Bölümünde Araştırmacı Misafir Öğretim Görevlisi olarak bulunmuştur

Bir Cevap Yazın